24 Haziran 2008 Salı

bil bakalım, ben kimim?

hangi gözlerle bakıyorum dünyaya?
bakışımın iğnelendiği herşey sahiciliğini yitiriyor.
sanki tutup bir ucundan çeksem, yırtılacak kağıt gibi.
sevgilimle konuşuyorum, başımı kaldırıp bakıyorum yüzüne..
yok yok, burada olan hiçbir şey gerçek değil.
bitecek az sonra.. az sonra ara verilecek. az sonra dekoru
söküp yerinden yeni sahneye geçeceğiz.. sadece,
benim haberim olmayacak bundan. fark etmeyeceğim.
ellerime bakıyorum. ellerim benim değil.
aynaya bakıyorum yüzüm benim değil.
diyorum ki başka biri olmalı bu gözlerden dünyaya bakan.
uymuyor yüzüm ve içim. içim ve dışım.
dünya ve dünyam. uymuyor. aklım almıyor.

12 Haziran 2008 Perşembe

zaman zaman, zaman zaman...

mekan, zamandan bağımsız olur mu?
bugün burası böyledir, yarın böyle değildir.
mesela ne bileyim daha pistir. toz birikmiştir zamanla.
dün mutluyumdur, odam ferah gelmiştir gözüme. geniş, aydınlık...
bugün zaman beni kocaman elleriyle kavrayıp durgun bir halin içine sokmuştur; odam da gözümde küçülmüştür. belki mekan yoktur, zaman vardır.

....

belki dünya yoktur, gözüm vardır.

hayranım sana, sabrına...

öfke, yüksek ateş gibi..
titriyorsun üşümekten. ama örtmemen gerek üstünü. hatta soğuk duş almalısın. öyle zor ki bu... bir keresinde virüslerin istilası sonucu ateşlere atılmıştı bedenim. elimde nokta nokta izleri çıkmıştı ateşin. sonra hastaneye götürdüler beni. serum taktılar. yattığım sedyede bedenim titriyordu. sarsılıyordum resmen. sanki elektrik çarpıyormuş gibi ve yalvarıyordum "n'olur üstümü örtün" diye.. örtmediler. sürekli geçecek, bu geçecek; biraz daha dayan, diye telkinde bulundu sevdiklerim. hemşire hanım ise duyarsızlaşmıştı belli ki bu titreme nöbetlerine. ve sonra geçti. belki bir - birbuçuk saat aldı. ama rüyadan uyanır gibi çıktım o titreme nöbetinden. ateşim düştü. eğer ki sevdiklerim olmasaydı, eğer ki suratsız hemşire gardiyanım olmasaydı... bir battaniyeye sarınıp havalenin eşiğine gelmiş olurdum o gece...
işte öfke de öyle... sardı mı bedeni, ele geçirdi mi zihni; insan istemiyor soğuk duşa filan girmek. gözü battaniye arıyor. öfkesini daha da arttıracak, onu kendinden geçirecek her yola başvuruyor... keşke öfkelendiğimizde karşımızda sakince durup hiddetimizi gemleyebilecek birisi olsa. ama malesef yüksek ateş sevdiklerimizi üzüyor, en fazla endişelendiriyor; öfke ise sevdiklerimizi kırıp geçiriyor. sonra yanımızda bizi soğuk duşa sokacak kimse kalmıyor...

10 Haziran 2008 Salı

söz dinlemek-1

virginia woolf demiş ki hergün özgürce yazın.
deneylim bakalım...
belki sinir sıkışmasının sebep olduğu bu kabızlık hali woolf önerisi tutularak çözülebilir. fakat tabi önce insanın yazacak birşeyi olması lazım.
şuradan başlayalım:
dışarıda erenköy ruh ve sinir hastalıkları hastahanesinden gelen bir grup ruh ve sinir hastalığı sahibi kadın var. yürüyüşleri, bakışları, başlarını çevirişleri, herşeyleri çok yavaş. yürümeyip sürünüyor gibiler... onların arasında bir kadın ve çocuğu oturuyor. kendini buncasının arasında nasıl hissediyordur bu çocuk acaba, diye düşünüyorum. annem deli mi, diye soruyor mudur kendisine? sonra kadın odama geliyor. sonra konuşuyoruz. çocuklarımı dövüyorum diyor gülerek, içimden birşey çıkıp ona tokat atıyor. kadın fark etmiyor. avaz avaz azarlıyorum kadını. ağlıyor. ya da ağlamak üzere gözleri doluyor. migreni varmış. oh olsun, diyorum mırıl mırıl. oh olsun... o güzel çocuğun yüzündeki dayak izleri canlanıyor gözümün önünde. okşuyorum. kadın gidiyor. sonra dışarıda jinekolojik muayene için bekleyen ruhu ve sinirleri eprimiş kadınlardan biri ağıtımsı bir şarkı tutturuyor. sigara yasak ama içimde tütüyor.