30 Ekim 2009 Cuma

birinci aşamada doğan mavi saçlı kız...

"action"ı türkçe'ye nasıl çevirmeli acaba? çünkü tam olarak "hareket" diyemiyorum. hareketi de içeren birşey; ama mesela film setinde, kameranın çalışması için "hareket" diye komut vermek tam olmuyor sanki. neyse, şimdilik aksiyon diyelim ona. herkes gibi...

aksiyon, birinden bir kalemi almak da olabilir, koşmak da aniden durmak da... ama dramatik aksiyon, sıradan aksiyondan başka birşey. dramatik aksiyon şu üç şeyi içeriyor: 1) arzu-istek ve bu isteğe ulaşmak için atılan adımlar 2) istenilene ulaşma yolunda ortaya çıkan engeller 3) çözülme: isteğe ulaşmak ya da ulaşamamak... işte bütün mesele bu.

şimdi, dramatik aksiyonun içini dolduran bu üç maddeden hareketle bir senaryonun gelişimini üçe ayırarak incelemek mümkün imiş. böylelikle bir filmin yapısını rahatlıkla görebilmek olanağı bulabilirmişiz. hayatı boyunca yapısalcı bir tutum sergilememiş olan ben, denedim ve gördüm ki bu söylenilenler doğru. evet bir senaryoyu okurken ya da bir filmi izlerken, hikayenin akışını - ki buna plot, yani olaylar dizisi, deniyor- üç aşamada incelemek mümkün.

şunu akılda tutmak lazım. sanmıyorum ki senaristlerin çoğu senaryonun kendisini yazarken; evet, ilk aşamayı yazdım, sıra ikincisinde, filan desin. ama plotu oluştururken bu üç aşamayı bilmek işleri gerçekten kolaylaştırıyor.

bu yazının konusu ilk aşama yani "first act". ne diyelim buna? birinci perde:) ya da birinci aşama. ilk aşamaya birinci aşama demek ne kadar dahiyane bir buluş değil mi? neyse bakalım... be it!
birinci aşama
bana göre bu sürecin önemi şuradan geliyor: burada aslında filmin sonunun tohumu atılıyor. bu aşamada karakterler, temel dramatik soru, filmin duygusu, tonu ne kadar iyi kurulur ve aktarılırsa "son" için duyulan heyecan o kadar artıyor ve filmin sonu daha anlışılıyor oluyor.

peki ne var bu sürecin içinde?


filmin ilk 15-20 dakikasını (daha kısa olduğu zamanlar da olmuyor değil imiş) alan bu süreçte ilk olarak ve belki de en önemlisi karakter(ler)i tanıyoruz. "little miss sunshine"ı düşünelim mesela. haydi düşünelim... bu film için tek bir (anti)kahramandan söz etmek mümkün değil. tüm aile aslında filmin yekvücut kahramanı gibi. ve biz filmin, yaklaşık ilk 5 dakikasında anneyle, babayla, abiyle, dayıyla, büyükbabayla ve tabii ki olive ile tanıştırılıyoruz. sonra da hepsini birlikte yemek masasında görüyoruz. nasıl iletişim kurduklarını, birbirlerine nasıl tepki verdiklerin, birbirlerini naslı algıladıklarını görüyoruz.
başka ne var?
karakter(ler)in rutinine aşina olduktan sonra gelen "inciting incident" var. inciting kelime manası kışkırtıcı; teşvik, tahrik edici. bunları akılda tutarak ben "tetikleyici olay" diyorum bu kavrama (belki de sinema eğitimi alanlar bunların türkçe'sini zaten biliyordur. ne güzel olur birisi bana da söylese). tetikleyici olay zaten isminden kendini ele veriyor. gene de ben şöyle bir anlatayım.
bu noktda filmi bir masal metni gibi düşünelim.

"bir varmış bir yokmuş.... uzaklardan daha uzak bir ülkede mavi saçlı bir kız yaşarmış. köyündeki herkes ya siyah ya kahverengi saçlı olduğu için mavi saçlı kız ilk doğduğu günden itibaren köyün ilgi odağı olmuş. bazıları onun kutsanmış bazıları ise onun lanetlenmiş olduğunu düşünürmüş. bu iki grubun etkisi altında kalan mavi saçlı kız da kendisini bazen lanetlenmiş bazen kutsanmış hissedermiş. derken birgün... ". italiğe kadar olan kısımda (anti)kahraman ile ve onun etrafı ile tanıştık; italikle başlayan cümle ise tetikleyici olayın habercisi: "derken birgün mavi saçlı kızın saçları tel tel dökülmeye başlamış". yanisi tetikleyici olay ile kahrmanın rutini bozulmuş oluyor ve bir sonrki adımda ise karşısına "maceraya davet" ile birlikte "temel dramatik soru" çıkıyor.
diyelim ki şöyle: "derken birgün mavi saçlı kızın saçları tel tel dökülmeye başlamış. günler geçtikçe saçlarının dökülme hızı artmış mavi saçlı kızın. öyle ki artık herkes bir yerden mavi saçlı kızın geçip geçmediğini anlayabiliyormuş. önceleri saçlarını sevse mi nefret etse mi karar veremeyen mavi saçlı kız; artık dökülen her tel saçıyla birlikte gözyaşlarına boğulur olmuş. gene böyle, ayna karşısında ağladığı bir gece, aynada bir silüet belirivermiş. mavi saçlı kız odada bir oraya bir buraya bakmış ama kimsecikler yokmuş. bu silüet, gerçekten de aynanın tam içindeymiş. tüyleri diken diken olmuş mavi saçlı kızın. silüet ona, korkmamasını söyleyip duruyormuş; ama mavi saçlı kızın elinden, korkudan titremekten başka birşey, gelmiyormuş. şöyle demiş sabırsızlanan silüet: 'çok fazla vaktim yok. beni iyi dinle. eğer ki saçlarını geri istiyorsan, buraya gelmelisin!' ".
böylelikle silüet, mavi saçlı kızı "maceraya davet" etmiş oluyor. temel dramatik soru da "acaba mavi saçlı kız bu daveti kabul edip saçlarını geri alabilecek mi?" oluyor. bundan sonraki adımlar ise tahmin edilebileceği üzere şöyle gelişiyor: korku, tembellik, nefret ya da güçlü başka bir duygu sebebi ile; "yok ben almayayım" aşması. buna "refusal of call to adventure" deniliyor, "maceraya daveti red". derken, ya zorlayıcı bir sebeple ya bismillah diyerek ya da bir cesaret veyahut bir motivasyon bulunarak maceraya adım atılıyor. böylece "acceptance of call" yani "davetin kabulü" ile birinci aşamanın sonuna gelinmiş oluyor. (davet, daveti red ve daveti kabul adımlarını düşündüğüm her seferinde aklıma matrix'in başlangıcı geliyor. bir karakter olarak neo tüm bu aşamalardan paşa paşa geçiyor...)

hadi ben de başlamışken şu mavi saçlı kız masalımın birinci aşamasını şuracıkta bitirivereyim:

"şöyle demiş sabırsızlanan silüet: 'çok fazla vaktim yok. beni iyi dinle. eğer ki saçlarını geri istiyorsan, buraya gelmelisin!' silüet konuşurken tıslama gibi bir ses çıkartıyormuş. bu yüzden mavi saçlı kızın korkudan dili tutulmuş. silüetin yanına gitmeye hiç niyeti yokmuş. hemen yatağının çiçekli örtüsü ile aynanın yüzünü kapatıvermiş. o gece korkudan gözüne uyku girmemiş. sabaha doğru yorgunluktan uyuyakalmış. rüyasında kendini kel olarak görmüş; bu da yetmezmiş gibi dişleri de dökülmüşmüş. ter içinde uyanmış mavi saçlı kız. o da ne! yastığı dökülen saçları yüzünden masmavi olmuş. yutkunmuş mavi saçlı kız. belki de silüet sandığım gibi kötü biri değildir, diye düşünmüş. belki gerçekten de bana yardım etmek istiyordur, demiş. titreyen parmaklarını aynanın üzerindeki çiçekli örtüye uzatmış. hafifçe aralamış... tabi ki silüeti görememiş. içi hem rahatlayan hem de hayal kırıklığına uğrayan mavi saçlı kız çiçekli örtüyü çekip almış aynanın üzerinden. ne yapsaymış da silüeti geri getirseymiş acaba? düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş... o kadar çok, o kadar güçlü düşünmüş ki... aynadan incecikten gelen çıtır çıtır sesleri çok geç duymuş. yoksa ayna çatlıyor muymuş? evet, gerçekten de aynanın yüzeyinde örümcek ağına benzer bir çatlak oluşuyormuş yavaş yavaş... mavi saçlı kız hayretle aynanın çatlamasını izlerken o incecik çatlaklardan biri genişlemeye başlamış. tam da mavi saçlı kızın içinden geçebileceği kadar dar bir aralık oluşmuş aynada. bu benim için olmalı, diye düşünmüş mavi saçlı kız. kalbi göğsünden çıkmak üzereymiş. adım atıp atmamakta hala kararsızmış. üstelik aralıktan sadece karanlık sızıyormuş. bu onu daha da korkutmuş. düşünceleri vazgeçmenin sınırında gezerken, fark etmiş ki ondaki kararsızlıkla birlikte çatlak da daralmaya başlamış. eyvah! yoksa o tarafa geçme şansını kayıp mı ediyormuş? gitmeliyim, demiş mavi saçlı kız hem kararlılıkla hem de çaresizlik içinde. düşüncelerini elinin tersiyle bir kenara itip cesaretine tutunarak daralmakta olan aralıktan içeriye güçlükle atmış kendini. o geçtikten sonra aralık tamamen kapanmış ve örümcek ağına benzeyen çatlaklardan da eser kalmamış..."
...
aslında son birkaç şey daha eklesem iyi olurdu; fakat bu yazı gerçekten çok uzun oldu. onları da bir sonrakine saklıyorum.

Hiç yorum yok: