15 Aralık 2009 Salı

herşey birden bire oldu

bir arkadaşımın fotoğraflarına bakıyordum. üsküdar sahili gördüm önce. sonra zeyrekhane. taksim istiklal caddesi... birden içime dolan özlemin haddini hesabını yapamam ki! özledim çok... sadece... seni istanbul!

5 Aralık 2009 Cumartesi

tatlı canım, bir kez daha yansın diye...

yıllar yıllar önce, birisine şöyle demiştim: "öyle bir şarkı dinlemek istiyorum ki beni alsın tavana fırlatsın. orada bir süre asılı kaldıktan sonra yere doğru süzüleyim". inanın ki ne demek istediğimi şu an ben bile kavrayamıyorum. sadece hafızamda yer etmiş. istediğim şeyin güçlü duygular içeren bir sanat eseri olduğunu anlıyorum biraz biraz...

çok sonraları, yani yaklaşık iki sene önce, aradığım o güçlü duyguyu, o tavana fırlatılıp asılı kalma halini yaşatacak eseri bir kitapta buldum. gecenin koyusunda aklıma düştü "kürk mantolu madonna".

tekrar okumalıyım, diyerek not ediyorum tam da işte buraya.

ego-ist

"altı çizili satırlar" etiketiyle iki entry mevcut blogumda. hasılı alıntılar. bu alıntıları blogumda yayımladığım zamanlarda düşünüyordum ki: yazan yazmış, hem de öyle güzel yazmış ki bana ne lüzum var? ve bir süre yazmayı bırakmıştım.

hala öyle düşünüyorum aslında. fakat bu sebeple yazmayı bırakmayı biraz kibirli buldum sonradan. evet, yazan yazmış... ben onlar kadar güzel yazamayacağım. ama sadece yazacağım. işte bu kadar... beğenilme kaygısının ego patlamasıyla yakından ilişkisi olduğunu mahcubiyetle kabulleniyorum. patır patır patlıyorum vallahi.

4 Aralık 2009 Cuma

müzikli adresler

müzikle aramızda böyle çetrefil bir ilişki var. müzik olmazsa olmaz, derim; ama neden bilinmez bir türlü böyle tam anlamıyla bir müziksever, bir takipçi, bir bilen olamam. üzülürüm. bir köşede ağlarım da elimden tutan olmaz. neyse, bu lakırdıları bir kenara bıraklım.

diyeceğim o ki... müziğin,
www.jazzilebinbirses.blogspot.com
ve
www.jeffbuckleyismyelvis.blogspot.com
bloglarındaki yansıması hoşuma gidiyor nicedir. paylaşayım dedim...

işte hepsi bu...

oyun alanı

çocuk neşeyle çıktı evinden. elinde kırmızı bir top vardı. köyündeki herkes çok meşguldü ve hep çok ciddiydi ve oyun oynamaya hiç vakitleri yoktu. bu yüzden, tek kişilik bir oyun buldu kendine. topu ileriye atıp peşinden koşmaca... tek arkadaşı kırmızı topu olduğundan, onun götürdüğü yere gitmesinden daha doğal ne olabilirdi ki?

hava soğuk değildi. sıcak da değildi. koşunca terlemiyordu; paltosunu giymemiş olması da sorun değildi. üşümüyordu da çünkü. herşey kıvamındaydı.

kırmızı topunun peşinden koştu çocuk saatlerce. sonra birşey oldu! herzamanki hızla attığı top, herzamanki kadar yol aldıktan sonra ağaçlarla çevrili ışıltılı bir çimenliğin ortasına düştü. koştu çocuk. hep yaptığı gibi... fakat ne olduğunu anlamadığı birşeye şiddetle çarpıp yere yuvarlandı. kendine geldiğinde ilk hissettiği şey başının ağrısı oldu. etrafına bakındı şöyle bir... geniş bir çimenliğin ortasındaydı. kırmızı topu da ondan az ilerideydi. ayağa kalktı. sendeledi azıcık. topuna doğru yürümeye başladı. birinci adım, ikinci adım, üçüncü adım... derken dördüncü adımda donakaldı çocuk. çünkü ilerleyemiyordu. toparlak burnu soğuk bir duvara değiyordu sanki. cam gibi... ama cismi olmayan bir cam. bir pantomimci gibi dokundu boşluğa çocuk. gerçekten de burada birşey vardı. sağa-sola kaydırdı elini. evet, evet... böylece uzayıp giden... camdan bir duvar. görünmeyen bir duvar. belki de topu bu duvarda bir delik açıp geçmişti öbür tarafa? eliyle yoklamaya devam etti. delikten eser yoktu.

peki, bu duvar nereye kadar uzanıyordu? göremediği, ama dokunabildiği duvara dayadığı elini sürüye sürüye ilerlemeye başladı çocuk. az gitti, uz gitti... yol boyu, köyünün evlerini gördü; çeşmesini, kendi evini... en sonunda başladığı noktaya geri döndü. şaşkınlıkla olduğu yerde çöküverdi. hasretle topuna bakıyordu. akşam olmak üzereydi. yorgundu. tek oyun arkadaşı olan kırmızı topunu burada bırakıp evine geri dönesi hiç yoktu. akşam çöktü gözlerinin üzerine, olduğu yerde uyuyakaldı.

sabahın ilk ışıkları gözkapaklarını araladığında burnunun ucundan ağır ağır ilerleyen bir kaplumbağa gördü çocuk. sabah mahmurluğunu sildi yüzünden. kaplumbağaya takılan bakışları, bu ağır aksak ilerleyen hayvancıkla beraber bir gün önce keşfetti görünmez duvarın ötesine geçti. ötesine mi geçti? heyecanlandı çocuk! belki de o uyurken kurallar değişmişti. duvar hepten yok olmuştu! kaplumbağa öte tarafa geçebildiğine göre kendisi neden geçemesindi? hemen toparlanıp, sevinçli bir telaş içinde yürümeye başladı. pat! ne yazık... gene aynı duvara tosladı. hırsla bir taşa tekme attı. taşın da öbür tarafa geçmiş olması onu daha da hırslandırdı. hala ona diğer taraftan göz kırpan kırmızı topuna bakarak yumruklarını sıktı. onu geri almaya kararlıydı.

şöyle bir etrafına bakındı. planını uygulayabilecek pek de birşey yoktu doğrusu. köyüne doğru koşmaya başladı. onun yokluğunda bu ışıltılı çimenlikte değişen birşey olmadı. sadece bir hamal geçti onun gece uyuyakaldığı yerden. köye odun taşıyordu. biraz soluklanmak için durdu, elini görünmez duvara yaslayıp derin bir-iki nefes aldı. sonra yoluna devam etti.

çocuk, hamal gittikten çok sonra geldi. bir el arabasının içinde meyve sandıkları getirmişti. hepsini boşaltıp yenilerin almak için tekrar köyüne yöneldi. birkaç seferden sonra görünmez duvarın dibinde göz dolduracak heybette bir meyve sandığı dağı oluşmuştu.

sonra... bir merdiven inşa etti çocuk bu sandıklarıdan. boyunun yettiği basamakları olduğu yerden inşa etti, boyunun yetmeyeceği basamaklara sıra gelince işi epey zorlaştı. çünkü her seferinde inşa ettiği kadar basamağı inip iki sandıkla birlikte tekrar çıkıp yeni basamağın üzerine koyuyordu bu iki sandığı. böyle böyle tam onbeş basamak oluşturdu. onbeşinci basamağın sonunda nihayet duvarın sonunu buldu! derin bir nefes alıp aşağıya indi. geriye kalan sandıkları yavaşça duvarın öte tarafına attı. kırılmamalarına özen gösteriyordu. öteki tarafta yeterince sandığı olmazsa geri dönemeyebilirdi.

şimdi herşey tamamdı! uçar gibi koşara çıktı basamakları. onbeşinci basamağın sonuna gelince aşağıya şöyle bir baktı. bir hayli yüksekti. en iyisi duvarın ucuna tutunup kendini aşağıya sarkıtmaktı. öyle de yaptı. ve sonunda duvarın öte tarafına geçebildi. azıcık yuvarlandı, ama olsundu! neşeyle kırmızı topuna doğru koşmaya başlamıştı ki bir ses duydu. vınlama gibi. sonra bir tane daha... bir tane daha... bir tane daha... bacağının, sırtının, omzunun delindiğini hissetti. birşeyler saplanmıştı vücudunun farklı yerlerine. canı yanmaya başlamıştı. gözlerini bir saniyeliğine kırmızı topundan alıp acıyan yerlerine baktığında kanadığını gördü. ılık ılık kanıyordu... sonra bakışları bulanıklaştı. sonra bir adım daha attı. sonra yığıldı. boylu boyunca yere uzandı. kırmızı topu parmak uçlarındaydı; meyve sandıkları duvarın dibinde, ayaklarının uzandığı tarafta.

...

gazze'nin çocuklarına... mahcubiyetle...

2 Aralık 2009 Çarşamba

uyusun da büyüsün niinni...

bazen insanlar çok konuşur. bense yorgun olurum. bir fındık kabuğuna kıvrılasım gelir. öyleyim işte... dizlerim serzenişte!

30 Kasım 2009 Pazartesi

takıldım

“her sır ifşâ edilmez, her hakikat açığa çıkarılmaz. hürlerin kalpleri sırların mezarıdır.” (gazali)

bu söz beni çarptı. üzerinde düşünme sözü verdim kendime.

26 Kasım 2009 Perşembe

niyet mektubu






my single

greatest fear

is

my

little toy gun








ellerinize sağlık mr. anderson, gün çok güneşli olmuş. çocuklar pek neşeli... müsadenizle ben dışarıya çıkıp biraz saçmalayacağım. zira niyet mektubu yazmam lazım. kafam bir dünya. gerçekten.

bakınız inanmazsanız, sizinle birlikte zihnimin ücra köşelerinde bir tura çıkalım. soru şu: "niçin bu okulda okumak istiyorsunuz efenim? niyetinizi aşikar ediniz..."

bu soruyu sorar sormaz, hatıralarımın tozlu raflarında kendini gösteren o kocaman çerçeveli resmi siz de fark ettiniz değil mi? işte o benim dedem, kucağındaki de bendeniz. 6 ya da 7 yaşındayım. dedemin sakallarını incecik bir tarakla tarıyorum. dedem de bana peygamber hikayaleri anlatıyor; sesini değiştirerek masallar anlatıyor. keloğlan filan bile oluyor kocaman adam yaşına bakmadan. çok mutluyum! siz de takdir edersiniz.

korkmayınız mr. anderson! sadece zaman dilimi atladık. erken çocukluğumun neşeli günlerinden birkaç yıl öncesine sıçradık. şu gördüğünüz gene benim. artık eşek kadar olmuşum afedersiniz! kucağımda oturan da 2-3 yaşlarındaki kuzenim. güzel değil mi? evet... dedemle rol değiştirdik. artık burada masalları ben anlatıyorum bebek! jack ve fasülye ağacı... "insan kokusu alıyorum, insan kokusu alıyorum..." kalın bir sesle söylenecek. karşımda büyüyen kocaman kara gözlerdeki heyecanı görmek beni nasıl bahtiyar ediyor azizim anlatamam! anlattığım masalı daha iyi anlayabilmek için gözlerini benden çekmek istemiyor bu insan yavrusu. zehirli bir an bu. vallahi kanıma giriyor... daha çok anlatmak istiyorum. masal anlatmak istiyorum. bütün gözler perdede kilitlensin istiyorum.

evet efendim, bu ayrı bir dil. insanoğulun beni en çok şaşırtan ve heyecanlandıran icadı dil'dir. böyle mi başlasam sözlerime mr. anderson? bu dili öğrenmek istiyorum ben, desem. çünkü masal anlatmak istiyorum desem. çünkü ben dünyayı en çok masalların açıkladığına inanıyorum desem. sonra ne bileyim? gecenin bir vakti aylak aylak yanıp sönen yanıp sönen yanıp sönen kırmızı ışıklar içimde infiale sebep oluyor. birşeyler anlatasım geliyor ama nasıl anlatacağımu bulamıyorum. onun için desem... sebeb-i ziyaretimiz desem.

ah evet bir de rahmetli büyükbabam vardı. aynı dili bilmezdik biz onla. o zazaca konuşurdu ben türkçe. gül gibi anlaşır giderdik ama. onun gözlerinden bakıp ondan birşeyler anlatmak istiyorum size. kendi bahçesinde yetiştirdiği tütünü (sonradan öğrendik yasakmış, yasak) itinayla kağıda sarıp içisini resmetmek istiyorum. neden kanserden ölmedi? neden 107 yaşına kadar yaşadı? bununla ilgili masallar anlatmak istiyorum.

bir yerde bir makale okumuştum. 20. yüzyıl çocukları narsisizmden muzdaripmiş. hemen birgün sonra savaş çocuklarının travmatik etkilerle nasıl da cedelleştiklerini anlatan başka bir makale okumuştum. işte bu iki makaleyi bir kazana atıp, içine biraz kurbağa bacağı, sonra kutularca 35 milimetre filan atıp kaynattıktan sonra size sormak istiyorum ki: gerçekten bahsi geçen bu iki kuşak aynı zamanın çocukları mıdır? bu soruyu perdeden sormak istiyorum mr. anderson. amerika'nın çocuklarıyla ırak'ın, gazze'nin, kongo'nun, bosna'nın, çeçenistan'ın çocuklarını bir araya getirmek istiyorum. herkes birbirinin gözünün içine baksın... istiyorum.

böyle şeyler yapmak istiyorum. ama, "tango in harlem" dinliyorum.

"what is matrix?"

mr. anderson

cevabınızı

heyecanla

bekliyorum...

21 Kasım 2009 Cumartesi

böyle buyurdu seri hoş...

soğuk kış sabahlarım vardı benim. minik çıplak ayaklarımla buzda yürür gibi yürürdüm evin taştan zemininde. içinde soba yanan, sobanın üstünde kestane pişen bir evim vardı. vücut bulurdu soğuk, aileden biri gibi dolaşırdı yanımda. soframıza otururdu. soğukta sanki, ev daha bir sessiz mi olurdu?

soba, bir odayı ısıtırdı ya... mutfağa gitmek ayrı bir serüvendi, yatağa girmek ayrı... belki üşürdüm o zaman çok! iliklerime kadar... sarmaş dolaş olurdum soğukla. annemden çok öperdi beni; kucaklardı, okşardı. belki o yüzden severdim soğuğu. üşüdüm diye ağlamazdım hiç.

beni çocukluk evimin soğuk, ama aydınlık odalarına taşıyan ince belli çay bardağıdır şu an. iki satır yazmasam çatlayacak oluşumdur. soğuğun en çok, çay bardaklarında incecik çatlaklar halinde hayat buluşudur. geniş, taş zeminli mutfağımızda bu hadiseye, bu kırılışa binlerce kez şahit oluşumdur. acayip değil midir, ayazda kalmış anılarımın içimi ısıtması?

beni soğuk uyandırırdı; o yüzden mi uyanmak gerçektendi kış sabahları? sobayı annem uyandırırdı; eminim o yüzden annemin kalbinin hep sıcak atışı. annem... iki gözüm. içimin sıcağı... soğukla arkadaş olacak kadar güçlü kıldı demek beni varlığı.

19 Kasım 2009 Perşembe

bu da nereden çıktı şimdi?

belki de geceleri beni çimdikleyen rüyalarım.
görmezden geldiklerim,
üstünü örttüklerim,
ağzını sıkıca bağlayıp
kıyılardan denize döktüklerim...
belki de bilip de söyleyemediklerim.

toprağın altına kendimle birlikte gömdüklerim...

17 Kasım 2009 Salı

kelimeler ve bazen'ler...

kelimeleri seviyorum diyeyim en basit haliyle. onlarla oynamayı. bir örgüyü söker gibi eklerini söküp atıp köklerine dokunmayı. sonra bağlantılar keşfetmeyi. bir kelimenin arkasına takılıp kaybolmayı. bir kelimenin etrafına bir hikaye örmeyi... seviyorum işte.

bazen sadece bir kelimeyi düşünüyorum. hangi yollardan geçmiş olabileceğini; kimlerin diline dolanmış olabileceğini; kimlerin ona kendinden birşey kattığını, kimlerin onu tükürüp attığını... işte öyle şeyleri merak ediyorum. bazen de düşünmeye yeni başlayan bir çocuk gibi "iyi ama bunu neden böyle isimlendirmişler ki?" diyorum. çok keyfi geliyor evet herşey. masaya, masa demek; kedere, keder; saçaklı diye bir kelime uydurmak... tuhaf ve çocuksu bir heyecan duyuyorum bu acemi düşünme alıştırmalarında.

mesela bazen alıyorum bir kelimeyi, diğer dillerdeki anlamlılarıyla karşılaştırıyorum. diyelim ki kahvaltı. kahve altı. demek ki kahve'nin türk kültüründe ayrı bir yeri var diyorum. sonra ingilizce'sine bakıyorum: breakfast. break fast. yanisi oruç açmak. ispanyolca'sı da desayuno, yanisi oruç açmak. enteresan geliyor bu bana. heyecanlı birşeyler dönüyor burada. öyle değil mi? gece boyu birşeyler yemediğimiz için sabahleyin oruç açmış oluyoruz kahvaltıyla. sonra da ayşe hanımlar'da kahve içeceğiz. bir bardak su ile ağzımızdaki diğer tüm tatları silip kendimizi kahveye vakfedeceğiz... hepi topu sabahları yediğimiz öğün ama yerleri başka değil mi başka dillerde ve tabi başka kültürlerde?

bir kelimenin diğer dilde yoksa yansıması - ki olmuyor değil- nasıl olur o zaman diyorum? böyle nasıl derler?... korkuyorum. anlayamamaktan. eksik kalmaktan. gözümün önüne aynaya bakıp da yansımasını göremeyen bir kadın geliyor. kadın kendini yok sanıyor...

kelimeler beni heyecanlandırıyorlar.

fakat bazen....

hüzünlendim, desem; olmuyor. efkar, yerini tutmuyor. bazen "çok sevinçiliyim" demek de tam oturmuyor. bazen işte olmuyor.

öyle zamanlarda....

istiyorum ki başka bir dil keşfedeyim. kelimesiz.

30 Ekim 2009 Cuma

birinci aşamada doğan mavi saçlı kız...

"action"ı türkçe'ye nasıl çevirmeli acaba? çünkü tam olarak "hareket" diyemiyorum. hareketi de içeren birşey; ama mesela film setinde, kameranın çalışması için "hareket" diye komut vermek tam olmuyor sanki. neyse, şimdilik aksiyon diyelim ona. herkes gibi...

aksiyon, birinden bir kalemi almak da olabilir, koşmak da aniden durmak da... ama dramatik aksiyon, sıradan aksiyondan başka birşey. dramatik aksiyon şu üç şeyi içeriyor: 1) arzu-istek ve bu isteğe ulaşmak için atılan adımlar 2) istenilene ulaşma yolunda ortaya çıkan engeller 3) çözülme: isteğe ulaşmak ya da ulaşamamak... işte bütün mesele bu.

şimdi, dramatik aksiyonun içini dolduran bu üç maddeden hareketle bir senaryonun gelişimini üçe ayırarak incelemek mümkün imiş. böylelikle bir filmin yapısını rahatlıkla görebilmek olanağı bulabilirmişiz. hayatı boyunca yapısalcı bir tutum sergilememiş olan ben, denedim ve gördüm ki bu söylenilenler doğru. evet bir senaryoyu okurken ya da bir filmi izlerken, hikayenin akışını - ki buna plot, yani olaylar dizisi, deniyor- üç aşamada incelemek mümkün.

şunu akılda tutmak lazım. sanmıyorum ki senaristlerin çoğu senaryonun kendisini yazarken; evet, ilk aşamayı yazdım, sıra ikincisinde, filan desin. ama plotu oluştururken bu üç aşamayı bilmek işleri gerçekten kolaylaştırıyor.

bu yazının konusu ilk aşama yani "first act". ne diyelim buna? birinci perde:) ya da birinci aşama. ilk aşamaya birinci aşama demek ne kadar dahiyane bir buluş değil mi? neyse bakalım... be it!
birinci aşama
bana göre bu sürecin önemi şuradan geliyor: burada aslında filmin sonunun tohumu atılıyor. bu aşamada karakterler, temel dramatik soru, filmin duygusu, tonu ne kadar iyi kurulur ve aktarılırsa "son" için duyulan heyecan o kadar artıyor ve filmin sonu daha anlışılıyor oluyor.

peki ne var bu sürecin içinde?


filmin ilk 15-20 dakikasını (daha kısa olduğu zamanlar da olmuyor değil imiş) alan bu süreçte ilk olarak ve belki de en önemlisi karakter(ler)i tanıyoruz. "little miss sunshine"ı düşünelim mesela. haydi düşünelim... bu film için tek bir (anti)kahramandan söz etmek mümkün değil. tüm aile aslında filmin yekvücut kahramanı gibi. ve biz filmin, yaklaşık ilk 5 dakikasında anneyle, babayla, abiyle, dayıyla, büyükbabayla ve tabii ki olive ile tanıştırılıyoruz. sonra da hepsini birlikte yemek masasında görüyoruz. nasıl iletişim kurduklarını, birbirlerine nasıl tepki verdiklerin, birbirlerini naslı algıladıklarını görüyoruz.
başka ne var?
karakter(ler)in rutinine aşina olduktan sonra gelen "inciting incident" var. inciting kelime manası kışkırtıcı; teşvik, tahrik edici. bunları akılda tutarak ben "tetikleyici olay" diyorum bu kavrama (belki de sinema eğitimi alanlar bunların türkçe'sini zaten biliyordur. ne güzel olur birisi bana da söylese). tetikleyici olay zaten isminden kendini ele veriyor. gene de ben şöyle bir anlatayım.
bu noktda filmi bir masal metni gibi düşünelim.

"bir varmış bir yokmuş.... uzaklardan daha uzak bir ülkede mavi saçlı bir kız yaşarmış. köyündeki herkes ya siyah ya kahverengi saçlı olduğu için mavi saçlı kız ilk doğduğu günden itibaren köyün ilgi odağı olmuş. bazıları onun kutsanmış bazıları ise onun lanetlenmiş olduğunu düşünürmüş. bu iki grubun etkisi altında kalan mavi saçlı kız da kendisini bazen lanetlenmiş bazen kutsanmış hissedermiş. derken birgün... ". italiğe kadar olan kısımda (anti)kahraman ile ve onun etrafı ile tanıştık; italikle başlayan cümle ise tetikleyici olayın habercisi: "derken birgün mavi saçlı kızın saçları tel tel dökülmeye başlamış". yanisi tetikleyici olay ile kahrmanın rutini bozulmuş oluyor ve bir sonrki adımda ise karşısına "maceraya davet" ile birlikte "temel dramatik soru" çıkıyor.
diyelim ki şöyle: "derken birgün mavi saçlı kızın saçları tel tel dökülmeye başlamış. günler geçtikçe saçlarının dökülme hızı artmış mavi saçlı kızın. öyle ki artık herkes bir yerden mavi saçlı kızın geçip geçmediğini anlayabiliyormuş. önceleri saçlarını sevse mi nefret etse mi karar veremeyen mavi saçlı kız; artık dökülen her tel saçıyla birlikte gözyaşlarına boğulur olmuş. gene böyle, ayna karşısında ağladığı bir gece, aynada bir silüet belirivermiş. mavi saçlı kız odada bir oraya bir buraya bakmış ama kimsecikler yokmuş. bu silüet, gerçekten de aynanın tam içindeymiş. tüyleri diken diken olmuş mavi saçlı kızın. silüet ona, korkmamasını söyleyip duruyormuş; ama mavi saçlı kızın elinden, korkudan titremekten başka birşey, gelmiyormuş. şöyle demiş sabırsızlanan silüet: 'çok fazla vaktim yok. beni iyi dinle. eğer ki saçlarını geri istiyorsan, buraya gelmelisin!' ".
böylelikle silüet, mavi saçlı kızı "maceraya davet" etmiş oluyor. temel dramatik soru da "acaba mavi saçlı kız bu daveti kabul edip saçlarını geri alabilecek mi?" oluyor. bundan sonraki adımlar ise tahmin edilebileceği üzere şöyle gelişiyor: korku, tembellik, nefret ya da güçlü başka bir duygu sebebi ile; "yok ben almayayım" aşması. buna "refusal of call to adventure" deniliyor, "maceraya daveti red". derken, ya zorlayıcı bir sebeple ya bismillah diyerek ya da bir cesaret veyahut bir motivasyon bulunarak maceraya adım atılıyor. böylece "acceptance of call" yani "davetin kabulü" ile birinci aşamanın sonuna gelinmiş oluyor. (davet, daveti red ve daveti kabul adımlarını düşündüğüm her seferinde aklıma matrix'in başlangıcı geliyor. bir karakter olarak neo tüm bu aşamalardan paşa paşa geçiyor...)

