30 Kasım 2009 Pazartesi

takıldım

“her sır ifşâ edilmez, her hakikat açığa çıkarılmaz. hürlerin kalpleri sırların mezarıdır.” (gazali)

bu söz beni çarptı. üzerinde düşünme sözü verdim kendime.

26 Kasım 2009 Perşembe

niyet mektubu






my single

greatest fear

is

my

little toy gun








ellerinize sağlık mr. anderson, gün çok güneşli olmuş. çocuklar pek neşeli... müsadenizle ben dışarıya çıkıp biraz saçmalayacağım. zira niyet mektubu yazmam lazım. kafam bir dünya. gerçekten.

bakınız inanmazsanız, sizinle birlikte zihnimin ücra köşelerinde bir tura çıkalım. soru şu: "niçin bu okulda okumak istiyorsunuz efenim? niyetinizi aşikar ediniz..."

bu soruyu sorar sormaz, hatıralarımın tozlu raflarında kendini gösteren o kocaman çerçeveli resmi siz de fark ettiniz değil mi? işte o benim dedem, kucağındaki de bendeniz. 6 ya da 7 yaşındayım. dedemin sakallarını incecik bir tarakla tarıyorum. dedem de bana peygamber hikayaleri anlatıyor; sesini değiştirerek masallar anlatıyor. keloğlan filan bile oluyor kocaman adam yaşına bakmadan. çok mutluyum! siz de takdir edersiniz.

korkmayınız mr. anderson! sadece zaman dilimi atladık. erken çocukluğumun neşeli günlerinden birkaç yıl öncesine sıçradık. şu gördüğünüz gene benim. artık eşek kadar olmuşum afedersiniz! kucağımda oturan da 2-3 yaşlarındaki kuzenim. güzel değil mi? evet... dedemle rol değiştirdik. artık burada masalları ben anlatıyorum bebek! jack ve fasülye ağacı... "insan kokusu alıyorum, insan kokusu alıyorum..." kalın bir sesle söylenecek. karşımda büyüyen kocaman kara gözlerdeki heyecanı görmek beni nasıl bahtiyar ediyor azizim anlatamam! anlattığım masalı daha iyi anlayabilmek için gözlerini benden çekmek istemiyor bu insan yavrusu. zehirli bir an bu. vallahi kanıma giriyor... daha çok anlatmak istiyorum. masal anlatmak istiyorum. bütün gözler perdede kilitlensin istiyorum.

evet efendim, bu ayrı bir dil. insanoğulun beni en çok şaşırtan ve heyecanlandıran icadı dil'dir. böyle mi başlasam sözlerime mr. anderson? bu dili öğrenmek istiyorum ben, desem. çünkü masal anlatmak istiyorum desem. çünkü ben dünyayı en çok masalların açıkladığına inanıyorum desem. sonra ne bileyim? gecenin bir vakti aylak aylak yanıp sönen yanıp sönen yanıp sönen kırmızı ışıklar içimde infiale sebep oluyor. birşeyler anlatasım geliyor ama nasıl anlatacağımu bulamıyorum. onun için desem... sebeb-i ziyaretimiz desem.

ah evet bir de rahmetli büyükbabam vardı. aynı dili bilmezdik biz onla. o zazaca konuşurdu ben türkçe. gül gibi anlaşır giderdik ama. onun gözlerinden bakıp ondan birşeyler anlatmak istiyorum size. kendi bahçesinde yetiştirdiği tütünü (sonradan öğrendik yasakmış, yasak) itinayla kağıda sarıp içisini resmetmek istiyorum. neden kanserden ölmedi? neden 107 yaşına kadar yaşadı? bununla ilgili masallar anlatmak istiyorum.

bir yerde bir makale okumuştum. 20. yüzyıl çocukları narsisizmden muzdaripmiş. hemen birgün sonra savaş çocuklarının travmatik etkilerle nasıl da cedelleştiklerini anlatan başka bir makale okumuştum. işte bu iki makaleyi bir kazana atıp, içine biraz kurbağa bacağı, sonra kutularca 35 milimetre filan atıp kaynattıktan sonra size sormak istiyorum ki: gerçekten bahsi geçen bu iki kuşak aynı zamanın çocukları mıdır? bu soruyu perdeden sormak istiyorum mr. anderson. amerika'nın çocuklarıyla ırak'ın, gazze'nin, kongo'nun, bosna'nın, çeçenistan'ın çocuklarını bir araya getirmek istiyorum. herkes birbirinin gözünün içine baksın... istiyorum.

böyle şeyler yapmak istiyorum. ama, "tango in harlem" dinliyorum.

"what is matrix?"

mr. anderson

cevabınızı

heyecanla

bekliyorum...

21 Kasım 2009 Cumartesi

böyle buyurdu seri hoş...

soğuk kış sabahlarım vardı benim. minik çıplak ayaklarımla buzda yürür gibi yürürdüm evin taştan zemininde. içinde soba yanan, sobanın üstünde kestane pişen bir evim vardı. vücut bulurdu soğuk, aileden biri gibi dolaşırdı yanımda. soframıza otururdu. soğukta sanki, ev daha bir sessiz mi olurdu?

soba, bir odayı ısıtırdı ya... mutfağa gitmek ayrı bir serüvendi, yatağa girmek ayrı... belki üşürdüm o zaman çok! iliklerime kadar... sarmaş dolaş olurdum soğukla. annemden çok öperdi beni; kucaklardı, okşardı. belki o yüzden severdim soğuğu. üşüdüm diye ağlamazdım hiç.

beni çocukluk evimin soğuk, ama aydınlık odalarına taşıyan ince belli çay bardağıdır şu an. iki satır yazmasam çatlayacak oluşumdur. soğuğun en çok, çay bardaklarında incecik çatlaklar halinde hayat buluşudur. geniş, taş zeminli mutfağımızda bu hadiseye, bu kırılışa binlerce kez şahit oluşumdur. acayip değil midir, ayazda kalmış anılarımın içimi ısıtması?

beni soğuk uyandırırdı; o yüzden mi uyanmak gerçektendi kış sabahları? sobayı annem uyandırırdı; eminim o yüzden annemin kalbinin hep sıcak atışı. annem... iki gözüm. içimin sıcağı... soğukla arkadaş olacak kadar güçlü kıldı demek beni varlığı.

19 Kasım 2009 Perşembe

bu da nereden çıktı şimdi?

belki de geceleri beni çimdikleyen rüyalarım.
görmezden geldiklerim,
üstünü örttüklerim,
ağzını sıkıca bağlayıp
kıyılardan denize döktüklerim...
belki de bilip de söyleyemediklerim.

toprağın altına kendimle birlikte gömdüklerim...

17 Kasım 2009 Salı

kelimeler ve bazen'ler...

kelimeleri seviyorum diyeyim en basit haliyle. onlarla oynamayı. bir örgüyü söker gibi eklerini söküp atıp köklerine dokunmayı. sonra bağlantılar keşfetmeyi. bir kelimenin arkasına takılıp kaybolmayı. bir kelimenin etrafına bir hikaye örmeyi... seviyorum işte.

bazen sadece bir kelimeyi düşünüyorum. hangi yollardan geçmiş olabileceğini; kimlerin diline dolanmış olabileceğini; kimlerin ona kendinden birşey kattığını, kimlerin onu tükürüp attığını... işte öyle şeyleri merak ediyorum. bazen de düşünmeye yeni başlayan bir çocuk gibi "iyi ama bunu neden böyle isimlendirmişler ki?" diyorum. çok keyfi geliyor evet herşey. masaya, masa demek; kedere, keder; saçaklı diye bir kelime uydurmak... tuhaf ve çocuksu bir heyecan duyuyorum bu acemi düşünme alıştırmalarında.

mesela bazen alıyorum bir kelimeyi, diğer dillerdeki anlamlılarıyla karşılaştırıyorum. diyelim ki kahvaltı. kahve altı. demek ki kahve'nin türk kültüründe ayrı bir yeri var diyorum. sonra ingilizce'sine bakıyorum: breakfast. break fast. yanisi oruç açmak. ispanyolca'sı da desayuno, yanisi oruç açmak. enteresan geliyor bu bana. heyecanlı birşeyler dönüyor burada. öyle değil mi? gece boyu birşeyler yemediğimiz için sabahleyin oruç açmış oluyoruz kahvaltıyla. sonra da ayşe hanımlar'da kahve içeceğiz. bir bardak su ile ağzımızdaki diğer tüm tatları silip kendimizi kahveye vakfedeceğiz... hepi topu sabahları yediğimiz öğün ama yerleri başka değil mi başka dillerde ve tabi başka kültürlerde?

bir kelimenin diğer dilde yoksa yansıması - ki olmuyor değil- nasıl olur o zaman diyorum? böyle nasıl derler?... korkuyorum. anlayamamaktan. eksik kalmaktan. gözümün önüne aynaya bakıp da yansımasını göremeyen bir kadın geliyor. kadın kendini yok sanıyor...

kelimeler beni heyecanlandırıyorlar.

fakat bazen....

hüzünlendim, desem; olmuyor. efkar, yerini tutmuyor. bazen "çok sevinçiliyim" demek de tam oturmuyor. bazen işte olmuyor.

öyle zamanlarda....

istiyorum ki başka bir dil keşfedeyim. kelimesiz.