27 Aralık 2010 Pazartesi

iyi-kötü yuvarlanıp gidiyoruz işte...

şöyle düşünüyorum ya da şöyle düşündüğüm vehmine kapılıyorum...

iyi ve kötü icat edilmiş kavramlardır. aslında yeryüzünde kabullendiğimiz manada iyi ve kötü olmayabilir. belki sadece hak, hukuk, sınır(lar) ve sınır ihlalleri vardır. ben'in sınırları, ben'in etkileşimde olduğu varlıkların sınırları ve mutlak olan'ın sınırları. belli bir merhaleden sonra öyle sanıyorum ki sadece mutlak olan'ın sınırları var olarak algılanıyor. henüz oralarda değilim.

neyse...

iyi ve kötü kavramları masallarla, söylemlerle, resimlerle vs. inşa edildikçe ve bu ürünlerle insanoğlu muhatab oldukça şöyle bir refleks gelişti belki: eğer bu bahsi geçen karakter kötüyse benim de kötü olmam gerek, çünkü ben de onun gibi kıskancım ya da şehvet sahibiyim ya da yalancıyım ya da ve ya da... fakat bu özellikler bende olmasına rağmen ben kötü bir insan değilim, sadece zaaflarım var.

bu gelişen refleks ile mutlak iyi ve mutlak kötü karakterler yıkılıp içinde iyilik de kötülük de barındıran karakterler inşa edildi.

burada bendenizin aklını esas karıştıran, tek mutlak varlık olarak Allah'ı kabul edenlerin dahi ondan gayrı mutlak iyi ve mutlak kötülerin var olabileceğini kabul etmiş olmaları. mutlak olan tek birşey var ise diğerleri ancak onun yansıması ise; bu diğerlerinin, "iyi" ve "kötü" kavramlarının oluşturduğu düzlemden başka bir düzlemde tartışılması gerekmez mi?

hemen şunu belirteyim; tanrı varsa ve iyise ve kadir-i mutlaksa, şeytanı nasıl açıklarız? şeytan mutlak kötü ise, tanrının biricikliğini nasıl savunuruz? minvalindeki klasik kötülük problemi değil bendenizin derdi. sadece bir kavram tahlili yapma derdindeyim. gelin görün ki birikimim buna el vermiyor. sadece sezgilerim var. bir de amak-ı hayal'deki o sahne... hani cenk meydanında "iyiler" ve "kötüler" canhıraş savaşır, savaşır ve savaşır da savaşın sonunda kucaklaşırlar.

bunun dışında, tavsiyelere açığız.

ve dahi sürç-i lisanlardan dolayı affınıza başvururuz.

24 Aralık 2010 Cuma

acımız büyük

bir karınca gözümün önünde can çekişti. önce anlamadım. o yüzden birşey yapmadım. zannettim ki birşey taşıyor da zorlanıyor. meğerse bir ayakcığını kaybetmiş. düşünsene, benim kirpiğimden kısa ve daha ince bir ayakcığın kaybı ne acılara sebep oluyormuş.

yavrucuğum can çekişiyormuş. hareketsiz kalınca anladım. gözlerimin önünde ölüverdi karıncacık, kirpiğim kadar olmayan bir kayıptan dolayı...

15 Aralık 2010 Çarşamba

fırından taze çıktı

kestim biçtim, ortaya bu çıktı. kendisi SD olması hasebiyle daha düşük çözünürlükte, cumartesi günü beyaz perdeye yansıttığımızda HD olacak. şöyle söyleyeyim... bu arkadaşa bayılmıyorum, ama elimizde bu var. şimdilik idare edeceğiz... fakat çok dersler çıkardım bu süreçten, bir kendime geleyim inşallah onları da yazacağım.
herkese hayırlı işler...

23 Kasım 2010 Salı

mutfakta neler oluyor?

film çekildikten sonra elinize kırık dökük gelir. siz onu yapıştırırsınız. parça arttırır, parçaları kırpar daha da bir parçalarsınız... edit edersiniz, yanisi montaj aşaması oluyor. heh işte tam oradayım. montaj aşamasında.

