27 Eylül 2008 Cumartesi

hayy hayy...

aynı gökkube altında yaşadığımızı düşünmek; milyonlarca, milyarlarca insanla... bir kez bile nazar etmediğim, edemeyeceğim; teninin dokusunu, gözünün rengini bilmediğim, bilemeyeceğim; gülümserken, ağlarken, düşünürken, kızgınken ne şekle büründüğüne şahitlik etmediğim, edemeyeceğim birçoktan da çok yüzün aynı göğe zamanın bir anında çevrilmiş olduğunu hissetmek... ah hissetmek! ruhun titremesi... ruhun, bedene hapis olduğunu bir kez daha idrak etmesi! o fark anında birden çok kişi olmak istemek! birden çok insanın gözünün bebeğine dokunmayı dilemek... var olmakla yok olmak arasında, bir uçtan diğerine savrulup durmak... o fark anında, gökkubeye yüzünü sürmek... al demek; al herşeyim, her zerrem senin olsun! al ki evrenin her zerresinde var olayım... bu hapislikten, bu sürgünden, bu ait olamayıştan kurtulayım! bana ağırlık olan her bir parçam dağılsın, erisin; kalıbım su olsun, aksın; ben olmadan olayım!... ah, hürriyet! hürriyet... "hamd ü senalar... hamd ü senalar... dost ile bayram kıldı bu gönlüm"

20 Eylül 2008 Cumartesi

serbestçe çağrışanlar, kısım-1



yiyiniz, içiniz; iftar etmeyiniz.. dedim geçen gün. tabii ki yanlışlıkla. sonra çok güldük hep beraber. aa öyle bir reklam vardı: hep beraber bişey bişey, hep beraber yaşarız filan diye. sanırım cola turka reklamıydı. freud'a kulak verecek olsak, bu dil sürçmesinin altında ne hinlikler gizli allah bilir. zaten herşeyin hakikatini allah bilir, hikmet ile yaratır. ama biz bilemeyiz. bilebildiğimiz kısmı sınırlıdır. böylece de aslında bilmemiş oluruz. çünkü bildiğimiz şey bir zerrecik ise eğer o zaman yanlış bilmiş oluruz bütünü. klasik bir hikaye vardır ya işte bir fille karşılaşan dört-beş gözü görmezin hikayesi. biri ayağından tutmuş fili, işte budur fil demiş; diğer hortumundan tutmuş, fil diye onu bellemiş; işte biri de kuyruğundan... böyle gidiyor hikaye. bu bizim psikolojiye giriş kitabında ilk bölümde yer alıyor idi. birden bire beynimin tüm kapıları açıldı ve bu son cümle üzerine bir sürü cümle doluştu zihnime. ne yapacağımı şaşırdım! sanki böyle hırsızlar tarafından talan edilen evini nereden toplayacağını bilemeyen ev sahibesi gibi hepsinin ortasında yere çöktüm, çaresizce bakınıyorum etrafıma. bu gece bilincimin götürdüğü yere gideceğim. akışına bırakacağım. dışarısı çok kalabalık. ama korkaklık etmemek gerek belki de... kalabalığın şöyle bir yanı var, seni silikleştiriyor. kocaman okyanusta bir damla olmak gibi.. bir yandan kişiliksizleştiren birşey; ama öte yandan bayağı da hafifletici bir durum. çünkü sorumluluğu azaltıyor. bazı insanlar var gerçi, kalabalığın içinde kişiliksizleşmeleri, renksiz hale gelmeleri, yani görünmezleşmeleri mümkün değil. zaten sonra bir bakıyorsun hoop, o kalabalığın sorumluluğunu o kişiliksizleştirilemeyen kişi üstlenmiş. lider şahsiyet diyoruz biz bu arkadaşlara. sanatçılar her ne kadar göze batsalar da bence görünmez olmalılar toplum içinde. beslenebilmenin en iyi yolu bu gibi. görünmezsen eğer, herşey en doğal haliyle görünür sana. sen çıkınca aradan kalır seni yaradan. tabii ki arada nüanslar var. görünmez olmak egondan sıyrılmak demek değildir öyle sanıyorum ki. ama mesela her insan kolay kolay kabullenemez bir toplulukta görünmemeyi. psikodrama dersleri alıyorum. orada var öyle 2-3 kişi, grubun içinde hiçbir role seçilmeyen. sadece paylaşımlarda seslerini duyurabilen. "hey dostum, beni niye kimse görmüyor!" diye yakınan. görmek ve görülmek... özel dedektifler mesela görürler, ama görünmezler. görünmemeleri gerek işlerini iyi yapabilmeleri için. özel dedektifler gizlidirler. remzi ünal var türklerden. eğlenceli bir karakter aslında. okumakta bir beis görmüyorum. what the bleep do we know? ne halt biliyoruz ki dostum biz? söylesene ha! birikerek çığ gibi büyüyor bilim. altında kalıyoruz... bilimle bir alıp veremediğim yok... ama ne kadar bilsek de o kadar bilemiyoruz işte. bu çok heyecan verici bir yandan, diğer yandan tekinsiz. öte yandan, ilim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttılar, demiş hz. ali. kimilerince o nokta besmelenin be'sinin altındaki noktadır. bilmiyorum ki... zaten ben demedim mi bilmediklerim....
***
başlangıçtaki besmele hattı sudanlı hattat hasan musa'ya ait imiş.

