15 Aralık 2009 Salı

herşey birden bire oldu

bir arkadaşımın fotoğraflarına bakıyordum. üsküdar sahili gördüm önce. sonra zeyrekhane. taksim istiklal caddesi... birden içime dolan özlemin haddini hesabını yapamam ki! özledim çok... sadece... seni istanbul!

5 Aralık 2009 Cumartesi

tatlı canım, bir kez daha yansın diye...

yıllar yıllar önce, birisine şöyle demiştim: "öyle bir şarkı dinlemek istiyorum ki beni alsın tavana fırlatsın. orada bir süre asılı kaldıktan sonra yere doğru süzüleyim". inanın ki ne demek istediğimi şu an ben bile kavrayamıyorum. sadece hafızamda yer etmiş. istediğim şeyin güçlü duygular içeren bir sanat eseri olduğunu anlıyorum biraz biraz...

çok sonraları, yani yaklaşık iki sene önce, aradığım o güçlü duyguyu, o tavana fırlatılıp asılı kalma halini yaşatacak eseri bir kitapta buldum. gecenin koyusunda aklıma düştü "kürk mantolu madonna".

tekrar okumalıyım, diyerek not ediyorum tam da işte buraya.

ego-ist

"altı çizili satırlar" etiketiyle iki entry mevcut blogumda. hasılı alıntılar. bu alıntıları blogumda yayımladığım zamanlarda düşünüyordum ki: yazan yazmış, hem de öyle güzel yazmış ki bana ne lüzum var? ve bir süre yazmayı bırakmıştım.

hala öyle düşünüyorum aslında. fakat bu sebeple yazmayı bırakmayı biraz kibirli buldum sonradan. evet, yazan yazmış... ben onlar kadar güzel yazamayacağım. ama sadece yazacağım. işte bu kadar... beğenilme kaygısının ego patlamasıyla yakından ilişkisi olduğunu mahcubiyetle kabulleniyorum. patır patır patlıyorum vallahi.

4 Aralık 2009 Cuma

müzikli adresler

müzikle aramızda böyle çetrefil bir ilişki var. müzik olmazsa olmaz, derim; ama neden bilinmez bir türlü böyle tam anlamıyla bir müziksever, bir takipçi, bir bilen olamam. üzülürüm. bir köşede ağlarım da elimden tutan olmaz. neyse, bu lakırdıları bir kenara bıraklım.

diyeceğim o ki... müziğin,
www.jazzilebinbirses.blogspot.com
ve
www.jeffbuckleyismyelvis.blogspot.com
bloglarındaki yansıması hoşuma gidiyor nicedir. paylaşayım dedim...

işte hepsi bu...

oyun alanı

çocuk neşeyle çıktı evinden. elinde kırmızı bir top vardı. köyündeki herkes çok meşguldü ve hep çok ciddiydi ve oyun oynamaya hiç vakitleri yoktu. bu yüzden, tek kişilik bir oyun buldu kendine. topu ileriye atıp peşinden koşmaca... tek arkadaşı kırmızı topu olduğundan, onun götürdüğü yere gitmesinden daha doğal ne olabilirdi ki?

hava soğuk değildi. sıcak da değildi. koşunca terlemiyordu; paltosunu giymemiş olması da sorun değildi. üşümüyordu da çünkü. herşey kıvamındaydı.

kırmızı topunun peşinden koştu çocuk saatlerce. sonra birşey oldu! herzamanki hızla attığı top, herzamanki kadar yol aldıktan sonra ağaçlarla çevrili ışıltılı bir çimenliğin ortasına düştü. koştu çocuk. hep yaptığı gibi... fakat ne olduğunu anlamadığı birşeye şiddetle çarpıp yere yuvarlandı. kendine geldiğinde ilk hissettiği şey başının ağrısı oldu. etrafına bakındı şöyle bir... geniş bir çimenliğin ortasındaydı. kırmızı topu da ondan az ilerideydi. ayağa kalktı. sendeledi azıcık. topuna doğru yürümeye başladı. birinci adım, ikinci adım, üçüncü adım... derken dördüncü adımda donakaldı çocuk. çünkü ilerleyemiyordu. toparlak burnu soğuk bir duvara değiyordu sanki. cam gibi... ama cismi olmayan bir cam. bir pantomimci gibi dokundu boşluğa çocuk. gerçekten de burada birşey vardı. sağa-sola kaydırdı elini. evet, evet... böylece uzayıp giden... camdan bir duvar. görünmeyen bir duvar. belki de topu bu duvarda bir delik açıp geçmişti öbür tarafa? eliyle yoklamaya devam etti. delikten eser yoktu.