üç gün evvel yüzleştik parçalarla, sonra bendeniz onları toparladım. ilk kesim bilgisayarımda duruyor. bu akşam, içinde kardeşimin de olduğu bir gruba ilk kesimi gösterdim. kardeşim hevesle, "ben de film yapmak istiyorum" dediğinde, ne yalan söyleyeyim, çok mutlu oldum.

fakat gerçek şu ki insanın hayal ettiği yazdığını, yazdığı çektiğini, çektiği montajladığını tutmuyor azizim. kardeşimin tatlı yorumu dışında elimde yalnızlığa terkedilmiş birçok parça ile sevmeye sevmeye bir araya getirip tahammül ettiğim parçalar var.

evet, birgün ben de bir film yapmak istiyorum. daha vakti var demek ki...

12 Kasım 2010 Cuma

tilki

dönüp dolaşıp buraya gelmek, artık beni hiç şaşırtmıyor. yoo, hem de hiç...

6 Kasım 2010 Cumartesi

ara sıcak

nihayet kısa film çekimleri bitti. fakat ekipçe iki kısa film daha çekeceğiz. yanisi daha yapılacak çok iş var. bir filmin yapımcısı, diğer filmin görüntü yönetmeni olacağım. ikisi de boyumu aşıyor ya göreceğiz bakalım...

öyle sanıyorum ki haftaya pazartesiye rahat nefes almaya başlayacağım. iki-üç gün deriin deriin nefes alıp sonra montaj için dalışa geçeceğim. montaj öncesi yapım aşaması deneyimlerimi paylaşabilmeyi ümid ediyorum.

fakat şu an sebeb-i ziyaretim bulduğum bu linki paylaşmak. doğrusu ne diyeceğimi bilemedim. izlerken şaşkınlık içerisindeydim. siyaset kuramına amerikanca bir giriş olmuş, dedim sonradan... söylem, araç, melez, kitch, post-modern... iki kelimiye bir araya getirip anlamlı bir cümle kuramayacağım kadar kavram salatası oldu zihnim.

lütfen yorumsuz bırakmayın bu şahane eseri...

31 Ekim 2010 Pazar

istirham

çok kıymetli yağmurcuğum,
sana muhabbetim malumdur.
ama lütfen perşembe günü yağma.
çok istiyorsan cuma günü yağ...
hiç durmadan...
istediğin kadar.
gönlünce.
ama n'olur, perşembe yağma...

seni seven kibrit kutusu...

29 Ekim 2010 Cuma

dene-me!

bugün büyük bir hevesle ilk ve dahi son provamı yaptım oyuncularımla. sanıyordum ki stroyboard olsun çekim listesi olsun... bu nevi şeylere çok katkısı olacak bu provanın. fakat olmadı, olamadı. deneye yanıla tarzımın ne olduğunu öğreneceğimi umud ediyorum. gel gör ki arada geçen zaman ömürdendir cancağazım...

deneyip de yanıldığım bu provanın izlerini şurada bulabilirsin.

27 Ekim 2010 Çarşamba

burada!

bugün ne güzel gökkuşağı gördük değil mi? bir değil, iki değil, üç tane... ikincisi birincisinin gölgesi gibiydi. ama onu kapsayan bir gölge. mor vardı içinde birincisinin, hem de mosmor bir mor. göz alıcı, içe dokunucu. bembeyaz bir binayı çevreliyorlardı. masal gibiydi ya hu!

çekimimiz yeni bitmişti. hayırlı olsundu. darısı bendenizin başınaydı.

yorgunluktan bulduğu her fırsatta kendini uykunun kollarına atan kibrit kutusu bildirdi.

16 Ekim 2010 Cumartesi

bu bir kısa film değildir

yapım aşamasına girmek üzereyiz. ekibimiz ilk kısa filmi çekmeye haftaya cumartesi başlayacak. bendenizin filmi 4. sırada. kasım'ın 3'ünde başlayacağız, 5'inde bitmiş olacak. ya da bendeniz bitmiş olacağım...

içimden sürekli "everything's gonna be allright" diye mırıldanıyorum. normalde gözümde bu kadar büyümeyecek birşeyin şu an naçiz vücudumu gölgesiyle ezecek boyutlara ulaşmış olmasının sebebi bu kısa filmin anlam dünyamda sadece bir kısa film olmaktan öte birçok mana ile arz-ı endam ediyor oluşudur.

bu yüzden canlarım, bana dua ediniz. hiçbir şey, olduğundan başka türlü görünmesin gözüme... oldukları kadar, oldukları yerde, oldukları halde...


10 Ekim 2010 Pazar

nefis kesici...

cuma gecesi, oyuncu seçmelerinden dönerken metroda bir müzisyenle tanıştım.