14 Eylül 2008 Pazar

şarkın sonsuz ve esrarlı...

sema dinliyorum. eski tangolardan dem vuruyor kendisi... içim gidiyor. neden bilmem, neşeli olanlar değil de diğerleri yağmalıyor zihnimi. kırık dökük aşk hikayeleri bu tangolar. her kelime biraz vurgun yemiş, her nota sanki enstrümanların bağrından kopuyor. işte benim de öyle içim gidiyor... sonra kendini efkara veriyor. benim içimle başım dertte. içim dışıma çıkınca daha bir dertli oluyorum. bazen ikisini karşıma alıp konuşuyorum. yani içimle dışımı... diyorum ki evlatlarım, nedir birbirinizle derdiniz; niçin sen ona, o sana üstünlük kurmaya çalışıyor; niçin bu kadar ayrısınız birbirinizden gece ile gündüz gibi... niçin ama çocuklar, niçin?; diyorum. edepsizce omuz silkiyorlar. içim yüzünü efkara dönüyor, dışım yüzünü zevzekliğe veriyor... ah, buz tutmuş bir kış havasında içine ateş gibi çay dökülen kırılgan bir bardak gibiyim... ince ince çatlıyorum.......



10 Eylül 2008 Çarşamba

8 Eylül 2008 Pazartesi

son kaç?

birgün bitecek mi allah'ım? uyandığımda bir sabah, kapılar açık; perdeler kalkmış; odama aydınlık ve esenlik dolmuş olacak mı? merak ediyorum... merak ediyorum; çünkü ... sanırım artık nefes alabilmek için oksijen yetmiyor bana. başka birşeye ihtiyaç duyuyorum...

2 Eylül 2008 Salı

nutk-u şerif


hak suretidir âlem-i imkân ile âdem,

bundan güzeli nerede ki cennet'te mi sandın?


her yer ne güzel menba-ı hüsn, insan güzeli

sen de bu cemâli, huri gılmanda mı sandın?


her yerde, fakat arifin kalbindedir allah,

yoksa sen onu arz-u semâvâtta mı sandın?


dünya diyerek geçme sakın, buradadır herşey

mîzân ü sırâtı mutlaka orada mı sandın?


cennet ü dûzah, gamm ü sürür, zulmet ile nûr

yaptıklarının gölgesi, hâriçte mi sandın?


bilgin sana kıymet, talebin neyse osun sen

insanlığı sâde yiyip içmekte mi sandın?


hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle

noksanı meğer adl-i ilâhî'de mi sandın?


fikrim bu benim, virdim ise her lahzada âh

sen âh-ı ateş-sûzumu beyhude mi sandın?


yeniler her âh ile ken'ân ahd-i elest'i

ahım acaba nefha-yı hâbide mi sandın?
kenan rıfai hazretleri



iki yabancı


"...oysa şimdi iki yabancı gibiydiler. hayır, bu yabancı olmaktan da beterdi, çünkü hiçbir zaman yeniden tanışamazlardı. sonsuza dek sürecek bir yabancılaşmaydı bu."


