30 Mayıs 2012 Çarşamba

kuyunun suyu... incirin sütü...

Sene 1996. Lisedeyim. Walkmanimle bir bütünüz. Çok eğlenceli bir lise hayatım, neşeyle andığım bir ilk gençliğim yok. Müziği ve kitapları örtünmüşüm, var görünsem de aslında gömülü yaşıyorum. Dayanamayacağımı hissettiğim şeyler oluyor o zamanlar, bu yüzden kulaklıklarım kulağımda başım sıranın üstünde; okuldayken vaktim böyle geçiyor. Bilmeyen bilmez. Göremeyen hiç hatırlayamaz beni öyle. Neyse... Zaten bunlar hep başka hikaye.

Bir adam albüm yapıyor. O zaman için çok farklı. Türk müziğinde yepyeni bir soluk diyor kimisi, kimisi Radiohead'dan çalmış çırpmış diyor. Kim ne diyorsa diyor, ben çevirip çevirip o albümü dinliyorum. Bir şarkı var. Çok da güzel bir şiirden sözleri...

anne ben geldim, üstüm başım
uzak yolların tozlarıyla perişan
çoktan paralandı ördüğün kazak
üzerinde yeşil nakışları olan

Şarkıya dahil olmayan bir kısmıdır bu şiirin. Özellikle de bu kıtası bana hep annemi düşündürür. Annem nakış nakış işler ruhumuza çünkü. Sonra kazaklar örer. Paltolar, etekler, elbiseler... Bu şarkıyı söylerken adam, avazım çıktığı kadar bağırarak söylerim onla ben de... Ama içimden. O kadar içimden ki... Daha da hırpalar beni bu şarkı. Düşünürüm ki terk etmişim "bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi", uzaklara gidip ne maceralar yaşayıp anneme dönmüşüm sonra,  anne ben geldim... dizlerin duruyor mu başımı koyacak? diye şarkı söylermişim ona. Bu yüzden şarkıyı hep ben geldim, ben, kızın hayırsızın diye tamamlardım, o zaman. 

Hangi büyük, hangi deli hikayelerden geçtiğimi; neler yitirip neler kazandığımı... Düşünemiyorum şimdi. Bulamıyorum. Fakat işte bir geçiş kapısıydı bu şarkı o zaman benim için. Sonunda hep anneme seslendiğim. Başımı koyacak dizlerin hep orada duracağını bilerek karışabileceğim en uzak maceralara açılan gizli bir kapı...




10 Ocak 2012. Annemden çok uzaktayım. Okyanus var aramızda. Dünya sandığım bahçe neydi, onu bile unutmuş olabilirim. Çekime gidiyorum. Başım her zamanki gibi metronun camına yaslı. Yol akıyor. Fakat içimde bir yerlerde zaman durmuş. Zihnimin odalarında teyzeler oturmuş hararetli hararetli dantel örüyor. Yüzüme baktıkları bile yok. Örüp örüp düşüncelerimin üstüne örtüyorlar o incecik, ha kırıldı ha kırılacak el işlerini.

Yılların eskitemediği bir alışkanlık. Çünkü belki de vücudumun bir parçası halini aldılar artık... Kulaklıklarım da kulağımda. Sonra birden unuttuğum o şarkı çalmaya başlıyor. Anne... Anne... Anne... Ben geldim, dizlerin duruyor mu başımı koyacak? Anne, ben geldim... Ben oğlun hayırsızın... 


Duruyor teyzeler. Bırakıyorlar bir anda dantel örmeyi. Çünkü zaten örtülmüş herşeyin üstü. Çünkü zaten bir tek şey var üstü örtülemeyecek. Çünkü ben artık bu şarkıyı eskisi gibi dinleyemiyorum. Çünkü bu şarkıyı ben artık anne ben geldim, kızın hayırsızın diye değiştiremiyorum. Evet, kurumuş kuyunun suyu. Evet, incirin sütü çoktan çekilmiş. Evet, biliyorum. Dönüp annemin dizlerine başımı koymak için veremeyeceğim şey yok o an dünya üzerinde... Ama içimden avaz avaz bu şarkıyı söyleyemiyorum. Sanki başka biri kulağıma fısıldıyor onu. Sanki oğlum, bana diyor ki: Anne ben geldim... Artık kendi hikayeni benim hikayeme ekleyeceksin. Artık seslenilen olacaksın. Başka bir hayata, başka bir insanın neşesine, gülüşlerine ve bazen acılarına şahitlik edeceksin. Anne, ellerin ne kadar kocaman? Düşünce beni sen tutacaksın... Anne, dizlerin ne kadar kuvvetli? Gözyaşlarımı kaldırabilecek misin? Anne, ben susacağım... Ben sussam da beni duyabilecek misin?

Teyzeler de durdu ya... Bir ben kaldım kendimle, bir de o zaman henüz cinsiyetini bilmediğim, bir çocuğun seslenişi. "Bu artık onun hikayesi", diyorum içimden. Demiyorum da. Biliyorum gibi. Öyle romantik bir his değil. Gece yarısı sokakların arasında evinin yolunu unutmuş peşinden hırlaya havlaya köpekler koşturan biri kadar korkuyorum. Korkuyorum. O güne kadar üzerime giyindiğim her ne varsa, hepsini soyunup bambaşka birşey giyiniyorum.