öyle bir kenarda ayakta duruyordum sevgili tripodumla birlikte. derken kocaman bir çanta taşımakta olan bu müzisyen arkadaş bana selam verdi, tripod çantasının içindeki şeyin bir müzik aleti olup olmadığını sordu. sonra öyle konuşmaya başladık. farklı gruplarla çalmaktan hoşlandığından vesaire bahsederken, bendeniz de laf olsun diye: yeni stiller denemek eğlenceli olsa gerek, kendinizle ilgili hep yeni birşeyler keşfediyorsunuzdur; tek bir stilde kalmak sıkıcı olurdu herhalde deyiverdim.

burada bir parantez açıyorum canlarım...

evet, new york kültürü bünyeme sirayet etmeye başlamış. zira burada herkesler bir eğlence arayışı içinde; birşey değerlendirirken ölçüt, o şeyin ne kadar eğlenceli (it's fun, man) olduğu.

işte kurduğum bu cümleyi, hele şimdi bir de yazılı halde görünce, acıklı buldum kendi adıma. ama bu cümlenin kurulmasında da bir sebep varmış elbet!

şöyle ki...

bendeniz bu lafı ettikten sonra değerli müzisyenimiz duraksadı. sonra şöyle dedi; belki de tek bir stilde müzik icra edenler mutmain olduklarından o stilde ısrar ediyorlardır.

cümle bu kadar uzun değildi, nedense tercüme ederken uzadı.

content, dedi. bu kelimeyle o anda karşılaşmış olmak o kadar sessiz ve yumuşak bir tokat gibi geldi ki bana... bilmem nasıl diyeyim? tatmin, memnuniyet, mutmain olmak... ne kadar uzağına düşmüşüm bu şahane kavramların, bu paha biçilemez ruh hallerinin.

ne güzel anlatıyor kendini Sahibim, bir şunun bir bunun dilinden... sayısız ağzı var O'nun, sayısız eli, gözü, kulağı... böyle anlardan, böyle sözlerden daha kıymetli hediye olur mu, a canım? öperim, başım üzere koyarım.

***

hikayemizde adı geçen müzisyenimiz david ashkenazy'dir. inanmazsanız buradan bakın.

4 Ekim 2010 Pazartesi

kimse duymadı

bu akşam
sinematografi dersinde
handheld ve stedicam
(çeviremediğim için kusura bakılmasın)
teknikleriyle çekilmiş filmlere örnekler izledik.
"where the wild things are"
filminin giriş sahnesi de bunlardan biriydi.

dersin orta yerinde. karanlıkta.
perdedeki hayale dalmış iken... gözyaşlarım aktı da aktı.
çocukluğumun acısı çıktı belki.
dedim ki:
çocuk olabilmek için neler vermezdim?

28 Eylül 2010 Salı

basın toplantısı

"sanki dokunulmazdı çocukken ağlamak".

başka da bir açıklamam yok. dağılın.

26 Eylül 2010 Pazar

hayat güzel-miş...

yorgunum canım... bedenim değil, bakışlarım yorgun. bir yere takıldılar mı mesela, bıraksam bin ışıkyılı orada kalırlar.

dinlediğim şarkılar yorgun.
yorgunum.
canım.

çağırdıklarım var ya... işte onlar, gelemeyecek kadar yorgun. hayallerim, kırılamayacak kadar yorgun. hikayelerim yazılamayacak kadar, nefsim ölemeyecek kadar... yorgun.

işte bu yüzden canım, iki gözüm, özüm... senin gelmen lazım. beni benden soyman, pijamalarımı giydirmen, yatağa yatırman ve üstüme toprak örtmen lazım.

bildiğimden değil, hep yorgunluktan...



24 Eylül 2010 Cuma

24.09.1981



bazı insanlar var ki
zaten bu yeter...







çok yorulduğumda mesela
bilirim gitsem bir parka
yaslasam sırtımı o güzelim ağaca
kaçmaz
sakınmaz
itmez...
ne var ise kendisinde
paylaşır benimle.
işte bir insan var ki
dostum...
canım...
kardeşim...
haticem...
doğmuş olması ne güzel değil mi?

