25 Aralık 2008 Perşembe

vitamin d..

şu aralar d vitamininin kendini iyi hissetmekle bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. çünkü güneş açınca içim mutlanıyor. sanki kara bulutlar dağılıyor. herşeye gülümseyebilecek, herkesi sevebilecek nitelikte hissediyorum kendimi. peki d vitaminiyle alakası nedir? şudur: güneşin tenimizle buluşması vücuttaki d vitamini rezervlerini harekete geçiriyormuş. bu biir... ikinci olarak ise... gerçekten ama gerçekten çok kötü hissettiğimde.. yani içimden lütfen beni hastaneye yatırın diye çığlık attığımda gözümün önünden rokalar uçuşur hep. canım hep içi roka dolu ekşili salata ister. hayır çikolata istemez! aynen bunu ister... ve annem bana koca bir kase dolusu rokalı, göbek marullu, ekşili salata yapar. domates de katar içine. sonra ben onu bir oturuşta yerim. başka hiçbir şey düşünmeden. ve bir bakarım ki içimde çığlık atan koro susmuş. gözlerim açılmış yeniden. peki bu ne demek? bu demek ki rokanın içinde de d vitamini varmış, hatta kendisi d vitamini deposuymuş. keşke azcık akıllı olaydım da bilim kadını olabileydim. o zaman rokayı, güneş ışığını ve d vitamini karşıma alıp; bana bakın çocuklar, sizin mutlulukla ilintiniz nedir? ne yapıyorsunuz bu kibrit kutusunun kimyasına da iklimi değişiyor derdim. sonra da oturur tamamen bitkisel mutluluk hapları yapardım ya da bol rokalı güneş ışığı soslu bir salata. bilemiyorum, ben hiç bilim kadını olmadım...

23 Aralık 2008 Salı

içlenme

v.yaka'ya bir zaman, bir kahve içimlik sohbetimiz esnasında söz vermiş idim daha çok yazacağıma bloguma. ama olamadı bir türlü. olsun istiyorum. neden olmadığını düşündüğümde, çok düşünüp az eylediğim gerçeği ortaya çıkıyor... düşünmek, insanın kendine kurduğu en tehlikeli tuzaklardan olabilir. çok düşünüp az konuşmamız salık verilse de burada iki farklı "düşünmek"ten bahsedildiğini düşünüyorum. incelemek, inceltmek, damıtmak, özünü söyleyebilmek için gerekli olan düşünmek ile beni eylemekten alıkoyan düşünmek arasında çok fark var. iki resim arasındaki 7 farkı bulma görevini sana bırakıyorum canım okuyucum. arım, balım, peteğim okuyucum... varsın değil mi?

7 Kasım 2008 Cuma

düş-tüm!

bir bisikletim olsun. kırmızı. ama pastel kırmızı. ben onunla aydınlık sokakları dolaşayım. öyle sokaklar ki kediler gibi olsun. güneşin yumuşak ışıklarını tembelce eritsin bedeninde. kaldırım kenarlarında tabureler olsun. birinde bir amca gazete okusun. kalın gözlük camları olsun. şişe dibi gibi... anlayalım ki miyop. yanındaki bir amca da eskimiş bir kahve fincanından türk kahvesi içsin. misler gibi koksun kahve... sokak dolsun taşsın o koku ile.. kimsenin acelesi olmasın. kimse mavi olmasın. pencere önü çiçekleri selamlasın beni pedal çevirirken. insanlar konuşmasın. manavcı meyvelerine su sepsin. garsonlar tatlı servisi yapsın. ama konuşmasın kimse. gördüklerim birleşsin ve yüze yayılan sahici bir gülümseyişe sebep olan renkli bir sessiz film olsun. kimse mutluluktan ölmesin, huzur içinde yaşasın. aheste olsun, rahat olsun, mutluluk peşinde koşmasın kimse; ama neşe aksın balkondaki teyzenin asadurduğu çamaşırlarından. iki çocuk otursun kaldırım kenarında. onlara el sallayayım derken dengemi kaybedip düşeyazayım bisikletten; karınlarını tuta tuta gülsün çocuklar. sanki kaldırım onları gıdıklıyor gibi. ben de güleyim. ağız dolusu... gidip yanlarına oturayım. birlikte bağıra bağıra şarkı söyleyelim. çocuklardan biri haşin bir rock gitaristi taklidi yapsın. geberelim gülmekten. ama kimse duymasın bizi. biz bize eğlenelim... sonra vedalaşıp ayrılayım yanlarından. atlayıp bisikletime, mırıl mırıl şarkı mırıldanayım, bu ikindi vakti kedilerini andıran sokağı arkamda bırakırken. mırıl da mırıl... derken bana kamyon çarpsın!