hadi ben de başlamışken şu mavi saçlı kız masalımın birinci aşamasını şuracıkta bitirivereyim:

"şöyle demiş sabırsızlanan silüet: 'çok fazla vaktim yok. beni iyi dinle. eğer ki saçlarını geri istiyorsan, buraya gelmelisin!' silüet konuşurken tıslama gibi bir ses çıkartıyormuş. bu yüzden mavi saçlı kızın korkudan dili tutulmuş. silüetin yanına gitmeye hiç niyeti yokmuş. hemen yatağının çiçekli örtüsü ile aynanın yüzünü kapatıvermiş. o gece korkudan gözüne uyku girmemiş. sabaha doğru yorgunluktan uyuyakalmış. rüyasında kendini kel olarak görmüş; bu da yetmezmiş gibi dişleri de dökülmüşmüş. ter içinde uyanmış mavi saçlı kız. o da ne! yastığı dökülen saçları yüzünden masmavi olmuş. yutkunmuş mavi saçlı kız. belki de silüet sandığım gibi kötü biri değildir, diye düşünmüş. belki gerçekten de bana yardım etmek istiyordur, demiş. titreyen parmaklarını aynanın üzerindeki çiçekli örtüye uzatmış. hafifçe aralamış... tabi ki silüeti görememiş. içi hem rahatlayan hem de hayal kırıklığına uğrayan mavi saçlı kız çiçekli örtüyü çekip almış aynanın üzerinden. ne yapsaymış da silüeti geri getirseymiş acaba? düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş... o kadar çok, o kadar güçlü düşünmüş ki... aynadan incecikten gelen çıtır çıtır sesleri çok geç duymuş. yoksa ayna çatlıyor muymuş? evet, gerçekten de aynanın yüzeyinde örümcek ağına benzer bir çatlak oluşuyormuş yavaş yavaş... mavi saçlı kız hayretle aynanın çatlamasını izlerken o incecik çatlaklardan biri genişlemeye başlamış. tam da mavi saçlı kızın içinden geçebileceği kadar dar bir aralık oluşmuş aynada. bu benim için olmalı, diye düşünmüş mavi saçlı kız. kalbi göğsünden çıkmak üzereymiş. adım atıp atmamakta hala kararsızmış. üstelik aralıktan sadece karanlık sızıyormuş. bu onu daha da korkutmuş. düşünceleri vazgeçmenin sınırında gezerken, fark etmiş ki ondaki kararsızlıkla birlikte çatlak da daralmaya başlamış. eyvah! yoksa o tarafa geçme şansını kayıp mı ediyormuş? gitmeliyim, demiş mavi saçlı kız hem kararlılıkla hem de çaresizlik içinde. düşüncelerini elinin tersiyle bir kenara itip cesaretine tutunarak daralmakta olan aralıktan içeriye güçlükle atmış kendini. o geçtikten sonra aralık tamamen kapanmış ve örümcek ağına benzeyen çatlaklardan da eser kalmamış..."
...
aslında son birkaç şey daha eklesem iyi olurdu; fakat bu yazı gerçekten çok uzun oldu. onları da bir sonrakine saklıyorum.

28 Ekim 2009 Çarşamba

iyi filmin içindekiler...

senaryo derslerini çok keyifli buluyorum. ikisi de ayrı tonda, ayrı tarzda... ama ikisinin de bana, farklı açılardan, çok şey kattığını düşünüyorum. sadece bilgi anlamında da değil deneyim, yeni tanışıklıklar, heyecan verici gözlemler bakımından da önemli bu dersler.

beş hafta evvel başlayan diğerine göre daha yapılandırılmış olan senaryo derslerini burada kısa kısa paylaşayım bakalım; belki bir müşterisi vardır, nasiplenir...

iyi bir film nasıl olur sorusuna verebilecek kişisel birçok cevabımız olabilir. mesela, bana göre iyi bir film güçlü bir duygu taşımalı ve o duyguyu izleyiciye geçirecek tüm imkanları kullanmalıdır. bu güçlü duygu, aşk da olabilir korku da intikam da... bana göre, sözler, hareketler, herşey unutulabilir; ama salondan çıkan izleyicinin içinde o duygu kalır. eğer ki başarılı bir aktarım gerçekleştirildiyse.

size göre bambaşka bir cevabı olabilir "iyi film nasıl olur?" sorusunun. zira bireysel deneyimlerimizden, gene bireysel çıkarımlar yaparak cevaplarız "izleyiciler" olarak bu soruları. ama bakınız film teorisyenleri ne diyorlarmış "iyi film" hususunda.

çok basit ve temel iki unsur ile açıklanıyor "iyi film". birincisi; "sense of the familiar". benim kırık dökük tercümemle cümlenin tamamı şöyle: iyi bir film ilk olarak bir aşinalık duygusu taşır. bahsi geçen film bir bağımsız yapım olabilir ya da bir avrupa filmi ya da bir hollywood yapımı... ama izleyicinin bir bağ kurabileceği tanıdıklık içerir hikaye.

bu noktda hocamız (greiff) şunu söyledi: "filmlerin temel kurgusuna baktığınızda hep aynı hikaye olduğunu görürsünüz. değişen karakterdir. bu aşinalık filmin kolay izlenebilmesini, rahatlıkla bağ kurulabilmesini sağlar". bu noktada karakterin önemi ortaya çıkıyor tabi ama dağılmaya çok meyilli zihnimi gemliyorum ve konuya kaldığı yerden devam ediyorum. karakter başka bir bahsin konusu olarak kalsın... (ayrıca greiff bunları söylediğinde bende çağırışanları da elimin tersiyle bir kenara itiyorum. bu sefer dağılmayacağım hayır. bu sefer derli toplu birşeyler yazacağım).

şimdi, şurası da aşikar ki kimse aynı hikayeyi üst üste izleyip durmaz. çok sevdiğimiz filmleri birkaç kez izlemekten bahsetmiyorum. başarısızlık timsali karakterlerle dolu bir ailenin küçük kızlarını güzellik yarışmasına götürmek için hep birlikte yola çıkmalarını anlatan sekiz ayrı filmi izlemek pek de keyifli olmasa gerek. ayrıca izlediğimiz film, gündelik sıradan hayatımızla birebir örtüşen, hiçbir sapma göstermeyen; yani aşinalıkta zirve yapmış bir hikaye ise de pek rağbet görmez. zaten bildiğim birşeyi izlemek zihnimi gıdıklamaz mesela benim (edebiyatı sinemadan ayıran en önemli özellik bu olsa gerek diye düşünüyorum. yani birinin yazılı, diğerinin görsel olması dışındaki ayırım...). bu noktada da o ikinci unsur karşımıza çıkıyor-imiş: "a twist with something unfamiliar". yanisi: iyi bir film, aşinalık duygusu içerdiği gibi, bir yerinde aşina olunmayan bir kırılma yaşatmalı. şunun gibi: kırmızı başlıklı kız, her pazar ormanın içinde yaşayan anneannesine yemek götürürmüş. fakat bir pazar, yemeklerin anneannesine götürmek yerine köyün pazarında satmaya karar vermiş.

işte "iyi film nasıl olur?" sorusuna cevaben ortaya atılan bu iki unsur kendisinden bazı kavramlar doğurmuş tabi sektörün içinde "logline" gibi. birkaç soruya birden cevap veren kısa bir cümleyle upuzun bir filmi özetlemeye logline deniliyor. bu cümle içinde filmin başlığını, türünü, kahramanı ve kahrmanın hayatının değiştiği anı barındırıyor. ingilizcesi şöyle: "TITLE is a GENRE about a HERO whose life is changed when...." tabi türkçe, gramtik olarak ingilizce'den farklı olduğu için acaba bunu nasıl çevirebilirim, diye düşündüğümde ortaya şu çıktı: "BAŞLIK, hayatı ..... olduğunda değişen bir KAHRAMAN hakkındaki TÜRdür".

bakalım olmuş mu? : "BAŞKALARININ HAYATI (Das Leben Der Anderen), gizli takip altında tuttuğu bir yazar ve sevgilisinin hayatlarıyla empati kurmaya başladığı andan itibaren hayatı değişen bir ALMAN GİZLİ AJANININ hakkındaki DRAMAdır". biraz olmuş gibi duruyor. ama önerisi olan varsa kesinlikle açığım.

şimdilik bu kadar olsun... devamı gelecek.

....

kırmızı başlıklı kız imajı annie rodrigue'ye aittir.

bir varmışlar, bir yokmuşlar... bakın neler yapmışlar?




arefe günü, bayram hediyesi olarak annem ve kardeşim geldi istanbul'dan new york'a. iki hafta sonra portakallı drajelerimle birlikte hatice'm geldi. bir haftayı hep birlikte geçirdik. mesela new jersey'a gidip manhattan'ı izledik birlikte.


hatice şehrin ışıklarıyla sanat yapmaya başladı.



sonra, modern sanatın imkanlarını sonuna kadar zorlamaya karar verdi hatice.



uçtu, uçtu hatice uçtu!...

...

27 Ekim 2009 Salı

uyku ve mutluluk üzerine bazı söylenceler

hala blogumdan uzak geçen bir ayın özetini yapmak var aklımda; ama demek daha zamanı gelmemiş ki bir türlü elim onu yazmaya gitmiyor. gecenin bir vakti şu an. sabah erkenden dersim var. fakat nedense uyku tutmadı. olur olmadık gelen uykum, tam gelmesi gereken zamanda benden kaçıyor. uyku da mutluluk gibi birşey olmalı; kovalayınca, kaçıyor.

salı akşamları katıldığım senaryo dersinde jason greiff (hocamız olur kendisi) sormuştu ki: insanlar bu hayatta ne ister? hiç düşünmeden mutluluk, dedim. belki siz de olsanız öyle derdiniz; bilmiyorum. sınıftakiler daldan dala uçmakla meşguldü o sırada. cevap tabii ki mutluluktu. ama bu cevap bir şekilde beni huzursuz ediyor. niçin koşuyoruz ki mutluluğun peşinden? yorucu değil mi bu? hatta zaman zaman bizi mutsuz eden şey inatla mutluluğun peşinden koşmak değil mi? yani sanki... bazen diyorum ki... mutsuz da olunabileceğini kabul etmeli mi insan? bunu bir mücadele haline getirmek herşeyi daha da karıştırmıyor mu?

zaten dramatik hareketin konusu da bu galiba. delicesine mutlu olmayı arzulayan karakter, bunu gerçekten o kadar çok ister ki bu isteğin kuvveti en az kendi kadar kuvvetli engeller doğurur. tabi ki mutluluğun birçok yüzü var. yani öyle salt haliyle dillendirilmiyor çoğunlukla. kimisi için para, kimisi için başarı, kimisi için aile... herkes için bir yada birçok yüzü ile arz-ı endam ediyor mutluluk.

bana öyle geliyor ki daha sakin bir dünya için kimsenin mutluluk peşinde koşmaması lazım. yatağın içinde bir o yana bir bu yana dönüp bir türlü uyuyamayanlar için de şu tavsiyede bulunulur ya: derhal yatağı terkedin ve uyumak için kendinizi zorlamayın. yataktan çıkıp uykumuz gelince yatağa dönmemiz salık verilir yanisi. çünkü uyumak için çabalamak daha çok uykusuzluk getirir. bence mutlu olmak için uğraşıp durmak da daha çok mutsuzluk getiriyor. belki sadece şunu demek lazım: "evet, mutsuzum. belki birgün mutlu olurum. neden olmasın?".

