21 Temmuz 2007 Cumartesi

robotumu isteriim, robotumu isterim...

bir hadise vardır çocukluğumdan, hiç unutmam. hatırlar hatırlar gülsem mi ağlasam mı arasında gidip gelirim. kardeşim var benim bir tane, çocukken kendisiyle çok iyi anlaşır, eğlenir, oynardık. sanırım türkiye'nin bir ucundan istanbul cennetine düşen iki garip çocuk olarak birbirimizden başkası yok gibi geldiğinden bize... yoksa kardeşler iyi geçinmezler. bir çeşit nişanedir bu: türk televizyonculuk tarihinin başarılı tek sit-comu avrupa yakası'ndan, cnbc-e vasıtasıyla izleyip eğlenme fırsatı bulduğumuz "vampirli" dizi buffy: the vampire slayer'ın çeşitli episodelarına kadar bu nişaneyi görmek mümkün. laf pek uzadı galiba... ezcümle kardeşimi hala severim, ama çocukluğumdaki yeri ayrı... pek duygulu, içli, hassastır kendisi. tek kusuru vardır bu üç hasleti pek göstermez. neyse, o akşam eve misafirler gelmişti. kadınlar her zamanki gibi kendi klanlarını oluşturup bir köşeye çekilmiş dedikodu yapıyorlardı. derken, solgun ve mahcup hatta biraz da tedirgin bir yüzle kardeşim kapıda belirdi. babamın ceketini soruyordu anneme. annem, "evladım, yatak odasındadır" dese de gene aynı mahcub hal içersinde "anne sendeymiş, babam öyle dedi" diyordu kardeşceğizim. sonunda annem çözümü babama gitmekte buldu. işte o noktada olayın vehameti tüm şahitler huzurunda açığa çıktı.

annem: ceketin bende ne işi var allah aşkına?

babam: ben öyle birşey demedim ki...

annem: e çocuğu göndermişsin annende diye

babam: yoo... ben ona dilsiz uşakta, demiştim.

zavallı çocuk mu diyeyim, zavallı kadın-erkek ilişkileri ve "gender socialization" mı diyeyim? ben ne diyeyim, hazin bir durum... bir erkek çocuğu için annesinin, babasının gözündeki yerinin hem dilsiz hem de uşak olması... kim için daha üzücü olabilir? aslında soğukkanlı bir ingiliz tavrıyla çekilcek yerli bir türk kara komedisine yakışmaz mıydı böyle bir sahne:)

şimdi bir arkadaşım bana diyor ki sana mutfak robotu alacağım... ayol benden ala mutfak robotu mu olur? ne demişler, anasına bak kızını al... hem hiç de utanmadım. al sen al, yeni evimde arkadaş olur robotum bana...

18 Temmuz 2007 Çarşamba

tabire muhtaç bir hayat

rüyamda anneannemi gördüm. nefis kurabiyeler pişirmişti. öyle böyle değil. görünüşü bile iştah açıcı... esmerlerdi, çikolata parçacıkları muhteva ediyorlardı ve bir kısmının üzerine pudra şekeri serpilmişti. pek çaktırmıyorlardı ama böyle tuhaf bir yumuşaklıkları vardı. lezzeti muhteşemdi. tadı damağımda kalmamıştı uyandığımda amma çok çok lezzetli olduklarını biliyorum. sabah anneannemi arayıp tarifini istedim, bilmiyormuş :) ben rüyalara inanırım, yaşadıklarımdan çok onlara inanırım. mesela köpeklerden korkmazdım, bir gece rüyamda bir köpek bana saldırdı... ağaçtan üstüme doğru atladı. ertesi gün köpeklerden korkar oldum. sonra geçti gerçi... ama burada asıl mesele eskiden evimizde (sizi tenzih ederim, hakikaten ve sadece bizim evimizde) kekler, börekler, kurabiyeler pişirildiği halde şimdi hazır kekun paketlerinin mutfak masası üzerinde ya da erzak dolapları içinde yalnızlığına terk edilmiş olması. artık kek-kurabiye yapmak çok kolay ama yapan yok. annem yaşlandıkça modernleşiyor; ben büyüdükçe tembelleşiyorum. öyle böyle bir tembellik değil, elime koluma yapışmış beni ha babam dibe çekiyor. galiba blog yazanların ortak noktalarından biri bu türden bir tembellik, neşeli zevata zor rastlanıyor; rastlansa bile onların blogları bir farklı oluyor. kendimizden başka paylaşacak birşeyimiz kaldı mı? ve çok düşünür, konstantre olursam anneannem bu gece rüyamda kurabiye tarifini verir mi?
*şu kurabiye resmi var ya, işte onu www.delicederfrance.co.uk diye bir adresten buldum. hiç, benim rüyamda görüğüm kurabiyelere benzemiyor; belki andırıyor. dediğim gibi bizim evde artık bu tip şeyler yapılmadığından kendi çektiğim bir kurabiye resmini gösteremiyorum. resmi bulduğum adresi bilelim de sonra başımız ağrımasın, "hırsıııız, hırsızsın sen!" diye..

17 Temmuz 2007 Salı

arkandan ağlar..


köşe bucak saklanmak ne zormuş. hayatımda biri var. o bilmiyor, ama ben onla saklambaç oynuyorum. kasten değil, fakat öte türlüsü içimden gelmiyor. bir bakmışım saklanmışım. benim bir yarım kuma gömülü. ağzım da sıkı sıkıya kapalı. tıp mıyım? hayır... geveze bilirler beni, aman bırakalım öyle bilsinler. bilmeseler de olur ya biliyorlar işte. bazen e-postama ülkenin bir ucundan bir iş ilanı geliyor. mesela diyorum, bu işe başvursam. kimsenin haberi olmadan tasımı tarağımı toplayıp gitsem. kurda kuşa yem olsam! madem bir işe yaramıyorum bari böyle anlam kazansın varlığım. hem kemale ermenin en kolay yolu ekmek, pilav ya da tavuk külbastı olmak. çünkü bu türden nimetler de her yaratılmış gibi kemale ermek istermiş. bu istekleri de ancak bir insan (tercihen insan-ı kamil) tarafından yenilince gerçekleşirmiş. onların kemalleri insanın vücuduna girip ona karışmakla onun bir parçası olmakla mühürlüymüş. fakat ben kurda kuşa yem olsam kemale eremem, belki benim yem olduğum kurt ya da kuş bir insana yem olursa ancak o zaman... çok dallandı, hatta fazlasıyla budaklandı. iyisi mi ben insan kalayım, ama en iyisi eşref-i mahlukat olayım.... olamayacaksam demektir ki ölemeyeceğim. arafta beşikte eşikte... ne zordur üçü de........

bu bir koltuk değildir

pek iyi başlamadık mı?
umduğumdan geç uyandım..
yapacaklarımın listesi zihnimde.
metin düzeltilecek, meddah aranacak...
fasıl için isim düşünülecek......
sanırım bu şafaktan sonra,
gül şerbeti hayali kurmamak lazım.
çünkü mevsimi geçti....
susadım aşka..


16 Temmuz 2007 Pazartesi

ب

çok şey var.. olsun!
bir'den bir'e olsun....
ama kimse bilmesin,
kimse duymasın...
aramızda kalsın..