27 Şubat 2016 Cumartesi

repeat after me: i'm nobody.

bazen sanki dünyanın tüm sıkıntıları göğüs kafesimi delip içine içine hücum ediyor. olamaz mı? olabilir. elbette insan için mutlak olan kendi sıkıntısı, derdi, tasası. komşusunda yangın çıksa ağrıyan serçe parmağından gözünü alamaz. fakat bazen de düşünüyorum ki acaba hiç yoktan yani bu kadar müstesna hayatlar yaşıyorken - mesela evimiz hala evimiz, ailemiz hala ailemiz iken- sebepsiz o sıkıntıdan bu sıkıntıya gark oluşumuz komşumuzda çıkan yangından olabilir mi?

2 Eylül 2015 Çarşamba

50 kuruşluk imtihan

hayat öyle birşey ki bir çay bahçesinde aniden ağlamaya başladığında - ki sabah alınan 40 miligramlık antidepresan bunun icabına bakmış olmalıydı- çantandan banknotlar fışkırır, fakat tek bir kağıt mendil dahi yoktur. bir gece önce yemekte ağzının yağını silip dalgınlıka cebine koyduğun bir peçeteye dahi razısındır... fakat ceplerin de boştur. salya sümük erirken bir tabure üstünde ve az ilerinde tam da ayağına taş bağlayıp atlamalık bir deniz duruyorken senin yaptığın yerinden kalkıp bir süpermarkete girmektir. kağıt mendil çünkü burnunun imdadına yetişmelidir. 


ne yalandır o ya hu! insan öyle harıl hurul ağlarken hülyalı hülyalı gözyaşlarını silmek için aramaz ki mendili... mevzu artık ne kadar içine çeksen de bir yolunu bulup akan mukustur. 

nerede kalmıştık? süpermarkette. 8li kağıt havlular. en yumuşak hesaplı peçeteler. ıslak mendiller. fakat ne yazık ki raflarda kağıt mendil yoktur (yazarın aklı sonradan çalıştığı için bu noktada kendine dönüp şöyle der: aa neden bir paket kağıt peçete almadım ki?). oysa ki o mendil, sadece salya sümüğü silmekle  kalmayacaktır. o mendil tüm hayal kırıklıklarını. yetersizliklerini. diktatörleri. türk medyasını filan. herşeyi yani külliyen silecektir. ama yoktur işte. yoktur allah'ın belası! yoktur kahpe kadın!

süpermarketin önündeki küçük büfe gelir akla. ince uzun parlement bulunmaz o büfede. hiç. inatla sorulur. inatla yoktur. hiç mi yoktur? ''süpermarketten bulursun abla''dır. demek salyasümüğün can simidi bu uzun ince parlementsiz büfe olacaktır. ''kağıt mendil mi? ha yok ya... yok ki kağıt mendil'' ''öyle mi? peki.'' ''malzemeci geldi ama sipariş vermeyi unuttuk...'' ''tamam'' ''bazen unutuluyor'' ''anladım''.

derdi ki bir büyüğüm her nefs derecesine göre tadı değişirmiş dökülen gözyaşının. tadından anlarmış arifler dereceyi ya da derekeyi. eminim bir türlü mendil bulamayan bahsi geçen şahsın gözyaşının tadına baksalar dünyadaki en aşağılık nefsin tadını alırlar. aşağılık fakat neden yaşamaya devam ediyor? burnunu çeke çeke içinden sorar: ''benden muradın nedir allah'ım? çünkü ben kayboldum. geri dönmem imkansız''. 

ve  işte bir benzin istasyonu. ister misin burada da olmasın mendil? sanırsın kutsal kase. ab-ı hayat. excalibur. ve benzeri... yaklaşırsın içinde bir tedirginlik. sanki teksas'ın orta yerinde tozlu dumanlı bir sahnedeki metruk benzinci. o hissi veriyor, çünki: ''ya evde yoksan?'' 

otomatik kapı yağ gibi kayar. bir serinlik. klima çalışıyor. ''kağıt mendil var mı?'' saniyelik bir sessizlik. asılı kalıyor öylece. hayat bir film şeridi gibi... ah hayat... güzelim hayat. bırak ya! neyin güzel senin? belki annen güzel. fakat sen çirkin. 

''var. elli kuruş''. elli kuruşluk saadet satın alırsın bir benzin istasyonundaki küçük dükkandan. sonra terk ettiğin masana geri dönersin. karşı masandaki iki genç kız hâlâ oradadır. fakat masaya bir erkek dahil olmuştur. kızların önlerinde birer buket papatya. konuyla alakası yoktur ama ilgini çeker. ne ince adamdır. hem sevgilisine hem de sevgilisinin kız arkadaşına çiçek almıştır. 

hayat öyle birşeydir ki... iki dakika sonra tuvaletten diğer erkek çıkagelir. masadaki yerini alır. 

sen de baş başa kalırsın bir türlü yazamadığın senaryonla. 

birileri ince uzun parlementlerini tüttürür.  

birileri eliyle koymuş gibi bulur her ihtiyaç duyduğunu. 

bir korku kaplar içini: tanrım beni neden terk ettin? 

akdeniz kıyılarına çocuklar vurur. 

yazdığın keder. yazamadığım kader. 

20 Ocak 2015 Salı

"Es steht auf einem Felsen von Unwahrscheinlichkeit"

belki de afilli sözler, mânâ'ın en büyük düşmanıdır. güzellikleri aklı çelerken neye tekabül ettiklerini pek kavrayamasak da buyur ederiz onları zihnimize. her kadına lazım siyah bir gece elbisesi gibi. vakti gelince giyilen. kabul gören. beğenilen. risksiz. ama dolabın kapalı kapıları ardında bekleyen. hayatın içinde, elinin altında, üzerinde olmayan.

mânâ, demişti bir zaman bir büyüğüm, seni senden soyan şeydir. gelir üzerine yerleşir. ben çıplak kalacaksam mânâ da çok örtük olmasa gerek.

...

i'm still considering it. 

1 Ocak 2015 Perşembe

fazla siyah boğazlı kazağı olan var mııı?

Annemle alışverişe gittik. Beceremediğim 100 şey listesinde ilk onda yer alır bu: alışveriş.

Hedefim siyah boğazlı bir kazak almaktı. Kör olası çöpçüler hepsini süpürmüşler. Bunu yapan belki de lanet olası federallerdi. Bilemiyorum. Nihayetinde kendimi mağazanın asansöründe iki adet siyah olmayan kazakla kasaya iniş yaparken buldum. Dönüp anneme dedim ki: ''israf mı yapmış oldum acaba?'' 

Daha annem cevap veremeden hemen karşımızdaki koca gözlüklü, başörtülü hanım teyze lafa karıştı: ''Canınız ne istiyorsa alıp giyin kızım. Biz almadık, giymedik de ne oldu? Kim kıymet bildi?''

Hanım teyzem, üç cümleyle yaralarını açmıştı bize.

Bu yüzden ''İsraf muhasebesini kocam üzerinden değil Allah’ın beni muhatap alıp buyurdukları üzerinden yapıyorum'' diyemedim de ''Haklısınız teyzeciğim... Herşey zamanında güzel'' deyiverdim.

Ama birşey takıldı o gün bugün boğazıma. Çünkü o hanım teyzem istisna değil. Eski toprak dediğimiz on teyzelerden yedisiyle konuşun, hatta siz konuşmayın onlar zaten bir gediğini bulup taşlarını koyverirler... Duyacaklarınız bu cinsten olur. Kanaat etmişlerdir; ya sabır, demişlerdir; dişlerini, yumruklarını sıkmışlardır; elleri böğürlerinde uyumaya çalışmışlardır; görmezden gelmişlerdir; razı olmuşlardır... Gerçekten yapmışlardır bunları. Ve elleri öpülesidir. Ama nihayetinde hayat çekilmiştir onlardan da yerini bir heba olmuşluk hissine bırakmıştır. Görülmemişlerdir, duyulmamışlardır, yüzlerine tebessüm edilmemiştir, kıymetleri bilinmemiş, el üstünde de tutulmamışlardır. Hanidir o vaad edilen topraklar, o ayaklarının altındaki cennet? Öte tarafta mı? İnsan hiç burada tatmadığının orada vücud bulabileceğine ikna olur mu?