24 Ekim 2008 Cuma

çengelli iğne

Her şeyi bilemez ki insan…
Mesela, neden duruyor içimde o çocuk?
Neden yürüyor tenimde karıncalar?
Her şey bilinemez…
Aşklıktan ölse insan,
Dolsa taşsa kalp kafesinden;
Bir lokma için dilenilmez…

Bazen yağmur yağar döver pencereleri
Kimse göremez…
Bazen çıt çıkmaz bağırır bir kadın
Kimse duyamaz…

Geceye dönse beden,
Toprağı giyse ten
Göz çıksa yuvasından
Ölüme gülümsenmez…
Ben birazcık aşığım,
Öyle hemen söylenmez
!

22 Ekim 2008 Çarşamba

yaşadıklarımdan öğrendiğim birşey var...

dün bütün gün ve gece kendimle ilgili öğrendiklerim:
sağlık sektörüne güven duymakta yaşadığım sıkıntının tavan yapmış olduğu. zaten bir sektöre güvenilemeyeceği, teslim olunamayacağı kanaatinin damarlarıma sinmiş bulunduğu...
doktor ayşe ablaya ve fatma'ya güvenimin çok haklı, yerinde ve rahatlatıcı olduğu...
"cesurum, cesurum, cesurum... birşeyden korkmam cesurum" şarkısının favori şarkım olduğu...
ne kadar konforlu bir oda olursa olsun refakatçi olduğum durumlarda uykuyla aramın olmadığı...
nesliyan'ın fedakar bir arkadaşımız olduğu...
ve burada şimdi, kime, nasıl ve neden söyleyeceğimi bilmediğim annemle kurduğum ilişkiye dair az ama önemli - hem de çok çok önemli- hakikatler... gerçekler acı değildir, zaman zaman acıtır...
iyi uykular vietnam!

14 Ekim 2008 Salı

son kararım mı?

facebooktan uzaklaşma kararı aldım.. neden bilmiyorum; sanki bu gerekliymiş gibi hissediyorum birkaç zamandır. içimin sesine kulak vereceğim. ki bunu önemli anlarda hep ihmal ederim, umulur ki bu sefer doğru birşey yapıyorumdur. bozuk bir saat kadar olabileyim bari diye düşünüyorum. düşünüyorum; o halde işler sarpa sarmış demektir...

iki çay söyledim, birisi açık...


öyle günler gelir ki, insanın sığınacak bir fincan sıcak çaydan başka şeyi kalmaz. herkes belki etrafında dört dönse, pervane olsa dahi kişi kendini onların sıcaklığına bırakamaz. buharı üstünde tüten fincanla hasbihal, alfabe ile konuşan her mahlukattan daha evla gelir. havaya karışan o buhar tam da olmak istenen şeydir; fincanın içindeki koyuluk, efkara denktir; böylece hemdem olunur çay ile... sanki diğer herşey ve herkes ve her cüz... silinip gider. yiter. bir tek çay kalır. yaydığı latif kokusu ile içerisinde insanın dantelden bir örtü işler. o örtü, usulcacık serilir derin bir uykuya dalmış olan ümidin üstüne. şefkatli bir anne gibidir, iyi demlenmiş çay, bu kırılgan çocuk için... uyuyanın üzerine kar yağdığından, üşütmemek gerektir onu... gün gelir, hemcinslerinin gözünde lal olan insanın dili çözülür, hürriyetine kavuşur da iki kelam edecek olur. işte o vakit dantelden örtüsünü silkip üzerinden bahar temizliğine girişir ümit... belki o zaman limonata vaktidir. çayla helalleşilir...

...

bu yüzden içimin yarı tarlası çay; yarısı limon ağacı..