söylediklerim pek anlamlı gelmiyor olabilir. etrafta o kadar çok mutluluk ve sevgi kelebeği var ki ben biraz gargamel gibi gelebilirim kulağa. ama gerçekten inanıyorum bu söylediğime, ne yapayım? çünkü hani mutluluğu bu denli kafaya takmış olmak bana bir yerde onu fetiş haline getirmek gibi geliyor. tıpkı beden sağlığını fetişleştirmek gibi. ne sağlıklı yaşama, ne de mutluluğa karşıyım... hatta olsa da yesek! fakat evrenin merkezine sağlığı koyup ya da kendi mutluluğunu, etrafında bir dünya örmek doğrusu bana pek amacına ulaştıracak bir durum gibi gelmiyor. saplantılı bir hali resmediyor gibi hatta... bedenime, zihnime, iç dünyamın dengesine gereken kıymeti vermek önemli. bunu da yadsımıyorum. nihayetinde hepsi de bana verilen şeyler. iki elim, iki kulağım olsun diye çaba gösterdiğimi hatırlamıyorum. tabi ki iyi bakayım onlara, tabi ki ruhumu örselemeyeyim; fakat ne bileyim... sigara içen birini gördüğüm zaman da cin çarpmışa dönmeyeyim mesela. ya da patates kızartmasını seviyorsam mesela "ah benim kutsal bedenim çürümesin sakın" diye ağzıma bir tane bile çıtır çıtır sarışın patates kızartması almazlık yapmayayım. tıpkı bunun gibi de kederlendiğimde, efkar dolduğunda gözlerime... bir an evvel, derhal, ivedilikle bu duygulardan kurtulmam gerekiyormuş gibi davranmayayım mesela. ve etrafımdakiler de o şekilde davranmasınlar mesela bana.

uyku sersemliği ile dökülüveren cümlelerimi şöyle toparlayasım geldi. belki daha evvel yazmış da olabilirim, ama kendisine iki kere referans vermekten ne utanır ne de sıkılırım. psikoloji eğitimi alırken psikopataloji dersimize gelen psikiyatr doktor levent küey şöyle demişti: "depresyondaki insanlar, depresyondan bir an önce çıkmak için ellerinden geleni yapar, ilaçlar alırlar vesair... oysa depresyondayken insanın bir durması gerekir; burası neresi?, ben buraya neden geldim? diye sorması gerekir". durmak, eylemsizlik gibi görünse de galiba en zor eylemlerden hızla geçen çağımızda. koşmadan, ağır adımlarla yürüyebilmek... bazen, en azından...

bakın benim de uykum geldi şimdi...

23 Ekim 2009 Cuma

dalgalandım ama daha durulmadım

aslında geçip gitmiş olan bir ayın özetini vermekti ilk amacım. ama şu an içime dolan şey bambaşka... derin derin nefes alıp vermekle geçmeyecek bir sıkıntı. insanın bir dostunu kaybetmeye başladığını hissetmesi ne kadar ağırmış. hani muhabbete dair o söylenenlere n'oldu? hani mesafelerin lafı bile olmazdı?... sanki insan ilişkilerine dair söylenen olumlu tüm hipotezleri tek tek deneyip yanlışlıyor gibiyim. üzülüyorum. kayıplar arttıkça yorgunluğu artıyor insanın. bazen... ama çok nadir anlarda. belki bir koleksiyoncunun heyecanla yaklaşıp kilitli odasındaki masif dolaplarında saklayacağı kadar nadide anlarda... herşey olur, herşey geçer... diyorum. ve ruhun büyür nefsin küçülürken. bırak gitsin, diyorum, gideceği yere.

değil mi ki tüm insan ırkının hikayesi bilmemek üzerine kurulu? bilmiyor oluşumuz tetiklemiyor mu tepkilermizi, meraklarımızı, bazen korkularımızı? güzel bir haber alınca bir sonraki sahneyi bilmediğimizden gülümsemiyor muyuz? sanki o an sonuymuş gibi hikayenin... canımızı acıttığında birşey kahrolmuyor muyuz? sanki dünya başımıza yıkılmış gibi...

bilmiyorum....

bilmediğim için şu an yaşadığımı sonsuzlaştırıyorum. sonsuza değin elimde avucumda bu kalacakmış gibi... ama içimde bir yerde bir fısıltı var. cılız. diyor ki: yaratılışınla minik bir taş gibi düştün aleme. bir gölün üzerine düşer gibi... o andan itibaren halka halka genişliyor varlığın. ne şimdiki halka son'un, ne de bir sonraki... o gölün ta kendisi olana kadar genişlemesini bekle halkaların. alemin kendisi olana kadar sabırla bekle. hissizleşme ama... çünkü donarsan hareket de durur.

öyle diyor fısıltı...

doğruyu söylediğini hissediyorum. boğazım düğüm düğüm olsa da kaybın acısıyla. bu da geçecek diyorum o yüzden işte. belki başka birşey doğuracak kendinden. belki ona da üzüleceğim ya da bu sefer sevinirim. ta ki gölün kendisi olana kadar...

8 Ekim 2009 Perşembe

17 Eylül 2009 Perşembe

bir sabah vakti eğer bir yolcu...

(...)
devrim arabaları'nı izlemek bir türlü nasib olmadı. şimdi de new york'ta gösterilecek. ama sadece bir gün ve o bir günde ben senaryo yazımı dersinde kısa film hikayelerimi sunuyor olacağım. bu filmi niçin beyaz perdede izlemem istenmiyor?
(...)
buraya geldim geleli sokakta toplamda iki kedi gördüm. buraya geldim geleli ise toplamda sanırım 167 gün oldu. zaten sahipsiz köpek görmek hiç mümkün değil. parklarda köpekler için özel alanlar var. özgürce gezip tozsunlar, eğleşsinler diye... o özel alanlarda kural şu: sahipsiz köpek ve köpeksiz insan giremez! ama ya kediler?! görüyorum köpek gezdirenler var, köpeklerle ilgili bir dolu reklam var... peki ya kediler??? evinde kedi besleyen insan da mı yok? bilmiyorum, çok düşündürüyor bu durum beni...
(...)
dediler ki new york sonbaharın renklerini izlemek için mükemmel bir yermiş. kahverenginin ve sarının hiç görmediğim tonlarını görebilirmişim. fotoğraf makinemi de alıp yollara düşmeliymişim. güzel. yollara düşmekle ilgili bir sorunum yok. ama bu öneriden anladığım kadarıyla şöyle sanılıyor: fotoğraf, doğanın bir kopyası. ama değil. sabit kalfagil'in ifadesiyle onun "stilizasyonu". mesela doğada biri diğerinin yüz bin katı olan iki ton değeri var ise bu fotoğraf kağıdı üzerinde bire otuzluk bir orana indirgenerek gösterilmiş oluyor ancak. bu kısıtlamaya rağmen muhteşem fotoğraflar çekenleri saygıyla selamlıyorum. belki birgün ben de... neden olmasın?
(...)
hırvat bir kızla tanışmıştım. ismi aklımdan çıkmış şimdi. bir otel odasının balkonunda yanyana durup gün doğumunu izlemiştik. uzun uzun susmuştuk. sadece şunu söyledi o: "birkaç sene önce fotoğraf çekmeyi bıraktım. çünkü beni an'ın içine girmekten alıkoyduğunu farkettim. onun yerine tüm duyularımı açıp anın güzelliğini zihnime silinmemecesine kazımaya çalışıyorum". fotoğraf çekerken an'dan koptuğum doğru. akıp giden hayatı vizörün arkasından izliyorum. üstelik bu söylenendeki gizli önerme de ürpertici: aletler, insanoğlunda var olan hasletleri köreltiyor (olabilir). aletleri geliştirdikçe tembelleşmemiz bundan olabilir. burada barbie isimli bir arkadaşım oldu. zihinde canlanan barbie imajına hiç uymuyor. neyse... demişti ki: "i-phone'umu evde unuttuğum zaman sanki beynimi evde bırakmış gibi oluyorum". üstelik bunu söyleyen çok zeki bir kız. korkutucu... hafızamızın yerine geçen fotoğraf makineleri, beynimiz yerine geçen i-phonelar. teknoloji karşıtı değilim! fotoğraf makinemi seviyorum. ama bu söylenenlerde haklılık payı da görmüyor değilim... düşünüp üzerine yazılası.
(...)
zihnime kazıdığım iki görüntü:

birincisi; paşalimanı adası balıklı köyü iskelesinde gece vakti. şehir ışıkları olmadığında alabildiğine yıldızlı bir gece. durgun denizin koyuluğunda parıl parıl parlayan balıklar görüyorum. sürü halindeler. incecikler. salınıyorlar. bu ışıklı balıkların ismini hala bilmiyorum. ama bana yaşattığı, çok güzel birşeye yakın olma hissiyatını ve bunun sıcaklığını hala içimde taşıyorum.

ikincisi; sultanahmet'te bir akşamüstü. bir vitrinin önündeyim. camekanın içinde bir anne kedi üç yavrusunu emziriyor. o nasıl bir saadet allah'ım! o nasıl şefkatli bir duruş. o nasıl güzel bir an. o an...
(...)
var mı başka birşey? var; ama canım bitti... gün de doğdu penceremden.... belki biraz uyusam....

16 Eylül 2009 Çarşamba

olmak ya da olmamak...

fiziksel mesafeleri yoğun olarak hissettiğim bir dönemdeyim. bazen kimse akıl vermesin, yol göstermesin, birşey önermesin, deneyimlerini paylaşamasın da sadece sarılsın istenir... işte öyleyim. gözlerimi kapattığımda gri taş duvarlı yollar görüyorum. bir tanesinin sonunda bir dönemeç var. o köşeyi dönünce kayboluyorum. o kadar işte... orada bitiyor hikayem. nasıl rahatlıyorum... nasıl hafifliyorum. ama kimse görmüyor. o köşeden sonra kaybolmuşum çünkü. üzerimdeki göz bağlarını çözmüşüm tek tek... iki kanat takıp uçmuşum. en derin uykudan daha derin bir kuyunun dibinden gökyüzüyle buluşmuşum; yüzümü sabah güneşiyle yıkamışım; pastel boyalı bir yol kenarındaki çalılardan böğürtlen yemeye dalmışım gibi... akşam ezanına kadar sokakta oynayıp daha eve varamadan merdivenlerde uyuyakalmışım gibi... allah'ınız aşkına değmeyin... üstümü örtün sadece, yaşamaya doymuşum.

11 Eylül 2009 Cuma

ramazan özel yayını - 2

hikayemiz 2007 yılının ramazan ayında geçiyor. yer, anneannemlerin yakacık'taki evi. hepimiz masanın etrafına toplanmışız, akşam ezanının okunmasını bekliyoruz. az kalmış, ha okundu ha okunacak... imamın eli kulağında yani.

masada türlü çeşit yemekler ve benim en sevdiğim şey var: salata! bakışlarım, yiyeceklerle yemek masasının başında oturmuş olan insanlar arasında gidip geliyor. birden ne kadar tuhaf bir durum olduğunu düşünüyorum bunun. yemekler bizim yemeklerimiz, dedemin emekli maaşı ile anneannemin el emeğinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış hepsi ve bize ikram edilmiş. ne güzel! fakat biz elimizi bile sürmüyoruz. birşey için bekliyoruz... bir müsade için. "ne garip, değil mi?" diyorum. aslında kontrolsüzce çıkıyor bu soru ağzımdan. masa başındaki herkes kulak kesiliyor. söyleyecek önemli birşeyim yok aslında, belki amerika'yı yeniden keşfetmek gibi olacak. ama gene de söylüyorum: "bizim olduğunu bildiğimiz bir yemeği yemek için allah'ın izin verdiği zamanı bekliyoruz" duruyorum. evet, bu her ramazan böyle olur; der gibi bakıyor insanlar bana. o an incecik bir perdenin aralandığını hissediyorum. "yani şöyle" diyorum: "insana mülkiyeti sorgulatıyor. ve üstelik ben şu an henüz ezan okunmadan şuraya uzansam ve bir lokma alsam... ne olur ki? allah beni taş yapmaz... ama modern aklın kabullenemeyeceği; irrasyonel bir biçimde almıyorum o lokmayı. bekliyorum. davranışsal boyutta bana ceza olarak geri dönecek birşey yok. üstelik hedonizme de ters bir durum. yeme hazzımı tatmin edince mutlu olmam gerekirken; esas ona direnip biraz daha bekleyince, beni yöne(l)tmeye çalışan bu hazzın da üstüne çıkınca, ötesine geçince kendimi mutlu hissediyorum". etrafımdakilerden gene ses yok. son bir şey çıkıyor ağzımdan: "üstelik dünyada kendisinin olmadığı halde eşyalara, yeraltı kaynaklarına, (tecavüzü kast ederek) kadın ve erkeklere, yiyeceklere, kazanmadığı paraya el uzatan o kadar çok insan var ki... hırsızlığın her türlüsünü, vicdanlarında saman çöpü kadar kıpırtı olmaksızın, yapabilen o kadar çok insan varken kendi emeğimizle kazandığımız şu yiyecekler için vaktinin girmesini bekliyor oluşumuz irrasyonel görünse bile kendimi çok farklı bir güzelliğe yakın hissetmemi sağlıyor". gerçekten öyle hissediyorum. hırsızları düşünüyorum ve önümde duran yiyeceklere uzanamayan ellerimi... çok mükemmel bir insanım anlamında değil kesinlikle. sadece bir güzellik duygusu kaplıyor içimi, engelleyemediğim ve hırsızlık düşücesi dolduruyor zihnimi, kaçamadığım...