14 Eylül 2010 Salı

yok sana başlık!

cancağazım
hayat acıklı.
sen gene de gül geç. çünkü sen geçmesen o geçiyor...
hey gidi, diyorsun sonra; ne günlerdi, hey gidi!
bazen diyorum sevgili focault ile bir yürüyüşe çıkma şansım olsaydı. acaba beni ikna edebilir miydi? mesela sınır deneyimlerde gıkım çıkmadan salınmaya vicdanım elverir miydi? çünkü şimdi kimliğim beni eleveriyor canım...
şimdi herkesi beni nereden vurabileceğini çok iyi biliyor. anne isem, çocuğumu kesiyorlar; aşık isem, yarimin aklını çeliyorlar; evet dediysem, aptalsın sen diye afişe edip; hayır dediysem, faşist diyorlar. yat diyorlar, anne; kalk diyorlar...
yani bir yolunu buluyorlar... yani bir yerden geliyorlar, saldırıyorlar, böyle nasıl desem? kanırta kanırta... tornavidayla hem de düşün!
nerede kalmıştım?
evet... hayat acıklı.
bakma böyle abur cubura güldüğüme aslında acıya doyamıyorum.
gelsene buraya cancağazım... elimi tut. ne bileyim, birşey yap!
sonra sakin sakin oturalım...
yavaş yavaş ölelim...

***

fotoğraf: josef stuefer

11 Eylül 2010 Cumartesi

bazen bazı dualar







biliyorum
ne kadar bağ varsa kurduğum
aslında hep
seninle kurduğum






sen
zamanla oynuyorsun
onu
rahatlatıp daraltıyorsun
ben
rahatlayıp
daralıyorum
sen
biliyorsun
yolları çatallanan tüm bahçeleri
karıncaların sayılarını
içimde bir türlü dağılmayan
bazen daha çok
ama bazen çok daha az
o karanlık dumanın
kaynağını




içimdeki ateşi
sen
yaktın
ben
yandım



ellerin var senin
görüyorum
yüzlerce
binlerce
milyonlarca
milyarlarca
karıncaların sayısında da fazla
ah çok seviyorum
çok seviyorum
çok
seviyorum






lütfen
ve
keremen
beni tutar mısın
daha fazla düşmeden?

***

fotoğraflar

birincisi www.apo.nasa.gov adresinden
ikincisi stanley j. forman'ın pulitzer ödüllü fotoğrafı, bbc.co.uk adresinden
üçüncüsü www.youngandgrundy.com diye bir blogtan ama o nereden almış bilemem.

8 Eylül 2010 Çarşamba

anahtarlık, telefon ve...

düşünüyorum da kaybolan eşyaların da bir iradesi var galiba. istedikleri zaman ortaya çıkıyorlar. biz onları bulmuyoruz, belki onlar bizi buluyor.


6 Eylül 2010 Pazartesi

sil baştan

her yeni başlangıçta kişi kendini yeniden tasarlıyor gibi. şurasını kırpıyor, burasını parlatıyor; ekliyor, çıkarıyor.


ilk adımı atarken aslında aklında hep bir sonraki, sonraki, sonraki... hatta en sondaki adım oluyor.

4 Eylül 2010 Cumartesi

kimseye etmem şikayet

al sana yarım kalan bir hikaye daha...

Yağlı boya resimlerden bildiği, şekeri andıran güllerle dolu bahçede karşılaşmıştı ilk kez onunla. Sırtı dönüktü. Gözlerini görmemişti, yüzünü; elmacık kemikleri, nefes alıp verirken hareket eden göğüs kafesi dikkatini çekmemişti henüz. Fakat, bir anda – evet, bir anda- kendinden soyunup onu giyinmişti. Uçurumun kenarından kendini onun uzun ince parmaklı ellerine bırakmıştı. Yerinden kıpırdamadı. İçinden bir irmak ona akıyor olsa da… Durdu. Varlığının doldurduğu havayı içine çekti. O, ne zaman varlığının farkına varacaktı acaba? Gözlerinin buluşacağı o anı, nefesini tutarak beklemeye koyulmuştu. Birdenbire, yanında buldu kendini. Elleri birbirine karışmış, usulca ilerliyorlardı. Gözlerinin gözlerini gördüğüne yemin edebilirdi; karanlık çağdan daha koyu bakışlarında eridiğine… Ama sanki hiç yaşamamış gibi o anı; sanki zamanın akışında bir sıçrayış olmuş gibi el ele yürümeye başlamışlardı. Nereye gittiklerini bilmiyordu. Gittikleri de söylenemezdi aslında; birleşmişler de bir yere, evet bir okyanusa, akıyorlardı. O nasıl bir lezzetti… Ruhu şarapla yıkanıyor gibi… İçinde olmak ne büyük keyifti o anın. Gerçek denilen, yaşam diye sunulan tüm o saçmalıklar buharlaşıp uçmuşlardı. Başka bir şey yoktu; ondan, elinde tuttuğu elinden, rüzgârla oynaşan saçlarından başka… Bir yel değirmeninin önünde durdular. Dünyanın en büyük keşfini yapmışlar gibi sevindi. Daha önce hiç, gerçek bir yel değirmeni görmemişti. İlk kez onunla görüyordu. Bir insanı bundan daha mutlu kılacak herhangi bir şey var mıydı yeryüzünde? O kadar yalnız görünüyordu ki yel değirmeni, o kadar yaslı… İçine dokundu. Aldı bu dokunuşu, öptü; başı üzerine koydu. İkisi birlikte bu yel değirmenine üzüldüler. Üzüntüleri grimsi gökyüzünü kızıla boyadı. Birbirlerini tek bir an içinde tanıyıp elleri ellerine karışan, ruhları birbirine dolaşan iki âşık; kızıl kahve gökyüzünün altında yerlerini aldılar. Görenleri melankolinin kollarına bırakan bir tabloya benziyorlardı.