6 Ekim 2008 Pazartesi

good night, and good luck.

sanırım ilk defa george clooney'i sevdim. sade, şık ve güçlü bir film. oyunculuklar ayrıca başarılı... bağırmayan, söylemek istediğini açık ve doğrudan ileten bir sinema yapıtı. mcCarthy dönemine kısa ve acısız bir bakış. belki daha fazla söylemeye gerek yoktur... zaten ne kadar çok söz söylersek, o kadar karışıyor doğrular gürültü ile...

5 Ekim 2008 Pazar

alaturka


içimde
hiçbir nehrin dindiremeyeceği
susuzluk
aramaktan mı yoruldum
aradım mı sahiden?
eriyor muyum buzullarla birlikte?
birlikte miyim herhangi biriyle?
gecenin koyusunda
çıkmaz sokak koynunda
havlayan azgın bir köpek gibi
yalnızlık…
ama korkmuyorum ki gene de…
gözünün içine bakıyorum.
bakıyorum.
düşüyorum.
içimin çatlayan tenini kandıracak
bir şey…
bir kadeh şarap…
bir bardak süt…
bilmiyorum!
bilen biri gelsin istiyorum…

kader, böyleymiş…

27 Eylül 2008 Cumartesi

hayy hayy...

aynı gökkube altında yaşadığımızı düşünmek; milyonlarca, milyarlarca insanla... bir kez bile nazar etmediğim, edemeyeceğim; teninin dokusunu, gözünün rengini bilmediğim, bilemeyeceğim; gülümserken, ağlarken, düşünürken, kızgınken ne şekle büründüğüne şahitlik etmediğim, edemeyeceğim birçoktan da çok yüzün aynı göğe zamanın bir anında çevrilmiş olduğunu hissetmek... ah hissetmek! ruhun titremesi... ruhun, bedene hapis olduğunu bir kez daha idrak etmesi! o fark anında birden çok kişi olmak istemek! birden çok insanın gözünün bebeğine dokunmayı dilemek... var olmakla yok olmak arasında, bir uçtan diğerine savrulup durmak... o fark anında, gökkubeye yüzünü sürmek... al demek; al herşeyim, her zerrem senin olsun! al ki evrenin her zerresinde var olayım... bu hapislikten, bu sürgünden, bu ait olamayıştan kurtulayım! bana ağırlık olan her bir parçam dağılsın, erisin; kalıbım su olsun, aksın; ben olmadan olayım!... ah, hürriyet! hürriyet... "hamd ü senalar... hamd ü senalar... dost ile bayram kıldı bu gönlüm"