ezan okunuyor. dua ediyoruz içeriden. sonra başlıyoruz yemeğe. afiyet olsun. amin.

gece bitiyor derken. annemin bahçe katında olan evine gidiyoruz. süt verecek bize sahur için. fakat evin kapısı açılmıyor. kapının diğer tarafında olan emniyet sürgüsü çekili. nasıl olabilir ki bu?, diyor annem şaşkın şaşkın; evde kimse yok ki... birden, hafif aralık kapıdan yüzümüze çarpan rüzgarı hissediyorum. "anne" diyorum "kapıyı kapat ve kapıdan uzaklaş". sararıp solmuş haldeki annemi bırakıp evimizin bahçe tarafındaki girişine yöneliyorum. yerden hafif yüksekçe olan balkona tırmanıyorum. balkon kapısı açık. tül perde uçuşuyor gecenin karanlığında. içeri giriyorum. salondaki dolapların kapıları açık. ama ortalık fazla dağınık değil, "belki annem çıkmadan birşey aradı ve toplamaya vakit bulamadan evden çıktı" diye bir düşüce geçiyor zihnimden. başımı hafifçe sola çeviriyorum. yatak odasının kapısı ve ışığı açık. görüyorum ki odadaki tüm dolaplar içlerinde ne varsa ortaya dökmüşler. sanki bunca yıldır taşıdıkları yetermiş gibi... isyan etmiş gibi. daha fazla kandıramayacağım kendimi. yutkunuyorum. ağır adımlarla ilerliyorum evin kapısına. annemi içeri buyur edeceğim. evine... ama hangi evine?

geceyi geç gelen polislerle noktalıyoruz. ben bir kertenkele görüyorum duvarda. onu avuçlayıp bahçeye çıkartıyorum. incitmemeye gayret göstererek. polislerden biri: "amma da cesursunuz" diyor. "hırsızlardan korkarım ama" diyorum. korkuyorum gerçekten. hırsızlığın her türlüsünden...

annemin kanı çekilmiş dudaklarından ise sadece şu cümle dökülüyor: "herşey insanlar için... herşey insanlar için..." ve bu, bir hafta böyle devam ediyor.

***

şimdilik kalsın böyle. ama daha yazacaklarım var hırsızlık üzerine...

10 Eylül 2009 Perşembe

içim üşüdü...

hava soğudu burada. ben de biraz tatsızım galiba. mesela balık ayıklarken ya da sebze soyarken... çürümüş kısımları, yenemeyecek kısımları kesip atar temiz bir hale getiririz ya. içime de öyle bir operasyon yapılabilir mi acaba?

senaryo yazım grubuna gitmek üzere evden çıkacağım birazdan. rüzgar, ağaçları sarsıyor. penceremden görüyorum. aslında dışarıya çıkmayı hiç istemiyorum. hayırlısı bakalım...

9 Eylül 2009 Çarşamba

orada bir çocuk var uzakta...

birini sevmiş çocuk. uyumuyor artık. çok üzgün. hissediyorum. çok yorgun. diyorum ki neden olmasın? romantik hayaller kuracak yaşı geçtim ben. gene de umut etmek istiyorum o çocuk için. belki sürünmeden, paramparça olmadan, etinden et kopmadan, unutmaya çalışmadan, mutlu olamayacağını anlayıp "olsun ama huzurluyum" tesellisinin arkasına sığınmadan yaşanabilir bir hayat diye.

zaten o da demiş: "neden olmasın?".

şöyle geçmiş konuşma...

- ali, sen ve ben... çok zor...

- neden natalie?

- çünkü sen, ali; ben, natalie...

gülümseten bir acılığı var böyle şeylerin. o yüzden karakter için; "yüzüne buruk bir gülümseme yayıldı" denir, tam burasında hikayenin.

6 Eylül 2009 Pazar

yıldız kayarken

uyusak ama büyümesek...
gözlerden ırak öpüşsek.
sakin ve bulutlu bir günde,
zerrelere bölünsek...
toplayıp dağılan parçalarımızı,
tek vücut yapsalar bizden...
daha büyük olmasa parçaların toplamı
ikimizden...

gary vs ela

madem öyle, vatana millete bir hayrım dokunsun da senaryo yazımı ile ilgili şimdiye kadar öğrendiklerimi ve şimdiden sonra öğreneceklerimi buraya aktarayım.

mesela bir senarist-yönetmenin (ela their) seminerine katılmıştım. son çektiği kısa filmin gösterimini de yapmıştı (çok beğenmiştim). bu filmden hareketle uzun metraj çekecekti bu yaz sonunda, çekimler bitmiş olmalı. tabi ihtiyaç duyduğu bütçeyi buldu ise... ki düzenlemiş olduğu seminer bir yerden sonra fund-raising (finansal kaynakları arttırma mı desem ne desem?) aktivitesine dönüşmüştü.

neyse...

bu hanım kızımız senaryo yazımı ile ilgili kısa bir egzersiz yaptırıp şunu söylemişti temel olarak: iyi bir senaryo yazabilmek için bir ya da birçok karakterin ulaşmak istediği bir hedef olmalı ve karakter(ler) hedefe ulaşmaya çalışırken engellerle karşılaşmalı.

yani bir önceki yazımda zikrettiğim gary'nin öne surduğu "iyi senaryo şöyle olur" tezinin ilk aşaması gibi sanki ela'nın söylediği. gary diyor ki "karakter birşey ister. en nihayetinde istediğini elde ettiğindeyse bunun aslında ihtiyaç duyduğu şey olmadığını anlar" ne gibi mesela en basitinden? para ister, bu uğurda köpek gibi çalışır; sevgilisini, ailesini, dostlarını ihmal eder... istediği paraya kavuşunca bir de ne görsün? yapayalnız kalmış. e ben bu parayı niye istiyordum ki? esas benim ihtiyacım sevdiklerimle "kaliteli zaman geçirmekmiş" der... nedense aklıma hemen "devil wears prada" (şeytan marka giyer) ve anne hathaway'ın canlandırdığı karakter geldi.

evet, gary bunu söylerken ela sanki bu tezin son kısmını yutup şunu diyor: "karakter birşey ister (bir amacı vardır) ve bu amaca ulaşmak için çabalar. önüne engeller çıkar hep. sonuçta amacı ya elde eder ya da edemez". gördüğünüz gibi burada "s/he realizes that what s/he wants is not what s/he needs" (ingilizce söylenişini çok sevdiğim için yazmadan duramadım artık. "istediği şeyin ihtiyaç duyduğu şey olmadığını fark eder") kısmı yok.

bunu evde deneyebilirsiniz. korkulacak birşey yok. bir hikaye atalım ortaya. çok basit bir örnek verelim: yeni evli bir çift var (isimleri, cisimleri, ne yiyip ne içtikleri, hangi işle iştigal edip etmedikleri... size emanet). x şehrinde yaşıyorlar. kadının, anne ve babası y şehrinde yaşıyorken babanın vefatı üzerine anne, kızının yanına taşınmaya karar veriyor ve dahi bunu gerçekleştiriyor da. artık aynı evde yaşamaya başlayan bir çift, bir de (kayın)anne var. gördüğünüz gibi basit bir çıkış noktası. şimdi, bu üç karakterder birine ya da her birine birer amaç bulup bir hikaye oluşturmak sizin elinizde. isterseniz deneyin, bakalım nasıl birşey ortaya çıkacak? hatta isterseniz bir de gary'nin tezine uygun biçimde deneyin. ya da "amaaan bana ne! benim hayatım olmuş binbir gece masalı... bununla mı uğraşacağım?!" da diyebilirsiniz. deyin yani, ben anlarım...

evimde bisiklet besliyorum


bu benim bisikletim. kendisine alışmaya, kendisiyle hemhal olmaya çalışıyorum. ben çok geç öğrendim bisiklete binmeyi. kızların bisikletle işi olmayacağını düşünen bir babam vardı. ona karşı bir kızgınlık duyuyor muyum bu sebepten? hayır... zira ben de sınırlarını zorlayan, kaçak kaçak da olsa öğrenmeye çalışan bir çocuk olmadım. öyle maceralı, afacan bir çocuk değildim yani. olsaymışım iyi olurmuş... neyse, sonradan değiştim... tıpkı babam gibi. aslında babam değişmedi. aslında kimse değişmez. sadece düşünceler değişir. sonra düşünceler davranışları etkiler. yavaş yavaş onlar değişir. ama insan aynı kalır. babamda da öyle oldu. babamın düşünceleri, ben büyüdükçe değişti. beni daha çok sevdikçe daha çok anlamaya çalıştı. daha çok anlamaya çalıştıkça kendine rağmen benim kararlarıma saygı duymaya, isteklerimi gerçekleştirmek için bana destek olmaya başladı.
geçtiğimiz üç ay içinde kısa film senaryosu yazarken, hocamız gary; ona sunduğum her hikaye için "where is the character development here?" (bu hikayede karakter gelişimi nerede ya hu?, şeklinde çeviriyorum bunu) diyerek beni didikleyip durdu. çünkü iyi bir film için karakter, hikayenin başında birşey ister; sonra bu isteğine ulaşmak için uğraşır; isteğini elde edince de fark eder ki: istediği şey aslında ihyiyaç duyduğu şey değilmiş.
oysa ben etrafıma baktığımda şımarıkça isteyen, istedikçe alan, aldıkça doymayan insanlar görüyorum. aydınlanmacı bir tavırla insanlara işin doğrusu budur diye göstermekle yükümlü müyüm bir sinemacı olarak? belki de sadece ayna tutmak istiyorum insanlığın bu haline... bakın işte böyle yazık bir haldeyiz hepimiz. oradan bakınca ne acı görünüyor değil mi? demek istiyorum belki perdenin arkasından. hem mesela tarantino filmlerindeki karakter gelişimi tam olarak nerede çok merak ediyorum... özellikle son filminde bence herkes istediğini alıyor ve kimse de ihtiyaç duyduğunun bu olmadığını fark edip nedamet getirmiyor. eh belki vakitleri kalmıyor bunu yapmaya. ömür dediğin bir yerde bitiyor tabi...
neyse, babama gelince... babam eğer gördüğüm o çoğunluğun bir parçası olsaydı şöyle olabilirdi: otur oturduğun yerde deyip istediğini elde eder. ben ne kadar mutsuz olsam da inatçı bir tavırla "doğru olan bu" diye arkasını dönüp giderdi. ihtiyaç duyduğu mutlu ve onu seven bir kız iken; buna rağmen istediğini elde etmenin iktidar duygusunu körükleyen zevkiyle sigarasını tüttürebilirdi. bence babamınki gerçek bir başarı öyküsü. keşke bunu anlatsaymışım gary'e. adamcağız sonunda anladığımı düşünüp mutlu olurdu. ama bence gary'nin de düşüncelerini biraz esnetmesi gerek... her hikaye amerikanca anlatılacak diye birşey yok. bazen bir türk kızı gelip acı söyleyebilir...
aslında sadece bisiklet kullanmayı ne kadar çok sevdiğimi ve birçok avrupa şehrindeki gibi bisikletin bir ulaşım aracı olarak kullanımasını istediğimi yazacaktım. ama laf döndü dolandı buralara geldi. laf işte, şişede durduğu gibi durmuyor ki...

4 Eylül 2009 Cuma

bir defter bir de yasmin levy alacağım, bakkal amca!


dün biraz manhattan sokaklarında gezdim. fazla değil, new school'un international students binasının civarını dolandım. bir mağaza keşfettim. ismi "anthropologie". dışarıdan bakınca acaba dedim antropolojik konsepti olan bir müze mi? ama tam böyle bir müze mantığıyla değil de daha otantik bir noktadan mı hareket ediyor: mesela, hali hazırda var olan farklı ülkelerden, kültürlerden kıyafetler, filmler, fotoğraflar, tabaklar çanaklar, kitaplar vesair mi barındırıyor içinde? öyle değilmiş... bildiğin mağazaymış... elbette ki satıştaki kıyafetler azcık sıradışı, çarpıcı, modaya başkaldıran cinsten... girişte koltuklar var. kimileri oturmuş kitap okuyordu. bir de aşağı katında tabak-çanak-defter-kalem-aksesuar da satılıyrodu.

bendeniz indirim kısmından dahi bütçeme uygun birşey bulamadım. ama mağazanın havası hoşuma gitti. zaten şu aralar çok ihtiyacım yoksa birşeyler almıyorum. bundan da gayet hoşnutum. sonra gözüme şu üstteki defter çarptı. senaryo yazımı dersim haftaya perşembe başlayacağı için dedim ki defterimi bu mağazadan alayım. mum yanıltmasın. romantik hikayeler yazacağımdan değil, o an defterin düşmesini engelleyecek tek şey olarak mum elime geçtiğinden yer aldı fotoğrafta.

sonra evime geldim. son bir haftadır benim için bir rutine dönüşen temizlik eylemine daldım. bu ev beni esir alıyor dostlar. sürekli bir tarafını temizliyorum. dönüp dolanıp toz alıyorum. çamaşır sularına bulanıyorum. bundan kurtulmanın bir yolu olmalı.

şimdi yasmin levy'e bıraktım kendimi. azıcık durulmak için... ve belki yazmak için ihtiyaç duyduğum ateşleyiciyi bulurum ümidiyle... müziksiz olmaz ki!

31 Ağustos 2009 Pazartesi

ramazan özel yayını -1


ramazan ayını idrak ettiğim her sene o hatıram tazelenir. o ki şimdiden geriye bakıldığında beni gülümsetiyor, safça buluyorum. çocukluğa ait çünkü... ama zaman zaman da hüzünleniyorum, kaybolan bir samimiyete sahip çünkü...

şöyle başlar hikaye:

galiba kardeşim henüz okula gitmiyordu, bense ilkokula yeni başlamıştım. ikimiz birlikte ilk kez oruç tutuyorduk o ramazan. herşey yolundaydı aslında. evde yalnızdık, neden bilmem. annemle babam bizi çok sık yalnız bırakırlardı. bize güveniyorlardı, bu güzel birşey. şikayetçi değilim; ama bazı akşamlar, kardeşimle pencere pervazına dirseklerimizi dayayıp sokaktan geçen arabaları saydığımızı ve tahminlerde bulunduğumuzu hatırlıyorum: "beş araba sonra gelecekler" "sekiz araba sonra gelecekler".... sonra zil çalınca hızla yerimizden fırlar kapıyı açmaya koşardık.

güzel günlerdi sanırım... mısır patlatıp, koca bir tepsi mısırı ailece bitirdiğimizi de hatırlıyorum.

neyse, ne diyordum? evet, o ramazan gününde de yalnızdık. belki de annem mukabeleye gitmişti. bir ara babam geldi, elinde iki koca pide ile... sıcacık. şimdi bile hatırlıyorum pidelerin üzerinde tüten dumanı. hatırlamıyorum, görüyorum. babamın elinde mutfağa doğru gidiyor pideler. bir de babamın telaşını hatırlıyorum. pideleri mutfağa koyar koymaz evden çıkışını. aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, kardeşimle kendimizi mutfakta bulduk. hani böyle çizgi filmlerde olur ya güzel bir yemeğin kokusu bir el şeklini alır ve karakterin burnundan tutarak yemeğe doğru çeker... belki öyle birşey olmuştur bize de....

iki küçük çocuk, gün boyu oruç tutmuşlar, evde kimse yok, iftara daha var ve mutfakta tüm baştan çıkarıcılığıyla iki koca pide duruyor. o sıcacık pideyi, nasıl da çimdik çimdik yediğimizi varın siz tahayyül edin. kendimizden geçmiş gibiydik... aklımız başımıza geldiğinde ise oruçlu olduğumuzu hatırladık. o an içimizi nasıl bir pişmanlık kapladıysa koşarak uzaklaştık mutfaktan. az evvel tüm kasaları boşaltmış, iki banka soyguncusu gibi... dizlerimizin üzerine çöküp aynı anda ağlamaya başlamıştık. ellerimiz yukarıya açılmış bir biçimde dua ediyorduk, aslında duadan çok yalvarıştı: "Allah'ım n'olur bizi affet... unuttuk" diye... o kadar çok ağlıyorduk ki görüşümüz bulanıklaşmıştı. şimdi bile o anı düşündüğümde bulanık görüyorum.

sonrasını hatırlamıyorum. muhtemelen annemle babam kahkahalarını zor tutarak bizi teselli etmişlerdir: "Allah cennetinden size ikram etmiş" demişlerdir. nasıl derin bir bağ imiş o, şu an idrak edemiyorum. seviyorum bu hatıramı. öpüp koklayıp tavanarası kılıklı zihnimde sedef kakmalı bir sandığın içine yerleştiriyorum. sonra o, her ramazan ayında, bir yolunu bulup sandıktan ışıl ışıl dışarıya taşıyor. görünce, bazen yetişkinler gibi kahkaha atıyorum içimden; bazen çocuklar gibi üzülüyorum....

28 Ağustos 2009 Cuma

günümüzün kahramanı


tren, beş dakikadır platformda duruyordu. neyi bekliyoruz?, diye düşündü cem; cama yasladığı başını kıpırdatmaksızın. bakışları sabit bir noktada kilitlenmiş olsa da aslında hiçbir şey gördüğü yoktu. göremediğinden değil, içinde kaybolduğundan. sabahın erken vaktinde, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun hışmına uğramaktan korktuğu halde terkettiği yatağındaydı aklı. mümkün olsa, günler ve gecelerce çıkmazdı yataktan. sıvası dökülmüş tavanını izleyebilirdi. hayatı neşe ve heyecandan yoksun her zavallı insan gibi... yapacak başka hiçbir şeyi olmadığından, öte türlüsünü bilmediğinden ev ile iş arası yolu arşınlayan her insan gibi... bıraksalar yüzyıllarca uyuyabilirdi. ne de olsa kimse onun çalıştığı bankayı soymaya teşebbüs etmezdi, bindiği trenler teröristlerin saldırısına uğramaz, kimse yanıbaşındaki bir kadının başına silah dayamazdı. ah bu dünyada kahraman olma şansı, ne de azdı!

belki bakışlarını kendinden alıp etrafına değdirebilseydi cem, trenin durduğu platformun orta yerinde çaresizce etrafına bakınan kör adamı görebilirdi. elinde bastonu, üzerinde uzun pardesösü ve çantasıyla orada duruyordu adam. tam karşısında tren kapılarını açmış onu bekliyordu. aralarında 15-20 adımlık bir mesafe vardı. fakat kıpırdayamıyordu adam, sağından solunda geçen insanları hissedebiliyor; kimseye birşey soramıyor, yardım taleplerini yutkunuyordu. hızlı adımlarla ilerleyen, başları önlerine eğilmiş, ancak birbirlerine çarptıklarında ağızlarında bir özür geveleyen insanların yarattığı hareket dalgasına inat, o gün metro istasyonunda zaman durmuş gibiydi. elinde bastonuyla bulunduğu noktaya hapsolmuş adam ve kapıları açık bekleyen tren arasında asılı kalmıştı dakikalar.

ve dakikalar kıymetliydi ceren için. çünkü sınavına geç kalmıştı; üstelik bayılmak üzereydi, trenden platforma adım attığında. sendeledi. eliyle direklerden birine tutunuverdi hemen, soluk aldı. belki o an hayatının en zor işiydi bu: soluk alıp vermek. her ne düğümlendiyse boğazında, belli ki gitmeye hiç niyeti yoktu. kahvaltısına özen göstermediği için böyle oluyordu, biliyordu. annesinin sözünü dinleyip şu vitaminlerden birkaç kutu alsaydı, işe yarayabilirdi. kahvaltı etmeye vakti olmasa da iki tane hapı azğına atmak kıymetli vaktinden o kadar çalmasa gerekti.

ceren'in bedeni o an için ölmeye meyletmişken, zihnini meşgul eden tek şey yetişmek zorunda olduğu sınavıydı. elini, yapıştığı direkten güçlükle çekip yürümeye başladı. vitaminler, diye sayıklıyordu iç sesi; vitaminler. sonra, diğer herkes gibi o da geçti kör adamın yanından. sadece bir anlığına başını çevirdi ona doğru. öylece duran bedenini gördü adamın, görmediği halde bakışlarını sabitlediği kapıları açık duran trene kaydı gözleri ceren'in. sonra merdivenleri adımlamaya başladı gün ışığna doğru. birinci adımda adamın belki de yardıma ihtiyacı olduğunu düşündü. ikinci adımda sınavını. üçüncü adımda... geri döndü. hala güçlükle soluk alıyordu. adama yaklaştığında konuşup konuşamayacağından bile emin değildi. ona dokunmadan evvel izin istemesi gerektiğini biliyordu; sordu: "yardıma mı ihtiyacınız var?" daha cümlesini tamamlamadan canlandı adam: "acaba bu tren F treni mi?" dedi alelacele. ceren, bulanıklaşmaya başlamış olan bakışlarını trenin camları üzerinde gezdirdi ve sonunda kocaman turuncu F harfini gördü. bedenindeki son gücü toparlayıp müsade isteyerek koluna girdi kör adamın. birlikte F treni ile aralarındaki mesafeyi adımlamaya koyulmuşlardı ki 5-6 dakikadır öylece bekleyen trenin kapıları kapanmaya başladı. o kısacık anda ceren'in kalp atışları öylesine hızlandı ki... gözleri karardı. zihnindeki son sahne trenin kapanan kapıları idi ve son düşüncesi ise kırık dökük bir âh... keşke birinci basamaktan geri dönseydi...

birden, nereden geldiğini bilmediği son bir kuvvetle gözlerini açtı. duyuramayacağından korktuğu sesine yalvararak, seslendi: "kapıyı tutun... lütfen". bu sesle çıktı içinden cem. başını kaldırıp şöyle bir baktı. bitkin görünen bir kadın, kör bir adamın kolundan tutmuş trene yaklaşıyordu. kadın soluk soluğaydı. adam telaşlı. cem'in bakışları bomboştu; işe geç kalacağını düşündü, hem trenin kapısını tutmak tehlikeli ve yasaktı. fakat ayakta duranlardan bir tanesi o riski aldı ve trenin kapanmakta olan kapıları arasına çantasını sıkıştırdı. kapılar açıldı ve nihayet ceren, adamı trene yetiştirdi. içeriden birkaç el tutup adamı içeri çektiler. adamın içeri girmesiyle kapılar kapandı ve tren hareket etti. hızla... metro istasyonunda herşey eski ritmine kavuşmuş gibiydi. ceren, uzaklaşan trenin arkasından bakıyordu. gözleri gülümsüyordu.

13 Ağustos 2009 Perşembe

13 Temmuz 2009 Pazartesi

ben annemin beşiğini, tıngır mıngır sallar iken...



çok şey oldu.
şehrimizden mfö geçti mesela.
sihirli bir değnek gibi değdiler günümüze.
aslında dünümüze.
çok oldu çünkü onlar central park'ı şenlendireli.







mfö şarkılarını söylerken yağmur yağdı. böylece görmüş oldum ben de yağmur yağarken denize girmek kadar büyülü imiş onları dinlemek şemsiyeler altında. düşündüm... çocuklarım olursa onlar da mazhar-fuat-özkan'ı tanısınlar istedim. sanki dilek tutar gibi. sanki bir lamba ciniyle konuşur gibi. ben onlarla büyüdüm, dedim... içimden bir ses karşılık verdi: yaşlanıyorsun. ihtiyarlarım inşallah, dedim. sonra ekledim:

"new york'tan kibrit kutusu; çocukluğunun bu nadide parçalarını, gelecekteki çocuklarına armağan ediyor..."





sonra bahtımıza gökkuşağı çıktı. daha ne olsundu! konserin tadı damağımızda yol boyu yürürken eşlik etti gökkuşağı bize. ne güzel bir ismi vardı onun öyle! ne mahirdi yağmur damlaları böyle!

