31 Ağustos 2009 Pazartesi

ramazan özel yayını -1


ramazan ayını idrak ettiğim her sene o hatıram tazelenir. o ki şimdiden geriye bakıldığında beni gülümsetiyor, safça buluyorum. çocukluğa ait çünkü... ama zaman zaman da hüzünleniyorum, kaybolan bir samimiyete sahip çünkü...

şöyle başlar hikaye:

galiba kardeşim henüz okula gitmiyordu, bense ilkokula yeni başlamıştım. ikimiz birlikte ilk kez oruç tutuyorduk o ramazan. herşey yolundaydı aslında. evde yalnızdık, neden bilmem. annemle babam bizi çok sık yalnız bırakırlardı. bize güveniyorlardı, bu güzel birşey. şikayetçi değilim; ama bazı akşamlar, kardeşimle pencere pervazına dirseklerimizi dayayıp sokaktan geçen arabaları saydığımızı ve tahminlerde bulunduğumuzu hatırlıyorum: "beş araba sonra gelecekler" "sekiz araba sonra gelecekler".... sonra zil çalınca hızla yerimizden fırlar kapıyı açmaya koşardık.

güzel günlerdi sanırım... mısır patlatıp, koca bir tepsi mısırı ailece bitirdiğimizi de hatırlıyorum.

neyse, ne diyordum? evet, o ramazan gününde de yalnızdık. belki de annem mukabeleye gitmişti. bir ara babam geldi, elinde iki koca pide ile... sıcacık. şimdi bile hatırlıyorum pidelerin üzerinde tüten dumanı. hatırlamıyorum, görüyorum. babamın elinde mutfağa doğru gidiyor pideler. bir de babamın telaşını hatırlıyorum. pideleri mutfağa koyar koymaz evden çıkışını. aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, kardeşimle kendimizi mutfakta bulduk. hani böyle çizgi filmlerde olur ya güzel bir yemeğin kokusu bir el şeklini alır ve karakterin burnundan tutarak yemeğe doğru çeker... belki öyle birşey olmuştur bize de....

iki küçük çocuk, gün boyu oruç tutmuşlar, evde kimse yok, iftara daha var ve mutfakta tüm baştan çıkarıcılığıyla iki koca pide duruyor. o sıcacık pideyi, nasıl da çimdik çimdik yediğimizi varın siz tahayyül edin. kendimizden geçmiş gibiydik... aklımız başımıza geldiğinde ise oruçlu olduğumuzu hatırladık. o an içimizi nasıl bir pişmanlık kapladıysa koşarak uzaklaştık mutfaktan. az evvel tüm kasaları boşaltmış, iki banka soyguncusu gibi... dizlerimizin üzerine çöküp aynı anda ağlamaya başlamıştık. ellerimiz yukarıya açılmış bir biçimde dua ediyorduk, aslında duadan çok yalvarıştı: "Allah'ım n'olur bizi affet... unuttuk" diye... o kadar çok ağlıyorduk ki görüşümüz bulanıklaşmıştı. şimdi bile o anı düşündüğümde bulanık görüyorum.

sonrasını hatırlamıyorum. muhtemelen annemle babam kahkahalarını zor tutarak bizi teselli etmişlerdir: "Allah cennetinden size ikram etmiş" demişlerdir. nasıl derin bir bağ imiş o, şu an idrak edemiyorum. seviyorum bu hatıramı. öpüp koklayıp tavanarası kılıklı zihnimde sedef kakmalı bir sandığın içine yerleştiriyorum. sonra o, her ramazan ayında, bir yolunu bulup sandıktan ışıl ışıl dışarıya taşıyor. görünce, bazen yetişkinler gibi kahkaha atıyorum içimden; bazen çocuklar gibi üzülüyorum....

28 Ağustos 2009 Cuma

günümüzün kahramanı


tren, beş dakikadır platformda duruyordu. neyi bekliyoruz?, diye düşündü cem; cama yasladığı başını kıpırdatmaksızın. bakışları sabit bir noktada kilitlenmiş olsa da aslında hiçbir şey gördüğü yoktu. göremediğinden değil, içinde kaybolduğundan. sabahın erken vaktinde, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun hışmına uğramaktan korktuğu halde terkettiği yatağındaydı aklı. mümkün olsa, günler ve gecelerce çıkmazdı yataktan. sıvası dökülmüş tavanını izleyebilirdi. hayatı neşe ve heyecandan yoksun her zavallı insan gibi... yapacak başka hiçbir şeyi olmadığından, öte türlüsünü bilmediğinden ev ile iş arası yolu arşınlayan her insan gibi... bıraksalar yüzyıllarca uyuyabilirdi. ne de olsa kimse onun çalıştığı bankayı soymaya teşebbüs etmezdi, bindiği trenler teröristlerin saldırısına uğramaz, kimse yanıbaşındaki bir kadının başına silah dayamazdı. ah bu dünyada kahraman olma şansı, ne de azdı!