Öte yandan... Onların ''efendi'' dediklerine baktığınızda da pek ferah, mutlu bir hayat sürdüklerini göreceğimizi sanmıyorum. Bu yüzden bir suçlama girişiminde bulunmayacağım. Kendi jenerasyonumuzla ilgili yazıyor olsaydım, bu fırsatı hiç kaçırır mıydım? İlahi, elbette hayır. 

Tek cinsiyetten müteşekkil bir müsebbib aramaktan ziyade bir zihniyet meselesidir bendenizin dikkatini çeken.

Bana öyle geliyor bu ki bir varlık sorunudur. Varlığın, kaynağıyla olan ilişkisinin zedelenmiş olmasının tezahürü. Çünkü kimin için israf etmediğin, kimin için ''hayr söyleyemeyeceksen sustuğun'', kimin için kimden razı olduğun... Hep mühim meselelerdir. Sistem bir kez ''erkekliğe'' tapınma haline girmiş ise – ki ayıkmadınızsa söyleyim çoktandır o sularda yüzüyoruz- o vakit kişinin kendini – erkek ya da dişi- Rabb'in huzurunda hissetmesi güçleşiyor. Bir türlü doyuramadığı bir ateşe odun taşıyor, bir türlü yetiremediği sorumlulukları yerine getirmeye çalışıyor. Yanlış anlaşılmasın bu tek cins için böyledir demiyorum, her iki cins için de böyledir. Nihayetinde dünya hayatı her insan için sarp bir yokuş. Bu yolda kadınına refik, erkeğine refika olarak yürümek var iken dünya düzenine içkin bir efendi-kölelik ilişkisi istemek kimse kusura bakmasın hakikat arayışında olması gereken her iki insan cinsini de olduğu yere kazık gibi çakar.

...


Siyah boğazlı bir kazak bulabileydim hiç bu derde düşer miydim? Sarı saçlarından olduğu kadar bundan da sen suçlusun Mihriban. 

27 Ekim 2014 Pazartesi

sana pırasa yaptım

yemek tarifleri de santim santimine ölçülerek verilmeli. ya da gram gramına. mesela ince ince doğra ne demek? çünkü incelik çok göreceli bir kavram. kimine ince davran dersin hayatının her saniyesinde seni gülümsetmek için elinden geleni ardına koymaz, kimi de "kapıyı tutuyoruz ya" der geçer. sonuçta havuçları ince doğra deyince benim aklıma gelen bakınca arkası görünsün kadar ince olabilir. ya da pırasaları başparmak kalınlığında kes denirse mesela kimin başparmağı, diye sorabilirim. diyelim benim başparmağım, uzunlamasına mı enlemesine mi, diyerek sorunu daha da içinden çıkılamaz bir hale getirebilirim. o yüzden birine pırasa yemeği tarifi verilecekse silindir şeklinde kesilecek olan pırasanın her bir parçasının çapı ve yüksekliği söylenmeli.

tüm bunları düşünme sebebim elbette gençken annemi yemek yaparken izlemek yerine kitap okumayı, müzik dinlemeyi ya da telefonda gevezelik etmeyi tercih etmiş olmam. birçok zanaat gibi ustadan çırağa görerek ve dahi deneyip yanılarak aktarılan birşey yemek yapmak. ya da bu yaştan sonra yemek yapmak zorunda kalınca benim uydurduğum bir bahane bu da.

yemek yapmaya geç başlamış olmamın bir diğer yan etkisi yemek pişerken kendisini bırakıp gidememem. mutfakta yemekle birlikte pişmem gerektiğine inanmam. iki de bir kapağını aralayıp bakmam. sonra eyvah, kapağı böyle açıp kapıyor oluşum kesin lezzetini kaçırıyordur, diye endişeye gark olmam. fakat gene de kendimi engelleyememem.

neyse iki taşım arasında festival için yapmam gereken bir telefon görüşmesini de gerçekleştirebilirim. mutfağın akustiği de fena değil, sesim karşı tarafa güven verir bence. film sektörünün en eskilerinden biri arayacağım kişi. senarist-yönetmen. yeşilçamın yeşilçam olduğu zamanlardan. telefon bir-iki kez çalıp hemen açılıyor. kendimi tanıtıp durumu açıklıyorum. sizi, diyorum, aramızda görmekten onur duyarız. "beni hatırlayıp davet ettiğiniz için teşekkür ederim" deyince telefondaki ses, boğazımda birşey düğümleniyor. karşılıklı birkaç kez teşekkürleşip kapatıyoruz.

insana emeğinden başkası yoktur, diyor ya kitap. acaba emekten kasıt nedir? çünkü hangi mutfakta çalışırsak çalışalım... sonu hep bir unutuşa varıyor. yokluğu alt eden emek nasıl birşey ola ki?

...

çok düşünmek pırasanın dibini tutturabilir.

21 Ekim 2014 Salı

"az bi mesafe"

bu sabah birşey oldu
...

kendimi o hikayeden bu hikayeye savurup durduğum bir tez senaryosu yazım sürecindeyim. her ay yeni bir fikirle masaya oturup iki gün sonra sil baştan yapıyorum. birşeylerden mi kaçıyorum yoksa tam da o birşeye mi yaklaşıyorum, söylemek mümkünsüz. bazı yazarlara göre bir hikaye yazarken aklınıza gelen diğer her hikaye aslında birbiriyle bağlantılıdır. belki de hepsini karşıma alıp ortak noktalarını, derinlerinde bir yerde koro halinde söylemeye çalıştıkları o tek cümleyi yakalamalıyım. ama heyhat! buna zaman yok... iki hafta içerisinde senaryo, yapım öncesi raporları, bütçe ile birlikte kurulun karşısına çıkmam gerekiyor.

yaklaşık bir hafta önce gene yeni bir senaryoya başladım. bir çırpıda yaklaşık 20 sayfasını yazdım. son sahneyi yazarken ise üzerime çöken ağırlıkla birlikte kendimi uykuya teslim ettim. uyku ile saklambaç oynamamam gerektiğini acı tecrübelerle öğrendiğim için sınırları zorlamadım doğrusu. ertesi gün her zamanki gibi ilk okuyucum olan annemle paylaştım yazdığım kadarıyla senaryomu. diğer dramatik yazım türlerinde olduğu gibi senaryoda da yazdığınız şeyin belirli bir muhatabı olması gerektiğine inanıyorum. sevdiğiniz, ilgi duyduğunuz, merak ettiğiniz biri ya da birilerine yazmak, eseri kesinlikle daha gerçek kılıyor. eserin bir sohbete evrilmesine yol açıyor. ol sebepten kimi zaman aklımda annem vardır yazarken, kimi zaman kızım, kimi zaman çok eski bir dostum ya da tanımadığım ama tanışabilmeyi çok istediğim biri... yazarken aklımda her kim olursa olsun nihayetinde, dediğim gibi, ilk okuyucum hep annem olur. annem hep sahici tepkiler verir çünkü. hikaye onu heyecanlandırdıysa, ee sonra noluyor? diye sorar. arada bir telefon açıp hala son sahneyi yazmadın mı?, diye baskı yapar. ya da; yani bu biraz tabii soyut olmuş gibi, güzel ama ben ilk yazdığını daha çok sevmiştim, çok gerçekti o, der.

son yazdığım senaryo da ilk kez annemin gözleriyle buluştu ve geçer not aldı. fakat araya giren abur cubur birçok iş sebebiyle senaryonun başına tekrar oturamadım. aramız biraz soğudu. zihnime tonla soru hücum etti (bu sorular başka bir yazının konusu). tekrar senaryomun başına oturmak güçleşti. belki anlattığım şeyin kişisel hikayemle fazlasıyla kesişiyor olmasından belki de daha şimdiden alabileceği olası tepkileri tahmin ediyor olduğumdan elim artık bu senaryoya da varmıyordu. ancak mecburdum, kaçışım yoktu, kendimi ayak bileğimden zincirlemiştim bu seferkine. çok da basit bir sebepten: vakit daralmıştı.

dün aynı senaryoyu yeniden yazmaya başladım. oniki sayfa kadar yazdıktan sonra barutumun bittiğine kanaat getirip kalktım masanın başından. bu sabah da evin içinde kendimi bir oraya bir buraya savururken laptopumun açık ekranıyla birbirimize kindar bakışlar attık durduk. nihayet dedim ki, kaçış yok a canım, bir yolunu bul kendini yazmaya yolcu et. mekan değişikliği kar edebilir düşüncesiyle geçtim direksiyon başına kendimi bu senaryoyu sular seller gibi yazmaya başladığım ilk kafenin yoluna sürdüm. cinayet mahaline döner gibi. daha yola yeni çıkmıştım ki radyoda ışın karaca çalmaya başladı. müthiş coşkulu sesiyle şu sıralar çok popüler olduğunu düşündüğüm o şarkısını söylemeye başladı. daha ne olduğunu anlamadan yazamama buhranının kararttığı yüzüme bir gülümseme yerleşiverdi. üstelik dışarısı da acayip güneşliydi. derken yoldan geçmekte olan bir kadınla göz göze geldik. yüzümdeki gülümseme kadına sirayet etti. birbirimizi gülümseyerek selamladık. sanırım ikimizin de günü aydınlandı.

işte bu oldu bu sabah.

ışın karaca yüksek sanat yapıyor denemez. ama birşey yapıyor. ve o birşey alıcısını gülümsetiyor. sonra o gülümseyiş başka yüzlerde hayat buluyor. dedim ki kendi kendime... acının her zerresine nüfuz ettiği bu dünyada bir an da olsa birilerinin dünyalarını aydınlatabilecek birşey yapabilmek... güzel değil mi bu? ve dünyayı güzellik kurtarmayacak mı?

ahmakça bir mutluluk dairesi çizmekten bahsetmiyorum. muhatabını sevmekten, değer vermekten ve onun bu sıkıntılı dünya yolculuğunda elini tutabilmekten bahsediyorum.

emanetiz, vesselam...


28 Eylül 2014 Pazar

mirkelam bizi diskoya götür

mirkelam'ın ''her gece'' şarkısı, gençliğimden hatırladığım nadir türkçe şarkılardan. bir akşam televizyonda bu ''nereye koştuğu bilinmeyen'' komik pantalonlu adamla ve iskender paydaş'ın bateriye her vuruşunda savrulan uzun saçlarıyla tanışıp ertesi gün okula gittiğimde aşağı yukarı herkesin bu şarkıdan konuştuğuna şahit olmuştum.

tuhaftır o sabahı hatırlıyorum. yakın iki arkadaşımla heyecanlı heyecanlı ''her gece''den bahsedişimizi, biraz cool takılmak adına şarkıya karşı mesafeliymiş gibi yapışımızı... enteresan bir kırılma anı gibi hatırlıyorum ''her gece''nin hayatımıza girişini.

elbette mirkelam'ın müzik tarzını beğenip beğenmemek kişisel bir zevk meselesi ama sanırım popüler türk müzik tarihinde kendisinin önemli bir yeri olduğu üzerinde ortaklaşılabilecek bir gerçek.

bazı şarkılar hiç yoktan geçmişteki böyle an'lara ışınlıyor beni. o kadar berrak bir hatırlayış oluyor ki... bir diğeri mavi sakal'ın ''iki yol''u. kadıköy mephisto'dan kasetlerini alıp walkmenime yerleştirdiğim anı, sonra kulağımdan içime dolan ''nereye, nereye, nereye gideyim?'' sözlerini tesbih yapıp sokakları adımlayışımı hafızamdan kazısam da çıkmaz herhalde.

...

tuhaf. bir zamanlar müziksiz yaşayamam sanırdım. fakat artık hiçbir şarkının hikayesi yazılmıyor içimde.

donduk ey halkım, çözüver bizi.