...

sonra ben bir film daha çektim. kısa ve renkli ve dahi sesli. kolay oldu diyemem, baş yapıt oldu da diyemem! ama olsun, insan hayaliyle dans ederken değiyor çekilen tüm zorluklara.

21 Haziran 2009 Pazar

şurada birşeyler var...

sinema ile ilgili iki blog adresi. ikisinin de tarzı birbirinden farklı. henüz bilmeyenlere duyurulur...

www.sigarayaniklari.blogspot.com ve www.thatshowweare.blogspot.com

iyi okumalar!...

14 Haziran 2009 Pazar

16 mm


cuma günü ilk kısa filmimi sevgili sınıf arkadaşlarım ile birlikte izledim. siyah- beyaz. 4 dakika. sessiz. müzik ekledim tabii ki... enteresan bir duygu doğrusu. çocukluğumdan beri hayal ettiğim birşey sonunda vücut buluyor. acaba bir kafa darbesi filan alıp bitkisel hayata geçtim de öyle içsel bir duygulanım, bir deneyim... buna benzer birşey mi yaşıyorum? filmi dvdye aktarınca buraya yükleyeceğim. ama mütevazı blogumun kıymetli okuyucuları lütfen beklentilerinizi yükseltmeyin. benim için eğitici bir süreçti, bu yüzden değerli. fakat ortaya çıkan film tam da hayalimdeki gibi seyre layık birşey oldu diyemem. çekim esnasında türlü çeşit aksaklıklar yaşandı, montaj sırasında eldeki görüntülerin zorlaması sonucu hikayeyi senaryodaki şekliyle değil de başka bir biçimde yeniden oluşturmak zorunda kaldım. gerçi bence keyifli bu yeniden oluşturma durumu. montaj yani... sanki puzzle yapar gibi. bir sürü görüntüyü kendince uydurduğun bir hikaye çerçevesinde bir araya getir, sonra ses efekti ekle, sonra müzik ekle. bunların hepsinin birbiriyle uyum içerisinde olmasını sağla... galiba montaj sürecini bir başka sevdim ben! neyse bakalım... artık kolları 10 dakikalık renkli ve sesli yeni kısa filmim için sıvamanın tam zamanı.

9 Haziran 2009 Salı

gel, barışalım artık...


o kadar çabalamasaydım büyümek için... belki şimdi intikam alıyor olmazdı çocukluğum... rüyalarımda yüzünü gösterip geriye her baktığımda daha da uzaklaşarak benden!

3 Haziran 2009 Çarşamba

şimdi ve burada...


ben küçükken bir hayal perdesi hayal ederdim. zihnimin koridorlarında dolanan masalları, kanlı canlı görmek isterdim karşımda. o zamanlar, kendimce hikaye ettiklerimi diğer hayalperestlerle paylaşmak gibi bir derdim olduğunu sanmıyorum; ama bir "hayal perdesi" hayal ettiğime göre "diğerleri"nin farkında olmalıyım. büyüdükçe ve hayat dallanıp budaklandıkça ve ben ciddileştikçe, hayal perdesi hayalim suya düştü. mesai saatleri arasına kendini sıkıştırmaya çalışan, "hakediş" dosyalarına bir türlü sığamayan ve gün sonunda boş duvarlara karşı içlenen içi çürük dışı mat bir ceviz kabuğuna dönüştüm zamanla. sonra birşey oldu. ne oldu tam bilmiyorum. belki uyuyakaldım ve bu masalın ortasında uyandım (ya da uyandığımı sanıyorum). dört tarafı pembeye boyanmış bir peri masalı da değil bu. karanlık tarafları, dehlizleri, ayağıma asılıp beni dibe çekmeye çalışan ağırlıkları eksik değil... fakat gene de suya düşen hayal perdem işte kupkuru ve bembeyaz ve hasarsız ve işte tam da karşımda ve işte... nasıl olduysa, avuçlarımda.

lise yıllarında çok yakından takip ettiğim hayalet gemi dergisinden bir başlangıç notu hatırlıyorum. diyordu ki kiminle, nerede, ne zaman karşılaşılacağı bilinmiyor. sadece bulanık bir his, bir beklenti veya bir korku... bilmiyoruz. hikayemiz bilmemek üzerine kurulu. bilmeden üzülüp bilmeden ağlıyor; sonunu görmeden sevinç çığlıkları atıyoruz. sonra bambaşka bir karşılaşma oluyor, kısacık belki, bir andan da kısa bir zaman dilimi içerisinde oluveren birşey, geliveren bir insan, kesişiveren iki bakış... akışı tamamen değiştiriyor.

ben şimdi, ellerimde çocukluk masallarımla kurduğum hayal perdem, tanımadığım bir şehirde yüzlerden yüzlere, bakışlardan bakışlara akıp hiç beklemediğim karşılaşmalar yaşıyorum. vakti gelince anlatılacak...

31 Mayıs 2009 Pazar

uykudan önce...



var mı bana müsaade? pencere önü çiçeği olsam, kapı kolunda parmak izi olsam, ayağının tozu olsam… öyle dursam.

gecem gününe, günün geceme değmiyor. kelimelerimiz sarmaş dolaş olmuyor. sen mışıl mışıl uyurken, benim uykularım kaçıyor.

var mı bana müsaade kapı önüne bir sandalye koysam, saatlerce orada otursam? şehrin tüm trenlerini bile isteye kaçırsam… yetişecek bir yerim, bitirecek bir işim, verilecek hesabım olmasa. demini alınca hikayemiz, aynı geceyi soluyup aynı günü doğursak… yağmur yağsa sonra, biz rahmettir diye kaçmasak.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

pizza mercato!

bugün hızlı adımlarla okula doğru ilerlerken köşe başında bir duvarın üzerine oturmuş halde duran bir adamın heyecanla seslendiğini duydum: pizza mercato! elinde 30-40 tane borşür vardı. tuhaf bir an paylaştık adamla. sanki bana uzattığı broşürü kabul ederek onu büyük bir yükten kurtarmışım gibi hissettiren minnetle karışık bir gülümseme belirdi yüzünde. nedense içime dokundu ve kendinden bir iz bırakarak geride kaldı adam. telaşlı halimin rüzgarıyla savrulup uzaklaştı benden. bütün gün pizza mercato broşürüyle dolaştım. içinde bir sır gizliymiş gibi döndürüp dolaştırdım broşürü. fast free delivery. şimdi, gözüm gene bu broşüre ilişince; hızla adımladığım yoldaki köşe başında bıraktığım adam zihnimde beliriverdi. gidip yanına oturdum. sordum ki: hayatından memnun musun? omuzlarını silkerek buraya hapsoldum, dedi adam. baktım, ayağından zincirlemişler üzerinde oturduğu duvara. sadece birkaç adımlık uzunluğu var zincirin. üzüldüm. üzülme, dedi; hepimiz hayatta kalabilmek adına zincirlemiyor muyuz kendimizi bir yere? sadece bazılarının zinciri biraz daha uzun...

seninle belki de arkadaş olabilirdik, diye içlenince ben; olacak olsak olurduk, dedi adam. olacaksak, oluruz hatta; diye ekledi... vedalaştık sonra.

7 Mayıs 2009 Perşembe

tk 0001

bir yerden başlamak lazım… nedense son bir haftayı düşündüğümde gözümün önüne hep yüzme deneyimi geliyor. kıyıdan uzaklaşıp olabildiğince açılmayı seviyorum ben. sanki ulaşabilecekmişim gibi ufka doğru yüzmeyi. beni yoran tüm düşünceler ufka doğru açılırken geride kalıyor. iyi bir yüzücü değilim. epey yavaş yol alıyorum hatta… ve nefesimi ayarlamakta güçlük çekiyorum; fakat bunlar beni daha da çok açılmaktan almıyor. tabi bunun bir de geri dönüşü var. işte onu sevmiyorum… her seferinde bir tokat gibi çarpıyor suratıma geri dönmek zorunda olduğum mesafeyi gösteren kara. orada ulaşmak zorunda olduğum sınır duruyor. o zaman daha zor ayarlıyorum nefesimi, daha çok yoruluyorum, daha çok korkuyorum… ya ulaşamazsam! ya hep burada kalırsam… o zaman, deniz altı benim için mavi sakalın kırkıncı odasına dönüşüyor. sanki iznim olmaksızın kapısını açmışım da felaketim olabilecek tüm hikayeler ayak parmaklarıma teğet geçiyormuş gibi.


şimdi…


buradayım. paul auster’la tanışmama vesile olan şehirde. milyonlarca tanımlama içerisinde şu an bunu neden seçtim bilemiyorum. belki de onu sevmek istediğimden sevdiğim bir yazarla anasım geldi. new york… burada olmak için ne çok şeylerini verebilecek insanlar tanıyorum. hiçbir zaman öyle ısrarcı olmadım. o derece heyecanlı… fakat hayal kurdum. sadece bu şehirle ilgili değil. birçok şeyle ilgili… şimdi görüyorum ki ne çok açılmışım! dönemeyecek olmaktan korkuyorum. bu şehri sevemeyecek olmaktan. buradaki hayata uyum sağlayamayacak olmaktan. kara görünüyor olsa bile oraya adım atamayacak olmaktan. doğduktan sonra da dünyaya uyum sağlama güçlüğü çekmişim. uyuyabildiğim nadir anlar ana rahmi koşullarının sağlandığı anlarmış… hareket halinde huzur bulurmuşum. belki bu doğum hikayesi benim tüm hikayemden ibaret. belki bir yerde mesken tutmak, beni huzursuz ediyor. bunların hepsi şu an içinde soluk aldığım tedirginliğin koyuluğunu biraz olsun dağıtmak için yazılıyor. hiçbiri kesin değil, net değil.


geleli beş gün oldu. beş gündür hastayım. “hastalık” bilinçli bir varlık gibi vücudumu ele geçirmiş durumda. tam bir yerden ayrıldı derken başka bir yerden çıkıveriyor. beni kendiyle meşgul ediyor. dışarıda yağmur var. soğuk. “hastalık”, bu havada dışarıya çıkamayacağımı kulağıma fısıldıyor. belki söylediklerini yaparsam bir an önce geri verir bedenimi bana. öyle umuyorum.



yazılacak onca şey arasından bunlar hayat buldular. ve bir de beni uğurlayanlar… pazar sabahı, uykularını feda ederek gelenler… uyku kıymetli çünkü. kendimden biliyorum. teşekkür etmek az bir şey. ailem ve ailem gibi olanlar… bir kısmı burada, yukarıdaki fotoğrafta gülümsüyor. ali de burada ve ifadesi beni tuhaf bir ruh haline sokuyor. belli ki yavrucağızı uykusundan alıp, buraya kondurmuşlar. ben gibi... güzeyya ve refiki burada yok. ama geldiler... hazırlanan sürpriz ile ağlamadan nihayete erdirebilmiş idim vedalaşmamızı… şaşkın bir biçimde oradan oraya gidip bir onunla bir şununla konuşuyordum. şu an gözlerimi kapadığımda kendimi resmedemiyorum. sanki şöyle bir şey oldu onları karşımda görünce… hani ilk kez iğne vurulmak üzere olan çocuk, hemşireyle göz göze gelir; sonra annesi dikkatini başka yöne çekmek için şakalar yapmaya başlar. güldürür onu. o sırada çocuğun bakışlarından gizlenmiş olan hemşire, çocuğun kolunu sıyırır ve o kocamaaaan iğneyi koluna batırıp ilacı zerk eder. aslında çocuk acıyı hissetmiştir; fakat annesinin gayretinin de farkındadır. gözlerini kırpıştırarak der ki: “acımıyor ki anne…”

26 Nisan 2009 Pazar

herşey birden bire oldu...

dün gece tuhaf birşey oldu. daha önce benzerlerini yaşasam da onlar dün geceki deneyimin kıyısında dolanıp duran şeyler olabilir ancak.

birkaç gecedir uykusuzum, bu yüzden dün erken uyumayı kafama koymuştum. ama olmadı. zaten ne zaman kafama koyduğum oldu bilmiyorum. olduğunda mutlu oldum mu, onu da bilmiyorum. çok şeyi bilmiyorum...

her neyse...

