6 Eylül 2009 Pazar

evimde bisiklet besliyorum


bu benim bisikletim. kendisine alışmaya, kendisiyle hemhal olmaya çalışıyorum. ben çok geç öğrendim bisiklete binmeyi. kızların bisikletle işi olmayacağını düşünen bir babam vardı. ona karşı bir kızgınlık duyuyor muyum bu sebepten? hayır... zira ben de sınırlarını zorlayan, kaçak kaçak da olsa öğrenmeye çalışan bir çocuk olmadım. öyle maceralı, afacan bir çocuk değildim yani. olsaymışım iyi olurmuş... neyse, sonradan değiştim... tıpkı babam gibi. aslında babam değişmedi. aslında kimse değişmez. sadece düşünceler değişir. sonra düşünceler davranışları etkiler. yavaş yavaş onlar değişir. ama insan aynı kalır. babamda da öyle oldu. babamın düşünceleri, ben büyüdükçe değişti. beni daha çok sevdikçe daha çok anlamaya çalıştı. daha çok anlamaya çalıştıkça kendine rağmen benim kararlarıma saygı duymaya, isteklerimi gerçekleştirmek için bana destek olmaya başladı.
geçtiğimiz üç ay içinde kısa film senaryosu yazarken, hocamız gary; ona sunduğum her hikaye için "where is the character development here?" (bu hikayede karakter gelişimi nerede ya hu?, şeklinde çeviriyorum bunu) diyerek beni didikleyip durdu. çünkü iyi bir film için karakter, hikayenin başında birşey ister; sonra bu isteğine ulaşmak için uğraşır; isteğini elde edince de fark eder ki: istediği şey aslında ihyiyaç duyduğu şey değilmiş.
oysa ben etrafıma baktığımda şımarıkça isteyen, istedikçe alan, aldıkça doymayan insanlar görüyorum. aydınlanmacı bir tavırla insanlara işin doğrusu budur diye göstermekle yükümlü müyüm bir sinemacı olarak? belki de sadece ayna tutmak istiyorum insanlığın bu haline... bakın işte böyle yazık bir haldeyiz hepimiz. oradan bakınca ne acı görünüyor değil mi? demek istiyorum belki perdenin arkasından. hem mesela tarantino filmlerindeki karakter gelişimi tam olarak nerede çok merak ediyorum... özellikle son filminde bence herkes istediğini alıyor ve kimse de ihtiyaç duyduğunun bu olmadığını fark edip nedamet getirmiyor. eh belki vakitleri kalmıyor bunu yapmaya. ömür dediğin bir yerde bitiyor tabi...
neyse, babama gelince... babam eğer gördüğüm o çoğunluğun bir parçası olsaydı şöyle olabilirdi: otur oturduğun yerde deyip istediğini elde eder. ben ne kadar mutsuz olsam da inatçı bir tavırla "doğru olan bu" diye arkasını dönüp giderdi. ihtiyaç duyduğu mutlu ve onu seven bir kız iken; buna rağmen istediğini elde etmenin iktidar duygusunu körükleyen zevkiyle sigarasını tüttürebilirdi. bence babamınki gerçek bir başarı öyküsü. keşke bunu anlatsaymışım gary'e. adamcağız sonunda anladığımı düşünüp mutlu olurdu. ama bence gary'nin de düşüncelerini biraz esnetmesi gerek... her hikaye amerikanca anlatılacak diye birşey yok. bazen bir türk kızı gelip acı söyleyebilir...
aslında sadece bisiklet kullanmayı ne kadar çok sevdiğimi ve birçok avrupa şehrindeki gibi bisikletin bir ulaşım aracı olarak kullanımasını istediğimi yazacaktım. ama laf döndü dolandı buralara geldi. laf işte, şişede durduğu gibi durmuyor ki...

Hiç yorum yok: