31 Mayıs 2009 Pazar

uykudan önce...



var mı bana müsaade? pencere önü çiçeği olsam, kapı kolunda parmak izi olsam, ayağının tozu olsam… öyle dursam.

gecem gününe, günün geceme değmiyor. kelimelerimiz sarmaş dolaş olmuyor. sen mışıl mışıl uyurken, benim uykularım kaçıyor.

var mı bana müsaade kapı önüne bir sandalye koysam, saatlerce orada otursam? şehrin tüm trenlerini bile isteye kaçırsam… yetişecek bir yerim, bitirecek bir işim, verilecek hesabım olmasa. demini alınca hikayemiz, aynı geceyi soluyup aynı günü doğursak… yağmur yağsa sonra, biz rahmettir diye kaçmasak.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

pizza mercato!

bugün hızlı adımlarla okula doğru ilerlerken köşe başında bir duvarın üzerine oturmuş halde duran bir adamın heyecanla seslendiğini duydum: pizza mercato! elinde 30-40 tane borşür vardı. tuhaf bir an paylaştık adamla. sanki bana uzattığı broşürü kabul ederek onu büyük bir yükten kurtarmışım gibi hissettiren minnetle karışık bir gülümseme belirdi yüzünde. nedense içime dokundu ve kendinden bir iz bırakarak geride kaldı adam. telaşlı halimin rüzgarıyla savrulup uzaklaştı benden. bütün gün pizza mercato broşürüyle dolaştım. içinde bir sır gizliymiş gibi döndürüp dolaştırdım broşürü. fast free delivery. şimdi, gözüm gene bu broşüre ilişince; hızla adımladığım yoldaki köşe başında bıraktığım adam zihnimde beliriverdi. gidip yanına oturdum. sordum ki: hayatından memnun musun? omuzlarını silkerek buraya hapsoldum, dedi adam. baktım, ayağından zincirlemişler üzerinde oturduğu duvara. sadece birkaç adımlık uzunluğu var zincirin. üzüldüm. üzülme, dedi; hepimiz hayatta kalabilmek adına zincirlemiyor muyuz kendimizi bir yere? sadece bazılarının zinciri biraz daha uzun...

seninle belki de arkadaş olabilirdik, diye içlenince ben; olacak olsak olurduk, dedi adam. olacaksak, oluruz hatta; diye ekledi... vedalaştık sonra.

7 Mayıs 2009 Perşembe

tk 0001

bir yerden başlamak lazım… nedense son bir haftayı düşündüğümde gözümün önüne hep yüzme deneyimi geliyor. kıyıdan uzaklaşıp olabildiğince açılmayı seviyorum ben. sanki ulaşabilecekmişim gibi ufka doğru yüzmeyi. beni yoran tüm düşünceler ufka doğru açılırken geride kalıyor. iyi bir yüzücü değilim. epey yavaş yol alıyorum hatta… ve nefesimi ayarlamakta güçlük çekiyorum; fakat bunlar beni daha da çok açılmaktan almıyor. tabi bunun bir de geri dönüşü var. işte onu sevmiyorum… her seferinde bir tokat gibi çarpıyor suratıma geri dönmek zorunda olduğum mesafeyi gösteren kara. orada ulaşmak zorunda olduğum sınır duruyor. o zaman daha zor ayarlıyorum nefesimi, daha çok yoruluyorum, daha çok korkuyorum… ya ulaşamazsam! ya hep burada kalırsam… o zaman, deniz altı benim için mavi sakalın kırkıncı odasına dönüşüyor. sanki iznim olmaksızın kapısını açmışım da felaketim olabilecek tüm hikayeler ayak parmaklarıma teğet geçiyormuş gibi.


şimdi…


buradayım. paul auster’la tanışmama vesile olan şehirde. milyonlarca tanımlama içerisinde şu an bunu neden seçtim bilemiyorum. belki de onu sevmek istediğimden sevdiğim bir yazarla anasım geldi. new york… burada olmak için ne çok şeylerini verebilecek insanlar tanıyorum. hiçbir zaman öyle ısrarcı olmadım. o derece heyecanlı… fakat hayal kurdum. sadece bu şehirle ilgili değil. birçok şeyle ilgili… şimdi görüyorum ki ne çok açılmışım! dönemeyecek olmaktan korkuyorum. bu şehri sevemeyecek olmaktan. buradaki hayata uyum sağlayamayacak olmaktan. kara görünüyor olsa bile oraya adım atamayacak olmaktan. doğduktan sonra da dünyaya uyum sağlama güçlüğü çekmişim. uyuyabildiğim nadir anlar ana rahmi koşullarının sağlandığı anlarmış… hareket halinde huzur bulurmuşum. belki bu doğum hikayesi benim tüm hikayemden ibaret. belki bir yerde mesken tutmak, beni huzursuz ediyor. bunların hepsi şu an içinde soluk aldığım tedirginliğin koyuluğunu biraz olsun dağıtmak için yazılıyor. hiçbiri kesin değil, net değil.


geleli beş gün oldu. beş gündür hastayım. “hastalık” bilinçli bir varlık gibi vücudumu ele geçirmiş durumda. tam bir yerden ayrıldı derken başka bir yerden çıkıveriyor. beni kendiyle meşgul ediyor. dışarıda yağmur var. soğuk. “hastalık”, bu havada dışarıya çıkamayacağımı kulağıma fısıldıyor. belki söylediklerini yaparsam bir an önce geri verir bedenimi bana. öyle umuyorum.



yazılacak onca şey arasından bunlar hayat buldular. ve bir de beni uğurlayanlar… pazar sabahı, uykularını feda ederek gelenler… uyku kıymetli çünkü. kendimden biliyorum. teşekkür etmek az bir şey. ailem ve ailem gibi olanlar… bir kısmı burada, yukarıdaki fotoğrafta gülümsüyor. ali de burada ve ifadesi beni tuhaf bir ruh haline sokuyor. belli ki yavrucağızı uykusundan alıp, buraya kondurmuşlar. ben gibi... güzeyya ve refiki burada yok. ama geldiler... hazırlanan sürpriz ile ağlamadan nihayete erdirebilmiş idim vedalaşmamızı… şaşkın bir biçimde oradan oraya gidip bir onunla bir şununla konuşuyordum. şu an gözlerimi kapadığımda kendimi resmedemiyorum. sanki şöyle bir şey oldu onları karşımda görünce… hani ilk kez iğne vurulmak üzere olan çocuk, hemşireyle göz göze gelir; sonra annesi dikkatini başka yöne çekmek için şakalar yapmaya başlar. güldürür onu. o sırada çocuğun bakışlarından gizlenmiş olan hemşire, çocuğun kolunu sıyırır ve o kocamaaaan iğneyi koluna batırıp ilacı zerk eder. aslında çocuk acıyı hissetmiştir; fakat annesinin gayretinin de farkındadır. gözlerini kırpıştırarak der ki: “acımıyor ki anne…”