annem hasta olduğu için kendimize göre bir düzenek kurduk, bir kulağımı onun yanıbaşında bırakarak odama geçtim (daha doğrusu güzel annemin benim için terk eylediği odasına, çünkü bu evde benim için bir oda yok). sesini bir hayli kıstıktan sonra mp3 playerimin kulaklığını taktım. acıklı şarkılar dinlemeye başladım. aniden, zihnimde cümleler cümleleri kovalamayı başladı. sanki birisi daktilo ile birşeyler yazıyordu zihnimdeki boş kağıda. öyle güzel cümleler ki... bir süre durup onları dinledim ya da okudum. neyse ne artık... fakat ondan sonra gözümden akan uykuyu yuttu bu cümleler. oburca tükettiler uykumu. ve gecenin bir yarısı, gözlerim sonuna kadar açık, kulağımda acıklı şarkılar ve yatakta öylece uzanmış duran bedenim kalakaldım.

nasıl desem? sanki böyle bir yerim aniden kanamaya başlamış gibi, mesela burnum, kağıt kalem aramaya koyuldum. ben ki kağıt ve kalemle sadece günlük yazabilirim, bir hikaye yazabilmek için bilgisayar gereklidir; bir baktım ki bir hikaye yazmaya başlamışım. yazdım, yazdım, yazdım. üç sayfa oldu. sonra durdum. defteri kapatıp geri yattım.

demek "ada"nın benimle işi bitmemiş olacak ki aynı girdaba bir daha düştüm. kendimi tutmaya çalışsam da olmuyordu. uykum var, diyordum; git başımdan. kaç gecedir doğru dürüst dinlenemedim biliyor musun sen? umrunda değildi... umrunda olan tek şey bardaktan boşanırcasına zihnime yağdırdığı cümlelerdi. tekrar kalktım. bu sefer ışığı yakmak istemedim. cep telefonumun ekran ışığında mutemelen ileride bir roman olacak "şey"in son sayfasını yazdım.

sonra... sonra tatlı bir telaş içerisinde annemin baş ucuna gittim. onun hastalığı onu uyutmamıştı, benimki de beni... dedim ki anne, var mı beni dinleyecek gücün? usul bir el hareketiyle beni teşvik etti annem. okudum. dinledi. duyduklarını beğendiğini ifade eden bir el hareketi ve hissettiği melankoliyi gösteren bir dudak burulması yaptı. öptüm onu. sonra da uyudum. hiç uyanamayacağımı düşünsem de sabah gene beş buçukta uyandım. tuhaf şeylerden anlık mutluluklar yaşamaya başladığımı fark ettim sonra. sonra korktum. kaybetmekten...

emanetiz, vesselam...

17 Nisan 2009 Cuma

desem ki..

benim mütevazı blogumu kaç kişi takip ediyordur bilmiyorum; ama üç de olsa beş de olsa ali'ye bir katkım olsun isterim. ali çok tatlı bir çocuk. Allah nazarlardan saklasın. kendisine karşı beni de şaşırtan bir muhabbet duymaktayım. şimdi bloglar arası yarışma başlamış. yarışmalar bana göre olmasa da ali'nin muhterem babası ali doğmazdan evvel onun adına açtığı blog ile bu yarışmada aile blogları kategorisinde yer alıyor. blog şudur: www.aliozdil.blogspot.com severek takip ederim.
siz de bir bakın... eğer ki üşenmez iseniz http://2009.blogodulleri.com/kayit adresinde hemencek kayıt olarak aile blogları bölümünden ali, babası ve kırk haramilere oy verebilirsiniz. mutlu oluruz... :)

18 Mart 2009 Çarşamba

one way ticket

beş buçuk saatlik bir otobüs yolculuğu yapmış bulunuyorum. geldiğim yerde sürekli tuşladığım bir telefon numarası var. heyecanla açılmasını bekliyorum. bir cevap alsam kuş gibi uçup çağrıldığım yere gideceğim. sonra da gerisin geri döneceğim beş buçuk saatte geldiğim yolu. en çok istanbul'a dönüşünün sevildiği şehirdeyim. yolculuk üzerine düşünüyorum. yolda olmak halinin insanın içini açan, gizli odalarına anahtar uzatan bir tarafı olduğuna tanık oluyorum her seferinde. yolda olmayı seviyorum... gecenin içinden aydınlığa doğru ilerlerken otobüs, düşüncelerin hiç ağırlık yapmaksızın gelip sağıma soluma yerleşmelerini; yarı uykulu yarı uyanık okumaya çalıştığım kitapta (amak-ı hayal) beni tokatlayan bir satır ile karşılaşmayı seviyorum: "Azizim! İnsanlar, mantığı kendi söyledikleri doğru görünsün diye icad etmişlerdir!" gibi... bir anda heyecanlanıveriyor insan. işte böyle, yol ile birlikte geride kalıyor benliğe ilişmiş bazı yükler. hansel ve grathel'in yol boyu ekmek serpmesi gibi serpiliyorlar peşi sıra insanın; fakat kişi dönüş yolunda kuş olup teker teker topluyor taneleri. ankara'nın bile olsa ben gidiş yolunu dönüşünden daha çok seviyorum... sanırım...

14 Mart 2009 Cumartesi

üstü kalsın

bakkal amca bunlar bozuk çıktı demek istiyorum. kafam bozuldu demek istiyorum. kadının çilesi çok, kadın kadının kurdudur, kadının şerrinden... dün ve bugün toplamda iki film izledim. ikisi de tarih sahnesinden ekranlarımıza yansıdı: the other boleyn girl ile duchess. ne gereği vardı da izledik bilmiyorum; fakat ziyadesiyle doldum. efendim, evvela bu erkek çocuk doğurma hadisesi bence obssessive-compulsive davranış bozukluğunun temelinde yatıyor. erkek çocuk doğruma takıntısıyla, birlikte olma zorlantılı davranışını gerçekleştiriyorlar, af buyrunuz... sonra bir bakıyorsunuz meğerse krallığı zaten kızıl saçlı bakire bir kraliçe yönetecekmiş. ee, noldu şimdi onca eziyet, entrika... demedik mi size kaderin üzerinde bir kader vardır. ilahi ya hu! içimi darladınız ey evropa'nın karanlık ve kanlı sayfaları! ah hele o düşezceezimin hayatı yok mu?! bir kadına yapılabilecek en büyük eziyet sanırım kendi kanından ve dahi canından olan çocuklarını, prangaları haline getirmek. allah'ım evlerden ırak olsun... ben başka şeyler izlemek istiyorum. önerisi olan yok mu??

6 Şubat 2009 Cuma

son keşfim

www.beforenothingcanbedone.blogspot.com

v.yaka'nın muhteşem icadı. yeni gördüm. pek sevdim. bir önerim olacak kendisine. ama kulağına söyleyeceğim. kime ne...

5 Şubat 2009 Perşembe

ölüm meleğim'e

beni rahat bırak sevgilim..
gelmeyeceğim
tanrılar yaşamamı istiyor.
sanki seninkinden daha mı hafif yüküm?
gel gör ki hüküm böyle işliyor…

boynum mu?
sertleşmiş biraz doğru…
aslına bakarsan, asılmak istiyor.
fakat biliyorsun,
yaşamaya mecburum.

elbette senin ellerinden içeceğim
son nefesimi…
istemezler borçlu kalmayı bana…
ne yazık değil şimdi,
haydi git…
fakat bil ki
şu saniye gelemediğim için
üzgünüm…

12 Ocak 2009 Pazartesi

uzun hikaye


"(...) gil'in ölümüne ağırbaşlı, serinkanlı bir zarafetle katlanmıştı, ama bu olay kaldıramayacağı kadar ağırına gitti ve onu yıktı. gil'in cesedi yakılıp yeniden gömüldükten sonra ablam bir daha o eski betty olmadı. dört yıl daha yaşadı. new jersey'in dış mahallelerindeki ufak bir apartman dairesinde tek başına otura otura şişmanlamaya başladı, giderek daha da şişmanladı; çok geçmeden şekeri yükseldi, damar tıkanıklığı başladı, koca bir dosya dolduracak kadar bir alay hastalık ortaya çıktı. Oona beni terk edip beş yıl süren berbat evliliğimiz sona erdiğinde ablam bana destek oldu, sonia ile yeniden bir araya geldiğimiz zaman sevinçten alkış tuttu. oğluyla karısı chicago'dan geldiklerinde onlarla buluştu; aile toplantılarına katıldı; sabahtan gece yarılarına kadar televizyon seyretti, havasında olduğu zaman espri yapmayı sürdürdü, ama ömrümde tanıdığım en hüzünlü kişi oluverdi. 1987 ilkbaharında bir sabah, hizmetçi deliye dönmüş bir halde beni aradı. haftalık temizlik yapması için kendisine verilmiş anahtarla Betty'nin evine girmiş ve yatakta ablamın ölüsünü bulmuştu. bir komşunun arabasını alıp new jersey'e gittim, polis kayıtları için cesedi teşhis ettim. onu öylesine kıpırtısız, öylesine uzak, öylesine ölü görmenin şoku. hastanede otopsi yapılmasını isteyip istemediğimi sordukları zaman, hiç zahmet etmemelerini söyledim. sadcece iki olasılık vardı. ya bünyesi daha fazla dayanamamıştı ya da hapların hepsini isteyerek yutuvermişti; ben de yanıtı bilmek istemiyordum, çünkü çıkacak sonuçların ikisi de gerçek hikayeyi aktarmayacaktı. betty kalbi kırıldığı için ölmüştü. kimileri bunu duyunca gülüyor, o da dünyanın gidişatı hakkında hiçbir şey bilmemelerinden. insanlar kırık kalp yüzünden ölürler. bu her gün olur, sonsuza kadar da böyle olmaya devam edecek." (paul auster, karanlıktaki adam: syf. 83-84; çeviri: seçkin selvi).

5 Ocak 2009 Pazartesi

gözüme birşey kaçtı

"paniğe kapıldı - bu durumu tanımlamaya 'panik' sözcüğünün uygun düştüğünü düşünüyor. oğlu uykudayken birkaç dakika uzanıp dinlenmeyi denedi, biraz okumayı; ama dikkatini toplayamadı. elinde kitabıyla yatağın üzerine uzandığında içinin boşaldığını, tükendiğini hissetti; nedeni çocuktu, pastaydı, öpücüktü. nedense herşey bu üç öğeye bağlanıyordu; perdeleri çekilmiş odada, çift kişilik yatakta, başucu lambasını yakmış yatarken ve kitabını okumaya çalışırken, acaba delirmek böyle mi olur, diye merak etti. delirmenin böyle olduğunu düşünmemişti hiç; bir kadının (kendisi gibi bir kadının) aklını kaçırmasını düşündüğünde, o kadının çığlıklar atacağını, bağıra bağıra ağlayacağını, sanrılar göreceğini sanmıştı hep; ama o anda, bir başka yolun, çok daha sakin bir yolun daha olduğu açıkça belli olmuştu; hareketsiz ve beklentisiz, dingin bir yolun; öyle ki, keder kadar güçlü bir duygu bile bir kurtuluş sayılırdı". (michael cunningham, saatler: syf. 135-136; çeviri: ilknur özdemir).

2 Ocak 2009 Cuma

geçmiş olsun bana..

insanın önce ruhu hastalanır, diyor bazıları. kimileri ruhun varlığına dahi inanmıyor. kimileri ismen ruhu kullansa da anlamsal olarak başka birşeyi kastediyor. herkes elbette dünyaya kendi pencersinden bakıyor. ya da kendisinin sandığı pencereden. herneyse... insanın önce ruhunun hastalandığına inanasım geliyor benim de... yaşadıklarımızı, deneyimlerimizi mana beliyor bence. bir örnek verilmişti bir zaman: sahip olduğun dudaklarla annenin elini de öpebilirsin sevgilinin elini de.. aynı madde (dudaklar) anlamsal düzeydeki farklılık ile farklı lezzetler alır. birinin elini öpme eylemini, mana değiştirir. ruh, mana alemindeki varlığımız (şu an anlayabildiğim kadarıyla). mana aleminin bozulması, rahatsızlanması madde alemindeki varlığımızı etkiliyor böylece. sadece psikosomatik hastalıklardan bahsetmiyorum. grip bile olabilir... hani derler ya bünyem zayıf düştü de ondan hastalandım. belki öyle birşeydir işte. ruhun zayıf düşmesi bedende sıkıntıya sebep oluyordur. acaba neden şimdi hasta oldum ben de? dostlarımla geçirdiğim çok keyifli bir akşamın sabahına niçin hasta uyandım? herşeyi bilemez ki insan... bilse de fark edemez. bildiğini unutur; uyur, büyür, ölür...