24 Ekim 2008 Cuma

çengelli iğne

Her şeyi bilemez ki insan…
Mesela, neden duruyor içimde o çocuk?
Neden yürüyor tenimde karıncalar?
Her şey bilinemez…
Aşklıktan ölse insan,
Dolsa taşsa kalp kafesinden;
Bir lokma için dilenilmez…

Bazen yağmur yağar döver pencereleri
Kimse göremez…
Bazen çıt çıkmaz bağırır bir kadın
Kimse duyamaz…

Geceye dönse beden,
Toprağı giyse ten
Göz çıksa yuvasından
Ölüme gülümsenmez…
Ben birazcık aşığım,
Öyle hemen söylenmez
!

22 Ekim 2008 Çarşamba

yaşadıklarımdan öğrendiğim birşey var...

dün bütün gün ve gece kendimle ilgili öğrendiklerim:
sağlık sektörüne güven duymakta yaşadığım sıkıntının tavan yapmış olduğu. zaten bir sektöre güvenilemeyeceği, teslim olunamayacağı kanaatinin damarlarıma sinmiş bulunduğu...
doktor ayşe ablaya ve fatma'ya güvenimin çok haklı, yerinde ve rahatlatıcı olduğu...
"cesurum, cesurum, cesurum... birşeyden korkmam cesurum" şarkısının favori şarkım olduğu...
ne kadar konforlu bir oda olursa olsun refakatçi olduğum durumlarda uykuyla aramın olmadığı...
nesliyan'ın fedakar bir arkadaşımız olduğu...
ve burada şimdi, kime, nasıl ve neden söyleyeceğimi bilmediğim annemle kurduğum ilişkiye dair az ama önemli - hem de çok çok önemli- hakikatler... gerçekler acı değildir, zaman zaman acıtır...
iyi uykular vietnam!

14 Ekim 2008 Salı

son kararım mı?

facebooktan uzaklaşma kararı aldım.. neden bilmiyorum; sanki bu gerekliymiş gibi hissediyorum birkaç zamandır. içimin sesine kulak vereceğim. ki bunu önemli anlarda hep ihmal ederim, umulur ki bu sefer doğru birşey yapıyorumdur. bozuk bir saat kadar olabileyim bari diye düşünüyorum. düşünüyorum; o halde işler sarpa sarmış demektir...

iki çay söyledim, birisi açık...


öyle günler gelir ki, insanın sığınacak bir fincan sıcak çaydan başka şeyi kalmaz. herkes belki etrafında dört dönse, pervane olsa dahi kişi kendini onların sıcaklığına bırakamaz. buharı üstünde tüten fincanla hasbihal, alfabe ile konuşan her mahlukattan daha evla gelir. havaya karışan o buhar tam da olmak istenen şeydir; fincanın içindeki koyuluk, efkara denktir; böylece hemdem olunur çay ile... sanki diğer herşey ve herkes ve her cüz... silinip gider. yiter. bir tek çay kalır. yaydığı latif kokusu ile içerisinde insanın dantelden bir örtü işler. o örtü, usulcacık serilir derin bir uykuya dalmış olan ümidin üstüne. şefkatli bir anne gibidir, iyi demlenmiş çay, bu kırılgan çocuk için... uyuyanın üzerine kar yağdığından, üşütmemek gerektir onu... gün gelir, hemcinslerinin gözünde lal olan insanın dili çözülür, hürriyetine kavuşur da iki kelam edecek olur. işte o vakit dantelden örtüsünü silkip üzerinden bahar temizliğine girişir ümit... belki o zaman limonata vaktidir. çayla helalleşilir...

...

bu yüzden içimin yarı tarlası çay; yarısı limon ağacı..

6 Ekim 2008 Pazartesi

good night, and good luck.

sanırım ilk defa george clooney'i sevdim. sade, şık ve güçlü bir film. oyunculuklar ayrıca başarılı... bağırmayan, söylemek istediğini açık ve doğrudan ileten bir sinema yapıtı. mcCarthy dönemine kısa ve acısız bir bakış. belki daha fazla söylemeye gerek yoktur... zaten ne kadar çok söz söylersek, o kadar karışıyor doğrular gürültü ile...

5 Ekim 2008 Pazar

alaturka


içimde
hiçbir nehrin dindiremeyeceği
susuzluk
aramaktan mı yoruldum
aradım mı sahiden?
eriyor muyum buzullarla birlikte?
birlikte miyim herhangi biriyle?
gecenin koyusunda
çıkmaz sokak koynunda
havlayan azgın bir köpek gibi
yalnızlık…
ama korkmuyorum ki gene de…
gözünün içine bakıyorum.
bakıyorum.
düşüyorum.
içimin çatlayan tenini kandıracak
bir şey…
bir kadeh şarap…
bir bardak süt…
bilmiyorum!
bilen biri gelsin istiyorum…

kader, böyleymiş…