Üzerinden altı ay geçti. Belki peşimden köpekler koşturmuyor artık. Ama hala korkuyorum. Keşfedilmemiş. Hesaplanmamış. Nasıl desem... Diyemediğim bir hisle başbaşayım. Şimdi annemin yanındayım. Uzanmış yanımdaki koltukta uyuyor. Kızım içimde bir yerlerde. Annesinin yazdığı bu satırlardan bihaber... Sessiz sessiz. Kendi kendine. İşte öyle... Anne oluyorum.

anne ben geldim, yoruldum artık
her yolağzında kendime rastlamaktan
hep acılı, sarhoş ve sarsak
şiirler çırpıştıran bir adam

27 Nisan 2012 Cuma

hadi. gidiyor muyuz.

içimden geçen. kelimeler büyüdükçe artan bir susma isteği. her cümle yeni bir ciyanet. kabuk bağlayan birşeyler var. derin bir kafa karışıklığı. uyduramadıklarım birbirine. 

(çeyizlik dantellerle aynı sandığa koyduğum bazı anlar hariç)


bu yağmur. bu gözler. bu adımlar. bu sokaklar. hepsi kendini sonuzlukta tekrar ediyor. hep beraber sussak ya. konuşma mecburiyeti beni çıldırtıyor. 

üste üste yaptığım tüm yanlışları toplayıp. içimden çıkarsam. geriye kalanla bir yorgan alıp. uyusam. 

ve sonsuza kadar.



20 Ocak 2012 Cuma

bir yalan uydurdum.

Bazı günler diğerlerinden biraz daha zor. Dün, yarından daha uzak. Çocukluk maziden başka birşey. Birden bire oluveren herşey gibi... Bu da öyle çarpıcı. Kırılan ayak. Çıkan kol. Kesilen yüz. Hepsi gibi işte olay anında acısını hissetmediğin... Soğuğuyla derler ya...

Bazı günler diğerlerinden daha karanlık. O kadar karanlık ki bir sonraki gün ödümü patlatıyor. Hep burada kalayım, dedirten cinsten. Gelecek olandan köpek gibi korkutan... Şu koltuğun arkasında. Olmadı masanın altında... Bir delikte işte, delirtme beni! Saklanıp şahit olurum akmamasına günün. Hiç kırpmam gözlerimi. Uyumazsam büyümem. Büyümezsem zaman durur. Sen de durursun. Gitmezsin belki.

Gitme.

23 Aralık 2011 Cuma

kapatıyoruz.

hiçbir şey yok.
belki bir gün 
bir yerden 
kaldığı yerden
devam eder...

herkesi saygıyla selamlayıp sevgiyle kucaklıyorum. 



hoşçakalın. 

25 Eylül 2011 Pazar

ödevin mi var, derdin var...

Yönetmenlik hocası Alex Rockwell, bize birkaç fotoğraf gönderip onları birer cümleyle seyirciye sunmamızı istedi ve hatta dilersek müzik de kullanabilirdik. Bu iş tam bana göre idi... Neden bilmem, radyoda programcılık yaptığım günleri hatırladım. Çocuklar gibi şen oturup ödevimi yaptım.

İşte ödevin kendisi burada, radyo günlerim ise bilmem nerede...





video


*ödevde kullanılan fotoğrafları bilmem hocamız nereden bulmuş.... bilsem inanın ki yazardım. 

11 Eylül 2011 Pazar

yalanmış meğer

geçiyor herşey...
ne tuhaf...
bir zamanlar vişnenin çürük rengine karışan
akıl
şimdilerde ceviz ağacının dallarında ikamet ediyor.

geçiyor herşey... 
izleri kalıyor
sonra bir bakıyorsun o izler de 
evet onlar bile
şekil değiştiriyor. 

geçiyor herşey...
ne hoş...
birgün leyla oluyor,
birgün şirin... 
sonra geçiyor herşey... 
herşey
kendini
yanarak 
temize çekiyor. 

22 Ağustos 2011 Pazartesi

korkuyorum anne, al beni içine...

sadece bir savaşın içinde yaşamak zorunda kalmamış olanlar yapıyor savaş çığırtkanlığı. oysa savaşmaktan yorgun düşenler gütmüyor bile kin. belki savaş, büyüttüğünden çarçabucak insanı. vakit kalmıyor ergenlik isyanlarına.... ve kan... başkasının kanı değmedikçe insanın eline, belki de hiç yüzleşemiyor kendi karanlık yanıyla... o yüzden hep kolay kuruluyor cümleler savaşı yaşamamışlar için... o yüzden hep onlar oluyor en erdemlisi, doğru bileni, herşeyi apaçık göreni... acıyla kavrulmayanların öfkesi o kadar bencil, o kadar korkutucu.... ve tehlikeli... herkes için....