Uyandı. Uyanmak gibi değildi fakat bu. Gözlerini açmıştı sadece. Direniyordu Zehra. Biri az evvel bir cinayet işlemiş ve aslında var olması gereken yerden onu kesip atmıştı. Direniyordu, yatağında vücut bulmamak için; ölmemek için… Bal rengi gözleri, sıvası dökülmüş tavana sabitlenmişti. Ayrılık acısı içinin en ücra köşelerine sinene kadar nefes dahi almadı. Mümkün müydü bu? Acıktığı, doyduğu, alışveriş yaptığı, hasta olduğu, tartıştığı, sınava geç kaldığı, disiplin cezası aldığı, otobüs beklediği, gülümsediği… yaşadığı şu dünyada bir kez bile hissetmediği bu duyguyu bu kadar gerçek, bu kadar kuşatıcı, bu denli doyurucu bir biçimde… rüyasında tatması? Mümkün müydü, bir rüyadan uyanmak, annesinin ölümünden daha çok canını yaksındı? Allah kahretsin, mümkün müydü bu? Gözleri açıldığı hızla kapandı… Evet, bir bedeni vardı. Yatağında uzanmıştı. Bunu fark eder etmez, iki büklüm oldu. Ana rahmine döndü. Ölü bir anne ile var olmayan bir şövalye arasında sıkışıp kalmıştı. Yastığında gezindi parmakları. Dünyanın en ağır işini yapıyordu sanki. Yorgundu. Çok yorgundu. Bunu söyleyemeyecek kadar, yakınamayacak kadar…


“Kalkman lazım” dedi içindeki ağırbaşlı ses. O da emir veremeyecek kadar bıkmıştı aslında yaşamak telaşından; ama sorumluluklarının bilincindeydi. Eh, birinin olması gerekiyordu… “Pekala” diye mırıldandı: “Bir kez daha kalkalım bakalım yataktan… Dökülelim kalabalık kusan sokaklara… Pekala öyle olsun…” Dopdolu bir nefes çekti odasına dolan nemli, yapışkan sessizlikten. Yuttu onu. Yatağında doğruldu. Yavaş yavaş… Hep böyle… Ağırdan… İki eli yatağının üzerinde, aşağıya sarkıttığı ayakları... Ne acayip rüyaydı o öyle? Sonunda ayakları yere bastı. Kalktı, yatağını topladı küçük hareketlerle. Tam yatak örtüsünü örttüğü sırada olan oldu. Gerçekten de bir sahne üzerinde, bir oyunun parçası olduğuna onu inandıracak bir şeydi bu olan. Alt komşusu, yetmişlik teyzenin evinden bir şarkı çalınmaya başlamıştı. Ama ne şarkı… Müzeyyen Abla söylüyordu. Pek dinlemezdi aslında. Bu sabah bir başka söylüyordu; bu sabah, onun için söylüyordu Müzeyyen Abla… Bu sabah söylemiyordu da içleniyordu… İki daire arasındaki betonu usul usul; ama nasıl da kuvvetli delerek geçiyordu kimseye etmem şikayet… Yatağa öylece uzanıverdi Zehra. Yoksa yığılacaktı. Sanki, birisi gizli bir düzenek kurmuştu. Kapandaki peynire doğru çekiliyordu. Önce rüya, şimdi bu… Odası tavana kadar Müzeyyan Senar’ın sesiyle doldu. Artık soluduğu şey hava değildi; firak acısı idi… Ah edecek bile nefesi kalmamıştı Zehra’nın. Orada uzanmış, ölümün gelip onu almasını bekliyordu. Hayır, beklemiyordu. Arzuluyordu. Yetmişlik bir kadınla aynı yalnızlığı paylaşıyordu ve henüz yirmi yaşındaydı. Daha temiz bir işkence şekli bulunamaz mıydı? Allah kahretsin, bulunamaz mıydı?



Zehra Bilir. 20 yaşında, yay burcu, iktisat öğrencisi. Çıkmadı o gün evden. Kırmızı paltosu askılıkta boşa bekledi onu. Sokaklarda eksikliği hissedilmedi, zaten ne çoktu insanlar. Müge’nin gözleri derste aradı onu. Bulamayınca telefon etti. Telefonu kapalıydı. Ama endişe etmedi Müge. Zaten üç hafta, anne yası tutmak için kısaydı. Zehra’ya biraz daha zaman tanımak istedi. Çıkışta arkadaşlarıyla İstiklal’e gitti.


Zehra Bilir. Prematüre; babası genç yaşta sizlere ömür; çocukken haşarıydı, büyüdükçe aklını başına aldı. Yemedi o gün hiçbir şey. Çaydanlık bütün gün boşa bekledi fokurdamayı. Zehra aşk acısı çekiyordu. Ağlamadan, sızlanmadan… Gözleri açık. Bakışları sabit. Sabah, Müzeyyen Abla’nın tokadıyla nasıl düştüyse yatağa, o şekilde… Aşka düşmüş bir halde… Öyle işte…


***

imajlar kimlere ait bilmiyorum... bakındım ama göremedim. çok pişmanım.



3 Eylül 2010 Cuma

toplanmamış bir oda benle hayat!*

dedim ki bir parça daha uyuyayım. olmaz öyle üç saatlik uykuyla. kaç günlerdir hem de... neler olur da... bu olmaz. öyle mi dedim sahi? kuşkulu... aklımdan birşeyler geçtiği muhakkak. ama öyle mi dedim sahi?, diye sorunca; cevapsız...

tam başımı yastığa koymuştum ki hikayeler üşüştü aklıma. şöyle diyeyim... hayal o ki bir sokakta yürürken parıldayan birşey ilişti gözünüze. yerde duruyor öylece. dur bir gidip bakayım şuna dediniz, sonra kendinize engel olamayıp dokunuverdiniz. simli parıltılı kalınca bir ipliğin ucuymuş meğer. nereye varıyor bu işin sonu diye ipin ucunu tutup takip etmeye karar verdiniz. yok yok... karar vermediniz. oluverdi işte. belki bir yere gidiyordunuz bu parlıtılı ip gözünüze ilişmeden önce. bir işiniz filan mı vardı? aklınızda bir adres... belki biri sizi bekliyordu. artık çok geç... çünkü çoktan yoldan çıktınız.

üç saatlik uykuyla uzun bir güne başlayacak olabilirim ama içimde beni heyecanlandıran iki hikaye taşıyorum. bir saat fazladan uykudan daha dinlendirici oldu aslında... eğer kısmet olur da birini çekersem diğerini yazayım filan... sonra da birlikte buradan kıyasıya eleştirelim inşallah, diyorum. olur mu olur? çok şeyler oluyor hayatın ara sokaklarında...

*içimde bir de jehan barbur'un şarkısını taşıyacağım gün boyu sanırım...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

gel seninle iki lafın belini kıralım...

sevgili blogum...

yarın mfa başlıyor. çok afedersin eşek kadar oldum, fakat ilkokula başlayacak bir öğrenci kadar heyecanlı; dönem ödevini yapamamış bir ortaokullu kadar endişeliyim.