belki bakışlarını kendinden alıp etrafına değdirebilseydi cem, trenin durduğu platformun orta yerinde çaresizce etrafına bakınan kör adamı görebilirdi. elinde bastonu, üzerinde uzun pardesösü ve çantasıyla orada duruyordu adam. tam karşısında tren kapılarını açmış onu bekliyordu. aralarında 15-20 adımlık bir mesafe vardı. fakat kıpırdayamıyordu adam, sağından solunda geçen insanları hissedebiliyor; kimseye birşey soramıyor, yardım taleplerini yutkunuyordu. hızlı adımlarla ilerleyen, başları önlerine eğilmiş, ancak birbirlerine çarptıklarında ağızlarında bir özür geveleyen insanların yarattığı hareket dalgasına inat, o gün metro istasyonunda zaman durmuş gibiydi. elinde bastonuyla bulunduğu noktaya hapsolmuş adam ve kapıları açık bekleyen tren arasında asılı kalmıştı dakikalar.

ve dakikalar kıymetliydi ceren için. çünkü sınavına geç kalmıştı; üstelik bayılmak üzereydi, trenden platforma adım attığında. sendeledi. eliyle direklerden birine tutunuverdi hemen, soluk aldı. belki o an hayatının en zor işiydi bu: soluk alıp vermek. her ne düğümlendiyse boğazında, belli ki gitmeye hiç niyeti yoktu. kahvaltısına özen göstermediği için böyle oluyordu, biliyordu. annesinin sözünü dinleyip şu vitaminlerden birkaç kutu alsaydı, işe yarayabilirdi. kahvaltı etmeye vakti olmasa da iki tane hapı azğına atmak kıymetli vaktinden o kadar çalmasa gerekti.

ceren'in bedeni o an için ölmeye meyletmişken, zihnini meşgul eden tek şey yetişmek zorunda olduğu sınavıydı. elini, yapıştığı direkten güçlükle çekip yürümeye başladı. vitaminler, diye sayıklıyordu iç sesi; vitaminler. sonra, diğer herkes gibi o da geçti kör adamın yanından. sadece bir anlığına başını çevirdi ona doğru. öylece duran bedenini gördü adamın, görmediği halde bakışlarını sabitlediği kapıları açık duran trene kaydı gözleri ceren'in. sonra merdivenleri adımlamaya başladı gün ışığna doğru. birinci adımda adamın belki de yardıma ihtiyacı olduğunu düşündü. ikinci adımda sınavını. üçüncü adımda... geri döndü. hala güçlükle soluk alıyordu. adama yaklaştığında konuşup konuşamayacağından bile emin değildi. ona dokunmadan evvel izin istemesi gerektiğini biliyordu; sordu: "yardıma mı ihtiyacınız var?" daha cümlesini tamamlamadan canlandı adam: "acaba bu tren F treni mi?" dedi alelacele. ceren, bulanıklaşmaya başlamış olan bakışlarını trenin camları üzerinde gezdirdi ve sonunda kocaman turuncu F harfini gördü. bedenindeki son gücü toparlayıp müsade isteyerek koluna girdi kör adamın. birlikte F treni ile aralarındaki mesafeyi adımlamaya koyulmuşlardı ki 5-6 dakikadır öylece bekleyen trenin kapıları kapanmaya başladı. o kısacık anda ceren'in kalp atışları öylesine hızlandı ki... gözleri karardı. zihnindeki son sahne trenin kapanan kapıları idi ve son düşüncesi ise kırık dökük bir âh... keşke birinci basamaktan geri dönseydi...

birden, nereden geldiğini bilmediği son bir kuvvetle gözlerini açtı. duyuramayacağından korktuğu sesine yalvararak, seslendi: "kapıyı tutun... lütfen". bu sesle çıktı içinden cem. başını kaldırıp şöyle bir baktı. bitkin görünen bir kadın, kör bir adamın kolundan tutmuş trene yaklaşıyordu. kadın soluk soluğaydı. adam telaşlı. cem'in bakışları bomboştu; işe geç kalacağını düşündü, hem trenin kapısını tutmak tehlikeli ve yasaktı. fakat ayakta duranlardan bir tanesi o riski aldı ve trenin kapanmakta olan kapıları arasına çantasını sıkıştırdı. kapılar açıldı ve nihayet ceren, adamı trene yetiştirdi. içeriden birkaç el tutup adamı içeri çektiler. adamın içeri girmesiyle kapılar kapandı ve tren hareket etti. hızla... metro istasyonunda herşey eski ritmine kavuşmuş gibiydi. ceren, uzaklaşan trenin arkasından bakıyordu. gözleri gülümsüyordu.

13 Ağustos 2009 Perşembe