12 Ocak 2009 Pazartesi

uzun hikaye


"(...) gil'in ölümüne ağırbaşlı, serinkanlı bir zarafetle katlanmıştı, ama bu olay kaldıramayacağı kadar ağırına gitti ve onu yıktı. gil'in cesedi yakılıp yeniden gömüldükten sonra ablam bir daha o eski betty olmadı. dört yıl daha yaşadı. new jersey'in dış mahallelerindeki ufak bir apartman dairesinde tek başına otura otura şişmanlamaya başladı, giderek daha da şişmanladı; çok geçmeden şekeri yükseldi, damar tıkanıklığı başladı, koca bir dosya dolduracak kadar bir alay hastalık ortaya çıktı. Oona beni terk edip beş yıl süren berbat evliliğimiz sona erdiğinde ablam bana destek oldu, sonia ile yeniden bir araya geldiğimiz zaman sevinçten alkış tuttu. oğluyla karısı chicago'dan geldiklerinde onlarla buluştu; aile toplantılarına katıldı; sabahtan gece yarılarına kadar televizyon seyretti, havasında olduğu zaman espri yapmayı sürdürdü, ama ömrümde tanıdığım en hüzünlü kişi oluverdi. 1987 ilkbaharında bir sabah, hizmetçi deliye dönmüş bir halde beni aradı. haftalık temizlik yapması için kendisine verilmiş anahtarla Betty'nin evine girmiş ve yatakta ablamın ölüsünü bulmuştu. bir komşunun arabasını alıp new jersey'e gittim, polis kayıtları için cesedi teşhis ettim. onu öylesine kıpırtısız, öylesine uzak, öylesine ölü görmenin şoku. hastanede otopsi yapılmasını isteyip istemediğimi sordukları zaman, hiç zahmet etmemelerini söyledim. sadcece iki olasılık vardı. ya bünyesi daha fazla dayanamamıştı ya da hapların hepsini isteyerek yutuvermişti; ben de yanıtı bilmek istemiyordum, çünkü çıkacak sonuçların ikisi de gerçek hikayeyi aktarmayacaktı. betty kalbi kırıldığı için ölmüştü. kimileri bunu duyunca gülüyor, o da dünyanın gidişatı hakkında hiçbir şey bilmemelerinden. insanlar kırık kalp yüzünden ölürler. bu her gün olur, sonsuza kadar da böyle olmaya devam edecek." (paul auster, karanlıktaki adam: syf. 83-84; çeviri: seçkin selvi).

5 Ocak 2009 Pazartesi

gözüme birşey kaçtı

"paniğe kapıldı - bu durumu tanımlamaya 'panik' sözcüğünün uygun düştüğünü düşünüyor. oğlu uykudayken birkaç dakika uzanıp dinlenmeyi denedi, biraz okumayı; ama dikkatini toplayamadı. elinde kitabıyla yatağın üzerine uzandığında içinin boşaldığını, tükendiğini hissetti; nedeni çocuktu, pastaydı, öpücüktü. nedense herşey bu üç öğeye bağlanıyordu; perdeleri çekilmiş odada, çift kişilik yatakta, başucu lambasını yakmış yatarken ve kitabını okumaya çalışırken, acaba delirmek böyle mi olur, diye merak etti. delirmenin böyle olduğunu düşünmemişti hiç; bir kadının (kendisi gibi bir kadının) aklını kaçırmasını düşündüğünde, o kadının çığlıklar atacağını, bağıra bağıra ağlayacağını, sanrılar göreceğini sanmıştı hep; ama o anda, bir başka yolun, çok daha sakin bir yolun daha olduğu açıkça belli olmuştu; hareketsiz ve beklentisiz, dingin bir yolun; öyle ki, keder kadar güçlü bir duygu bile bir kurtuluş sayılırdı". (michael cunningham, saatler: syf. 135-136; çeviri: ilknur özdemir).

2 Ocak 2009 Cuma

geçmiş olsun bana..

insanın önce ruhu hastalanır, diyor bazıları. kimileri ruhun varlığına dahi inanmıyor. kimileri ismen ruhu kullansa da anlamsal olarak başka birşeyi kastediyor. herkes elbette dünyaya kendi pencersinden bakıyor. ya da kendisinin sandığı pencereden. herneyse... insanın önce ruhunun hastalandığına inanasım geliyor benim de... yaşadıklarımızı, deneyimlerimizi mana beliyor bence. bir örnek verilmişti bir zaman: sahip olduğun dudaklarla annenin elini de öpebilirsin sevgilinin elini de.. aynı madde (dudaklar) anlamsal düzeydeki farklılık ile farklı lezzetler alır. birinin elini öpme eylemini, mana değiştirir. ruh, mana alemindeki varlığımız (şu an anlayabildiğim kadarıyla). mana aleminin bozulması, rahatsızlanması madde alemindeki varlığımızı etkiliyor böylece. sadece psikosomatik hastalıklardan bahsetmiyorum. grip bile olabilir... hani derler ya bünyem zayıf düştü de ondan hastalandım. belki öyle birşeydir işte. ruhun zayıf düşmesi bedende sıkıntıya sebep oluyordur. acaba neden şimdi hasta oldum ben de? dostlarımla geçirdiğim çok keyifli bir akşamın sabahına niçin hasta uyandım? herşeyi bilemez ki insan... bilse de fark edemez. bildiğini unutur; uyur, büyür, ölür...