20 Eylül 2008 Cumartesi

serbestçe çağrışanlar, kısım-1



yiyiniz, içiniz; iftar etmeyiniz.. dedim geçen gün. tabii ki yanlışlıkla. sonra çok güldük hep beraber. aa öyle bir reklam vardı: hep beraber bişey bişey, hep beraber yaşarız filan diye. sanırım cola turka reklamıydı. freud'a kulak verecek olsak, bu dil sürçmesinin altında ne hinlikler gizli allah bilir. zaten herşeyin hakikatini allah bilir, hikmet ile yaratır. ama biz bilemeyiz. bilebildiğimiz kısmı sınırlıdır. böylece de aslında bilmemiş oluruz. çünkü bildiğimiz şey bir zerrecik ise eğer o zaman yanlış bilmiş oluruz bütünü. klasik bir hikaye vardır ya işte bir fille karşılaşan dört-beş gözü görmezin hikayesi. biri ayağından tutmuş fili, işte budur fil demiş; diğer hortumundan tutmuş, fil diye onu bellemiş; işte biri de kuyruğundan... böyle gidiyor hikaye. bu bizim psikolojiye giriş kitabında ilk bölümde yer alıyor idi. birden bire beynimin tüm kapıları açıldı ve bu son cümle üzerine bir sürü cümle doluştu zihnime. ne yapacağımı şaşırdım! sanki böyle hırsızlar tarafından talan edilen evini nereden toplayacağını bilemeyen ev sahibesi gibi hepsinin ortasında yere çöktüm, çaresizce bakınıyorum etrafıma. bu gece bilincimin götürdüğü yere gideceğim. akışına bırakacağım. dışarısı çok kalabalık. ama korkaklık etmemek gerek belki de... kalabalığın şöyle bir yanı var, seni silikleştiriyor. kocaman okyanusta bir damla olmak gibi.. bir yandan kişiliksizleştiren birşey; ama öte yandan bayağı da hafifletici bir durum. çünkü sorumluluğu azaltıyor. bazı insanlar var gerçi, kalabalığın içinde kişiliksizleşmeleri, renksiz hale gelmeleri, yani görünmezleşmeleri mümkün değil. zaten sonra bir bakıyorsun hoop, o kalabalığın sorumluluğunu o kişiliksizleştirilemeyen kişi üstlenmiş. lider şahsiyet diyoruz biz bu arkadaşlara. sanatçılar her ne kadar göze batsalar da bence görünmez olmalılar toplum içinde. beslenebilmenin en iyi yolu bu gibi. görünmezsen eğer, herşey en doğal haliyle görünür sana. sen çıkınca aradan kalır seni yaradan. tabii ki arada nüanslar var. görünmez olmak egondan sıyrılmak demek değildir öyle sanıyorum ki. ama mesela her insan kolay kolay kabullenemez bir toplulukta görünmemeyi. psikodrama dersleri alıyorum. orada var öyle 2-3 kişi, grubun içinde hiçbir role seçilmeyen. sadece paylaşımlarda seslerini duyurabilen. "hey dostum, beni niye kimse görmüyor!" diye yakınan. görmek ve görülmek... özel dedektifler mesela görürler, ama görünmezler. görünmemeleri gerek işlerini iyi yapabilmeleri için. özel dedektifler gizlidirler. remzi ünal var türklerden. eğlenceli bir karakter aslında. okumakta bir beis görmüyorum. what the bleep do we know? ne halt biliyoruz ki dostum biz? söylesene ha! birikerek çığ gibi büyüyor bilim. altında kalıyoruz... bilimle bir alıp veremediğim yok... ama ne kadar bilsek de o kadar bilemiyoruz işte. bu çok heyecan verici bir yandan, diğer yandan tekinsiz. öte yandan, ilim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttılar, demiş hz. ali. kimilerince o nokta besmelenin be'sinin altındaki noktadır. bilmiyorum ki... zaten ben demedim mi bilmediklerim....
***
başlangıçtaki besmele hattı sudanlı hattat hasan musa'ya ait imiş.

14 Eylül 2008 Pazar

şarkın sonsuz ve esrarlı...

sema dinliyorum. eski tangolardan dem vuruyor kendisi... içim gidiyor. neden bilmem, neşeli olanlar değil de diğerleri yağmalıyor zihnimi. kırık dökük aşk hikayeleri bu tangolar. her kelime biraz vurgun yemiş, her nota sanki enstrümanların bağrından kopuyor. işte benim de öyle içim gidiyor... sonra kendini efkara veriyor. benim içimle başım dertte. içim dışıma çıkınca daha bir dertli oluyorum. bazen ikisini karşıma alıp konuşuyorum. yani içimle dışımı... diyorum ki evlatlarım, nedir birbirinizle derdiniz; niçin sen ona, o sana üstünlük kurmaya çalışıyor; niçin bu kadar ayrısınız birbirinizden gece ile gündüz gibi... niçin ama çocuklar, niçin?; diyorum. edepsizce omuz silkiyorlar. içim yüzünü efkara dönüyor, dışım yüzünü zevzekliğe veriyor... ah, buz tutmuş bir kış havasında içine ateş gibi çay dökülen kırılgan bir bardak gibiyim... ince ince çatlıyorum.......



10 Eylül 2008 Çarşamba

8 Eylül 2008 Pazartesi

son kaç?

birgün bitecek mi allah'ım? uyandığımda bir sabah, kapılar açık; perdeler kalkmış; odama aydınlık ve esenlik dolmuş olacak mı? merak ediyorum... merak ediyorum; çünkü ... sanırım artık nefes alabilmek için oksijen yetmiyor bana. başka birşeye ihtiyaç duyuyorum...