jane austen'ın yaklaşık iki yıldır aradığım "ikna" (persuasion) adlı romanını nihayet samed ve neslihan'ın evinde buldum. çalışma odasının masasının üzerinde duruyordu. beni beklediği muhakkak:) neden hayatta aradığımız, özlediğimiz, istediğimiz, beklediğimiz herşey biz tam da onları aklımızdan çıkarmışken gelip bizi buluyor ki? enteresan bir işleyiş... heyecan verici!

evet, iki yıl önce diyordum. çünkü o zaman "lake house" diye bir film izlemiştim. karmaşık bir zaman kurgusu üzerine kurulu bir aşk hikayesi. aşk ve beklemek üzerine. orada bahsi geçiyordu ikna'nın. o zaman düşünmüştüm. bundan 200 yıl önce belki bekleyebilirdi iki aşık birbirini ve böyle destanlar, hikayeler, romanlar yazılması hiç de gerçek üstü kaçmaz idi. hatta belki toplumsal gerçekçilik bile diyebilirdik buna(tamam, demezdik) fakat şimdi... bir aşığın diğerini tam bilmem kaç yıl beklediğine bizi inandırabilmek için ancak gerçeküstü bir kurgu gerekiyor. "lake house"u izlemiş iseniz bilirsiniz, adam geçmişte kadınsa bugünde aynı evde yaşamaktadırlar. aslında ev arkadaşı sayılabilirler, tabi aradaki zaman farkı görmezden gelinirse:) her neyse... mektuplaşmaya başlarlar, aynı posta kutusunu kullanarak. sonra aşık olurlar birbirlerine. sonra beni bekle, der adam; benim geleceğim olan seninse bugünün olan o zaman diliminde gelip seni bulacağım. eh, sonunu da söylemeyeyim bari... işte o zaman filmden çıktıktan sonra kitabı epey bir aramıştım. bulsaydım 200 yıl önce kurgulanan aşkın şimdiki imkansızlığı ve günümüzde aşk olarak kurgulanan duygunun bir hikaye anlatıcısını tatmin etmeyişinden ötürü icat edilen yeni anlatım yöntemleri üzerine bir yazı yazacaktım. kime yazacağımı bilmiyorum ama yazacaktım.

aslına bakarsanız, şu an itibariyle böyle bir yazı yazma niyetinde değildim. tek söyleyceğim şey şuydu: tüm kitap boyunca beni en çok çarpan cümle, yukarıda alıntıladığımdır. birbirine yabancı olmak ve yabancılaşmak arasındaki ayrımı ne kadar da incelikli yapmış, ne basitçe; bir cümlede bitivermiş bu tartışma.

ve ne kadar acı bizim için. eğer ki bir yerlerde vazgeçmiş isek birilerinden, artık yeniden tanışmak ne mümkün!

1 Eylül 2008 Pazartesi

özlemek...


nasıl desem, çoğunlukla özlerim özlemeyi. bence çok asil bir duygudur. ruhu inceltir. kendinden başka birine/birşeye duyulan şiddetli özlem, insanı varlığından sıyıran bir deneyimdir bana göre. ne kadar anlamlıdır! ama neyi özlediğini bilmek gerekir. çünkü neyi ya da kimi özlediği çok şey söyler kişiye dair. öte türlüsü, yani bir nesnesi olmayan özlem, can sıkar. insanın ruhu, kaçacak delik arar. mesela ramazan geldi. mesela "nerede o eski ramazanlar" diyecek yaşta olmamanıza rağmen yılın ilk iftar sofrasına oturduğunuzda buruk bir tat bırakıyor her lokma ağzınızda. mesela ben böyleyim.. çorba var, iftariyelikler var, pide var... ama birşey yok. bilinmeyen birşeyin eksikliği feci derecede hissediliyor soframda, yürüdüğüm sokakta, okuduğum kitapta... bu noktada asaletini kaybediyor özlemek; sıkıcı bir hal alıyor, hayatın tüm renkleri soluyor... ne kadar düşünsem de çıkamıyorum işin içinden.. sonra bir şarkı gelip yerleşiyor dudağıma: eksik birşey mi var hayatımda?...

...

herkese hayırlı ramazanlar olsun!