Bir adam albüm yapıyor. O zaman için çok farklı. Türk müziğinde yepyeni bir soluk diyor kimisi, kimisi Radiohead'dan çalmış çırpmış diyor. Kim ne diyorsa diyor, ben çevirip çevirip o albümü dinliyorum. Bir şarkı var. Çok da güzel bir şiirden sözleri...
anne ben geldim, üstüm başım
uzak yolların tozlarıyla perişan
çoktan paralandı ördüğün kazak
üzerinde yeşil nakışları olan
Şarkıya dahil olmayan bir kısmıdır bu şiirin. Özellikle de bu kıtası bana hep annemi düşündürür. Annem nakış nakış işler ruhumuza çünkü. Sonra kazaklar örer. Paltolar, etekler, elbiseler... Bu şarkıyı söylerken adam, avazım çıktığı kadar bağırarak söylerim onla ben de... Ama içimden. O kadar içimden ki... Daha da hırpalar beni bu şarkı. Düşünürüm ki terk etmişim "bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi", uzaklara gidip ne maceralar yaşayıp anneme dönmüşüm sonra, anne ben geldim... dizlerin duruyor mu başımı koyacak? diye şarkı söylermişim ona. Bu yüzden şarkıyı hep ben geldim, ben, kızın hayırsızın diye tamamlardım, o zaman.
Hangi büyük, hangi deli hikayelerden geçtiğimi; neler yitirip neler kazandığımı... Düşünemiyorum şimdi. Bulamıyorum. Fakat işte bir geçiş kapısıydı bu şarkı o zaman benim için. Sonunda hep anneme seslendiğim. Başımı koyacak dizlerin hep orada duracağını bilerek karışabileceğim en uzak maceralara açılan gizli bir kapı...
10 Ocak 2012. Annemden çok uzaktayım. Okyanus var aramızda. Dünya sandığım bahçe neydi, onu bile unutmuş olabilirim. Çekime gidiyorum. Başım her zamanki gibi metronun camına yaslı. Yol akıyor. Fakat içimde bir yerlerde zaman durmuş. Zihnimin odalarında teyzeler oturmuş hararetli hararetli dantel örüyor. Yüzüme baktıkları bile yok. Örüp örüp düşüncelerimin üstüne örtüyorlar o incecik, ha kırıldı ha kırılacak el işlerini.
Yılların eskitemediği bir alışkanlık. Çünkü belki de vücudumun bir parçası halini aldılar artık... Kulaklıklarım da kulağımda. Sonra birden unuttuğum o şarkı çalmaya başlıyor. Anne... Anne... Anne... Ben geldim, dizlerin duruyor mu başımı koyacak? Anne, ben geldim... Ben oğlun hayırsızın...
Duruyor teyzeler. Bırakıyorlar bir anda dantel örmeyi. Çünkü zaten örtülmüş herşeyin üstü. Çünkü zaten bir tek şey var üstü örtülemeyecek. Çünkü ben artık bu şarkıyı eskisi gibi dinleyemiyorum. Çünkü bu şarkıyı ben artık anne ben geldim, kızın hayırsızın diye değiştiremiyorum. Evet, kurumuş kuyunun suyu. Evet, incirin sütü çoktan çekilmiş. Evet, biliyorum. Dönüp annemin dizlerine başımı koymak için veremeyeceğim şey yok o an dünya üzerinde... Ama içimden avaz avaz bu şarkıyı söyleyemiyorum. Sanki başka biri kulağıma fısıldıyor onu. Sanki oğlum, bana diyor ki: Anne ben geldim... Artık kendi hikayeni benim hikayeme ekleyeceksin. Artık seslenilen olacaksın. Başka bir hayata, başka bir insanın neşesine, gülüşlerine ve bazen acılarına şahitlik edeceksin. Anne, ellerin ne kadar kocaman? Düşünce beni sen tutacaksın... Anne, dizlerin ne kadar kuvvetli? Gözyaşlarımı kaldırabilecek misin? Anne, ben susacağım... Ben sussam da beni duyabilecek misin?
Teyzeler de durdu ya... Bir ben kaldım kendimle, bir de o zaman henüz cinsiyetini bilmediğim, bir çocuğun seslenişi. "Bu artık onun hikayesi", diyorum içimden. Demiyorum da. Biliyorum gibi. Öyle romantik bir his değil. Gece yarısı sokakların arasında evinin yolunu unutmuş peşinden hırlaya havlaya köpekler koşturan biri kadar korkuyorum. Korkuyorum. O güne kadar üzerime giyindiğim her ne varsa, hepsini soyunup bambaşka birşey giyiniyorum.
Üzerinden altı ay geçti. Belki peşimden köpekler koşturmuyor artık. Ama hala korkuyorum. Keşfedilmemiş. Hesaplanmamış. Nasıl desem... Diyemediğim bir hisle başbaşayım. Şimdi annemin yanındayım. Uzanmış yanımdaki koltukta uyuyor. Kızım içimde bir yerlerde. Annesinin yazdığı bu satırlardan bihaber... Sessiz sessiz. Kendi kendine. İşte öyle... Anne oluyorum.
anne ben geldim, yoruldum artık
her yolağzında kendime rastlamaktan
hep acılı, sarhoş ve sarsak
şiirler çırpıştıran bir adam