2 Eylül 2008 Salı

nutk-u şerif


hak suretidir âlem-i imkân ile âdem,

bundan güzeli nerede ki cennet'te mi sandın?


her yer ne güzel menba-ı hüsn, insan güzeli

sen de bu cemâli, huri gılmanda mı sandın?


her yerde, fakat arifin kalbindedir allah,

yoksa sen onu arz-u semâvâtta mı sandın?


dünya diyerek geçme sakın, buradadır herşey

mîzân ü sırâtı mutlaka orada mı sandın?


cennet ü dûzah, gamm ü sürür, zulmet ile nûr

yaptıklarının gölgesi, hâriçte mi sandın?


bilgin sana kıymet, talebin neyse osun sen

insanlığı sâde yiyip içmekte mi sandın?


hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle

noksanı meğer adl-i ilâhî'de mi sandın?


fikrim bu benim, virdim ise her lahzada âh

sen âh-ı ateş-sûzumu beyhude mi sandın?


yeniler her âh ile ken'ân ahd-i elest'i

ahım acaba nefha-yı hâbide mi sandın?
kenan rıfai hazretleri



iki yabancı


"...oysa şimdi iki yabancı gibiydiler. hayır, bu yabancı olmaktan da beterdi, çünkü hiçbir zaman yeniden tanışamazlardı. sonsuza dek sürecek bir yabancılaşmaydı bu."


jane austen'ın yaklaşık iki yıldır aradığım "ikna" (persuasion) adlı romanını nihayet samed ve neslihan'ın evinde buldum. çalışma odasının masasının üzerinde duruyordu. beni beklediği muhakkak:) neden hayatta aradığımız, özlediğimiz, istediğimiz, beklediğimiz herşey biz tam da onları aklımızdan çıkarmışken gelip bizi buluyor ki? enteresan bir işleyiş... heyecan verici!

evet, iki yıl önce diyordum. çünkü o zaman "lake house" diye bir film izlemiştim. karmaşık bir zaman kurgusu üzerine kurulu bir aşk hikayesi. aşk ve beklemek üzerine. orada bahsi geçiyordu ikna'nın. o zaman düşünmüştüm. bundan 200 yıl önce belki bekleyebilirdi iki aşık birbirini ve böyle destanlar, hikayeler, romanlar yazılması hiç de gerçek üstü kaçmaz idi. hatta belki toplumsal gerçekçilik bile diyebilirdik buna(tamam, demezdik) fakat şimdi... bir aşığın diğerini tam bilmem kaç yıl beklediğine bizi inandırabilmek için ancak gerçeküstü bir kurgu gerekiyor. "lake house"u izlemiş iseniz bilirsiniz, adam geçmişte kadınsa bugünde aynı evde yaşamaktadırlar. aslında ev arkadaşı sayılabilirler, tabi aradaki zaman farkı görmezden gelinirse:) her neyse... mektuplaşmaya başlarlar, aynı posta kutusunu kullanarak. sonra aşık olurlar birbirlerine. sonra beni bekle, der adam; benim geleceğim olan seninse bugünün olan o zaman diliminde gelip seni bulacağım. eh, sonunu da söylemeyeyim bari... işte o zaman filmden çıktıktan sonra kitabı epey bir aramıştım. bulsaydım 200 yıl önce kurgulanan aşkın şimdiki imkansızlığı ve günümüzde aşk olarak kurgulanan duygunun bir hikaye anlatıcısını tatmin etmeyişinden ötürü icat edilen yeni anlatım yöntemleri üzerine bir yazı yazacaktım. kime yazacağımı bilmiyorum ama yazacaktım.

aslına bakarsanız, şu an itibariyle böyle bir yazı yazma niyetinde değildim. tek söyleyceğim şey şuydu: tüm kitap boyunca beni en çok çarpan cümle, yukarıda alıntıladığımdır. birbirine yabancı olmak ve yabancılaşmak arasındaki ayrımı ne kadar da incelikli yapmış, ne basitçe; bir cümlede bitivermiş bu tartışma.

ve ne kadar acı bizim için. eğer ki bir yerlerde vazgeçmiş isek birilerinden, artık yeniden tanışmak ne mümkün!

1 Eylül 2008 Pazartesi

özlemek...


nasıl desem, çoğunlukla özlerim özlemeyi. bence çok asil bir duygudur. ruhu inceltir. kendinden başka birine/birşeye duyulan şiddetli özlem, insanı varlığından sıyıran bir deneyimdir bana göre. ne kadar anlamlıdır! ama neyi özlediğini bilmek gerekir. çünkü neyi ya da kimi özlediği çok şey söyler kişiye dair. öte türlüsü, yani bir nesnesi olmayan özlem, can sıkar. insanın ruhu, kaçacak delik arar. mesela ramazan geldi. mesela "nerede o eski ramazanlar" diyecek yaşta olmamanıza rağmen yılın ilk iftar sofrasına oturduğunuzda buruk bir tat bırakıyor her lokma ağzınızda. mesela ben böyleyim.. çorba var, iftariyelikler var, pide var... ama birşey yok. bilinmeyen birşeyin eksikliği feci derecede hissediliyor soframda, yürüdüğüm sokakta, okuduğum kitapta... bu noktada asaletini kaybediyor özlemek; sıkıcı bir hal alıyor, hayatın tüm renkleri soluyor... ne kadar düşünsem de çıkamıyorum işin içinden.. sonra bir şarkı gelip yerleşiyor dudağıma: eksik birşey mi var hayatımda?...

...

herkese hayırlı ramazanlar olsun!

31 Ağustos 2008 Pazar

"ama haksızlık bu, öyle değil mi?"


dört gündür adadaydım. oradayken sık sık bazı şeyler üzerine düşündüm. farklı farklı şeyler: deniz ve çöl arasındaki hayret verici benzerlik üzerine düşündüm mesela. sonsuzluk fikrinin insan ruhunu nasıl da incelttiğini. sonra bizi asıl üzenin beklentilerimiz olduğunu; ama öte taraftan beklentisiz olmanın da artık hiçbir şeyi önemsemediğimizi gösterebileceğini... vesaire vesaire... bir de allah'ın kullarını nasıl da koruduğunu düşündüm. küçük hesapları nerelerden döndürdüğünü. tabi eğer kişi hırsla kendini korumaya kalkışmıyorsa. burada "hırs"ın altını çizerim. tekrar tekrar çizerim.
en çok allah'ın muhafaza edişini ve korunuyor olma hissiyatını düşündüm. bundan bahsettim. derken istanbul'a doğru yola koyulduk. deniz otobüsüyle. iki saati nasıl geçirmeli diye düşünürken belki de yıllardır okumadığım sinema dergisinin son sayısını aldım elime. tek tek okumaya başladım her sayfasını. sıra yerli yapımlarla ilgili haberlere geldi. yeni sezonda vizyona girecek olanlar, yapım aşamasında olanlar ve proje aşamasındakiler. işte "bu proje aşamasındakiler" kısmına gelince bir an duraksadım. acaba, dedim, kıbrıs için yazdığım senaryodan da bahsediliyor mudur? sonra orada sayfanın sonuna doğru filmin ismini gördüm. "ölü toprağı". evet, bu isim bana ait. fakat senarist olarak benden senaryoyu yazmamı isteyen, fikrin sahibi kişinin ismi geçiyor. üzüldüm. çok üzüldüm. içim parçalandı diyebilirim. haksızlığa uğradığımı hissettim. insan, ne düşünürse düşünsün; duyguları hep galip geliyor galiba:) haksızlığa uğrama hissi içersinde bir benlik iddiası var. ama gelin görün ki ben de nefsini terbiye edip kemale erdiğimi iddia edecek kadar cehalet içerisinde değilim. evet, tekrar söylüyorum üzüldüm çok ve gerçekten de haksızlığa uğramış hissediyorum kendimi. hatta calimero'yu anıyorum... fakat allah büyük, diyorum. bunu tam şuramda hissediyorum. her ne olacaksa olacak... sonra geçecek, bitecek... ve hayat devam edecek...

27 Ağustos 2008 Çarşamba

ihtiyaç listesi


aydınlık bir pencereye ihtiyacım var. içime açılan. içimi açan. genişleten. uyandığımda havayı derin derin soluyup içime çekebilmek için sabırsızca koştuğum bir pencereye ihtiyacım var. ışıklı... elimi, kolumu, böbreğimi, üzerimde maddeye dair her ne varsa vermeye hazırım. eğer ki karşılığında verebilecekseniz bana o latif pencereyi...