peki, bu duvar nereye kadar uzanıyordu? göremediği, ama dokunabildiği duvara dayadığı elini sürüye sürüye ilerlemeye başladı çocuk. az gitti, uz gitti... yol boyu, köyünün evlerini gördü; çeşmesini, kendi evini... en sonunda başladığı noktaya geri döndü. şaşkınlıkla olduğu yerde çöküverdi. hasretle topuna bakıyordu. akşam olmak üzereydi. yorgundu. tek oyun arkadaşı olan kırmızı topunu burada bırakıp evine geri dönesi hiç yoktu. akşam çöktü gözlerinin üzerine, olduğu yerde uyuyakaldı.

sabahın ilk ışıkları gözkapaklarını araladığında burnunun ucundan ağır ağır ilerleyen bir kaplumbağa gördü çocuk. sabah mahmurluğunu sildi yüzünden. kaplumbağaya takılan bakışları, bu ağır aksak ilerleyen hayvancıkla beraber bir gün önce keşfetti görünmez duvarın ötesine geçti. ötesine mi geçti? heyecanlandı çocuk! belki de o uyurken kurallar değişmişti. duvar hepten yok olmuştu! kaplumbağa öte tarafa geçebildiğine göre kendisi neden geçemesindi? hemen toparlanıp, sevinçli bir telaş içinde yürümeye başladı. pat! ne yazık... gene aynı duvara tosladı. hırsla bir taşa tekme attı. taşın da öbür tarafa geçmiş olması onu daha da hırslandırdı. hala ona diğer taraftan göz kırpan kırmızı topuna bakarak yumruklarını sıktı. onu geri almaya kararlıydı.

şöyle bir etrafına bakındı. planını uygulayabilecek pek de birşey yoktu doğrusu. köyüne doğru koşmaya başladı. onun yokluğunda bu ışıltılı çimenlikte değişen birşey olmadı. sadece bir hamal geçti onun gece uyuyakaldığı yerden. köye odun taşıyordu. biraz soluklanmak için durdu, elini görünmez duvara yaslayıp derin bir-iki nefes aldı. sonra yoluna devam etti.

çocuk, hamal gittikten çok sonra geldi. bir el arabasının içinde meyve sandıkları getirmişti. hepsini boşaltıp yenilerin almak için tekrar köyüne yöneldi. birkaç seferden sonra görünmez duvarın dibinde göz dolduracak heybette bir meyve sandığı dağı oluşmuştu.

sonra... bir merdiven inşa etti çocuk bu sandıklarıdan. boyunun yettiği basamakları olduğu yerden inşa etti, boyunun yetmeyeceği basamaklara sıra gelince işi epey zorlaştı. çünkü her seferinde inşa ettiği kadar basamağı inip iki sandıkla birlikte tekrar çıkıp yeni basamağın üzerine koyuyordu bu iki sandığı. böyle böyle tam onbeş basamak oluşturdu. onbeşinci basamağın sonunda nihayet duvarın sonunu buldu! derin bir nefes alıp aşağıya indi. geriye kalan sandıkları yavaşça duvarın öte tarafına attı. kırılmamalarına özen gösteriyordu. öteki tarafta yeterince sandığı olmazsa geri dönemeyebilirdi.

şimdi herşey tamamdı! uçar gibi koşara çıktı basamakları. onbeşinci basamağın sonuna gelince aşağıya şöyle bir baktı. bir hayli yüksekti. en iyisi duvarın ucuna tutunup kendini aşağıya sarkıtmaktı. öyle de yaptı. ve sonunda duvarın öte tarafına geçebildi. azıcık yuvarlandı, ama olsundu! neşeyle kırmızı topuna doğru koşmaya başlamıştı ki bir ses duydu. vınlama gibi. sonra bir tane daha... bir tane daha... bir tane daha... bacağının, sırtının, omzunun delindiğini hissetti. birşeyler saplanmıştı vücudunun farklı yerlerine. canı yanmaya başlamıştı. gözlerini bir saniyeliğine kırmızı topundan alıp acıyan yerlerine baktığında kanadığını gördü. ılık ılık kanıyordu... sonra bakışları bulanıklaştı. sonra bir adım daha attı. sonra yığıldı. boylu boyunca yere uzandı. kırmızı topu parmak uçlarındaydı; meyve sandıkları duvarın dibinde, ayaklarının uzandığı tarafta.

...

gazze'nin çocuklarına... mahcubiyetle...

2 Aralık 2009 Çarşamba

uyusun da büyüsün niinni...

bazen insanlar çok konuşur. bense yorgun olurum. bir fındık kabuğuna kıvrılasım gelir. öyleyim işte... dizlerim serzenişte!