10 Temmuz 2008 Perşembe

halka sesleniş

"merhaba,
ben serencam. başka bir gezegendenim.
küçük tüpte yemek pişirir, çift kişilik yatağımız
olmadığı için kocamla çekyatta yatarım. ama ne mutluyumdur!
anlatamam.. böyle içimde, şu iki göğsüm arasında öyle
tatlı bir sarhoşluk vardır ki sırf bir erkeğe duyduğum sevgi
dolayısıyla... siz bilemezsiniz ben bilirim.
bu dünyada ben yokum, o var. ben varsa da onun gölgesi
olarak var. o kadar mutluyum ki anlatamam!
o istemedi diye büyümedim ben. 16 yaşımda kaldım.
örerim iki yandan saçlarımı o eve gelecek diye,
giyerim kısa bir etek. 16lık lolita olarum onun için
yaşım olsa da 40, istemem görmesini büyüdüğümü.
çünkü istemez görmeyi büyüdüğümü... anne de olmadım.
bulaşık makinesi sahibi bir kadın da... şikayetçi de olmadım.
pijamalı bir kadın da... sevdiğim adamın gölgesi oldum.
mutluyum..."

24 Haziran 2008 Salı

bil bakalım, ben kimim?

hangi gözlerle bakıyorum dünyaya?
bakışımın iğnelendiği herşey sahiciliğini yitiriyor.
sanki tutup bir ucundan çeksem, yırtılacak kağıt gibi.
sevgilimle konuşuyorum, başımı kaldırıp bakıyorum yüzüne..
yok yok, burada olan hiçbir şey gerçek değil.
bitecek az sonra.. az sonra ara verilecek. az sonra dekoru
söküp yerinden yeni sahneye geçeceğiz.. sadece,
benim haberim olmayacak bundan. fark etmeyeceğim.
ellerime bakıyorum. ellerim benim değil.
aynaya bakıyorum yüzüm benim değil.
diyorum ki başka biri olmalı bu gözlerden dünyaya bakan.
uymuyor yüzüm ve içim. içim ve dışım.
dünya ve dünyam. uymuyor. aklım almıyor.

12 Haziran 2008 Perşembe

zaman zaman, zaman zaman...

mekan, zamandan bağımsız olur mu?
bugün burası böyledir, yarın böyle değildir.
mesela ne bileyim daha pistir. toz birikmiştir zamanla.
dün mutluyumdur, odam ferah gelmiştir gözüme. geniş, aydınlık...
bugün zaman beni kocaman elleriyle kavrayıp durgun bir halin içine sokmuştur; odam da gözümde küçülmüştür. belki mekan yoktur, zaman vardır.

....

belki dünya yoktur, gözüm vardır.

hayranım sana, sabrına...

öfke, yüksek ateş gibi..
titriyorsun üşümekten. ama örtmemen gerek üstünü. hatta soğuk duş almalısın. öyle zor ki bu... bir keresinde virüslerin istilası sonucu ateşlere atılmıştı bedenim. elimde nokta nokta izleri çıkmıştı ateşin. sonra hastaneye götürdüler beni. serum taktılar. yattığım sedyede bedenim titriyordu. sarsılıyordum resmen. sanki elektrik çarpıyormuş gibi ve yalvarıyordum "n'olur üstümü örtün" diye.. örtmediler. sürekli geçecek, bu geçecek; biraz daha dayan, diye telkinde bulundu sevdiklerim. hemşire hanım ise duyarsızlaşmıştı belli ki bu titreme nöbetlerine. ve sonra geçti. belki bir - birbuçuk saat aldı. ama rüyadan uyanır gibi çıktım o titreme nöbetinden. ateşim düştü. eğer ki sevdiklerim olmasaydı, eğer ki suratsız hemşire gardiyanım olmasaydı... bir battaniyeye sarınıp havalenin eşiğine gelmiş olurdum o gece...
işte öfke de öyle... sardı mı bedeni, ele geçirdi mi zihni; insan istemiyor soğuk duşa filan girmek. gözü battaniye arıyor. öfkesini daha da arttıracak, onu kendinden geçirecek her yola başvuruyor... keşke öfkelendiğimizde karşımızda sakince durup hiddetimizi gemleyebilecek birisi olsa. ama malesef yüksek ateş sevdiklerimizi üzüyor, en fazla endişelendiriyor; öfke ise sevdiklerimizi kırıp geçiriyor. sonra yanımızda bizi soğuk duşa sokacak kimse kalmıyor...

10 Haziran 2008 Salı

söz dinlemek-1

virginia woolf demiş ki hergün özgürce yazın.
deneylim bakalım...
belki sinir sıkışmasının sebep olduğu bu kabızlık hali woolf önerisi tutularak çözülebilir. fakat tabi önce insanın yazacak birşeyi olması lazım.
şuradan başlayalım:
dışarıda erenköy ruh ve sinir hastalıkları hastahanesinden gelen bir grup ruh ve sinir hastalığı sahibi kadın var. yürüyüşleri, bakışları, başlarını çevirişleri, herşeyleri çok yavaş. yürümeyip sürünüyor gibiler... onların arasında bir kadın ve çocuğu oturuyor. kendini buncasının arasında nasıl hissediyordur bu çocuk acaba, diye düşünüyorum. annem deli mi, diye soruyor mudur kendisine? sonra kadın odama geliyor. sonra konuşuyoruz. çocuklarımı dövüyorum diyor gülerek, içimden birşey çıkıp ona tokat atıyor. kadın fark etmiyor. avaz avaz azarlıyorum kadını. ağlıyor. ya da ağlamak üzere gözleri doluyor. migreni varmış. oh olsun, diyorum mırıl mırıl. oh olsun... o güzel çocuğun yüzündeki dayak izleri canlanıyor gözümün önünde. okşuyorum. kadın gidiyor. sonra dışarıda jinekolojik muayene için bekleyen ruhu ve sinirleri eprimiş kadınlardan biri ağıtımsı bir şarkı tutturuyor. sigara yasak ama içimde tütüyor.

27 Mayıs 2008 Salı

dökülen şiir - şiir döküntüsü

so why don't u stay with me for a for a little longer...
hayat, şimdi filmleri taklit ediyor.
şimdi bir kadın... kan döküyor.
gece...
diyor ki insanlar yok.
o kadar yoklar ki
kapı kadar
duvar kadar
çivi kadar
yoklar...
gündüz...
derin bir uykunun kucağı.
şimdi bir kadın.. insanlardan soyunuyor.
"çevresinde tanıdık bildik yüzler,
çocuklar daha iyi hissedecekleri bir günü bekliyor".
en acayip rüyalarda bile karşısına çıkmıyor hızır
şimdi bir kadın daha iyi hissedeceği bir günü bekliyor.
aynı şarkı bin kere yüz bin kere beyin çepherlerine çarpıp dururken
tren yolları hiçbir yere gitmeden paslanıyor.
işte orada uzanmış yatıyor.
yakıcı bir kış günü.. çıplak
teni pasla öpüşürken şimdi titremesini bekliyor bedeninin
olmadın daha diyor bir adam,
adam beyaz.
ölme şimdi.
önce ol...

11 Ocak 2008 Cuma

migren ve başlangıcı

geceleri uyku hapına.
gündüzleri uyku açıcılara ihtiyacım oluyor.
aslında böyle değil işlerin dengesi.
geceler, "dinlenmek";
gündüzler, "çalışmak" için yaratılmış.

fakat bir yerde bir ayarsızlık olmalı ki
bir zaman bir kıvamı bulandırmış
bir ölçüyü kaçırmış olmalıyım ki
bu ilahi dengeye uyduramıyorum
şu zavallı bedenimi.

akşama doğru bir ağrı gelip hiç de yabancılamadan
başımın hep aynı bölgesine yerleşiyor.
orası onun mekanı.

kimse elleşmiyor.
bazen
öylesine kendinden emin yerleşiyor ki başıma bu ağrı,
korkumdan ağrı kesici bile alamıyorum.
elini beline dayayıp:

"hanım, hanııım... sen kimin evinden kimi kovuyorsun"
der diye çekiniyorum.
sessiz sadasız bir köşede,
ağrının uykuya dalmasını bekliyorum.
bir de ışığa bakamıyorum.
karanlıkta dans ediyorum..