dünyada olup bitene kendini adayabilen bir insan olamadım. bunu bir eksiklik olarak görüyorum. demek bir derinlik sorunum var. diyorlar ki bu mfa dedikleri pek bir bencil, pek bir "bana, hep banacı" imiş. hayatımdaki diğer güzel ve önemli şeylere vakit ayıramamaktan korkuyorum. sabahları krep yapıp sevgilimle neşeli neşeli yiyememekten, bisikletimle avare avare dolaşamamaktan, türkçe öğrenmek isteyen amerikalı arkadaşlarıma yardımcı olamamaktan, usa.sabah'ın benden talep ettiği portreler köşesini yazamamaktan, plansız-programsız şuradan şuraya adım atamamaktan... gece beni dürterek uykumdan uyandıran bir hikayeyi oturup heyecanla yazmak yerine; zaten üç saatlik uykum var, onu da böldün ziyan ettin diye kızıp kendisini küstürmekten... uzayıp gidecek olan bu listeden korkuyorum sevgili blogum.

evet, çekilecek filmler, belgeseller; tanışılacak yepisyeni insanlar... doğru, heyecanlandırıyor beni. gel gör ki yaşlanmışım artık; bu heyecan, böyle biraz kırık sonra dökük... öpe koklaya edindiğim alışkanlıklarımı ihmal etme korkusunu bastıramıyor.

yeri gelmişken... yaşlanmış olduğumu bir de şuradan anlıyorum sevgili blogum... eskiden gecenin ne kadar koyusu olursa olsun sokaklar evlerden daha güvenli gelirdi bana. şimdi gecenin ilerleyen vakitlerinde yolculuk etmek zorunda kalınca yüreciğim hop oturup hop kalkıyor.

beni dinlediğin için teşekkür ederim.

15 Ağustos 2010 Pazar

lastikten bir kalp istiyorum

bazen en çok üzerine titredikleriniz tek bir sözle devirebilir içinizdeki sıralı taşları. ne kuvvetli şeyler şu kelimeler...



dedi ki "bugün sen ilacını almayı unuttun galiba"...


eve yeni girmiş de anahtarları masanın üzerine bırakır gibi.


söyledi ve içeriye geçti.


bense eşikte kalakaldım.


kılıç gibisiniz kelimeler... ve içimdesiniz. kırılmamak için dokuz takla atıyorum.

27 Temmuz 2010 Salı

bilsem söylemez miyim?


Bilmek, ne demektir? Mesela üst komşumun benimle domates çekirdeğinin bağırsak problemlerine iyi geldiği bilgisini paylaşması; benim bu söyleneni bildiğimi gösterir mi? Mesela, Türkiye'nin ekonomik durumu üzerine kaynakçalı bir makale okusam bilmiş olur muyum?

Bilmek, öznel bir eylem değil midir? Ateşe elimi soktuğumda yanması, bana ateşin yakıcı olduğu bilgisini kazandırır ve ben o vakit bilmiş olurum. Fakat insan oğlunun, kendine lazım her bilgiyi deneyimlemesi mümkün değildir. Yani bilmek, öznel bir eylem olsa da bilgi salt öznel tecrübeler yoluyla edinilen birşey değildir. O vakit işin içine "güvenmek" girer. Kime güvenmek? Cep telefonunun kanseri tetiklediğine dair tezi araştırıp deneyler yapan ve veriler üreten bilim insanlarına güvenmek. Suyun 100 derecede kaynaması gibi tarihsel bir birikimle ulaşmış olan fizikbilime güvenmek. Restoranda yediğim yemeğin etinin domuz eti değil de dana eti olduğunu söyleyen restoran işletmecisine güvenmek. Yani, bilgiyi üreten ve paylaşanlara ve tabii bilim tarihine güvenmek gerek...

Fakat güvenmek mekanik bir kavram değildir. Organiktir. İçeriden gelir. Bağ kurmakla mümkündür. Bir kuruma güvenmek ne kadar mümkündür mesela? Bu devirde babama bile güvenmeyecek isem kapısından bir kere bile adım atmadığım, diyelim ki, NASA'ya niçin güvenmem gerekir? Öznel deneyimlerle içiçe olan güvenmek ve bilmek, duygu ve eylemlerinin böylesi bir bağlama yerleştirilmesi dillendirilmeyen bir "kaygı" duygusuna sebebiyet veriyor bence. Modern birey aklının gerisinde bir yerde "kaygı" duygusuyla dolaşıyor. Şehir hayatının ortaya çıkardığı sorunların bu kaygı duygusuyla alakalı olduğunu düşünüyorum.

Ve dahi bilmek ancak inanmakla mümkündür diyorum. İster bilimin üstünlüğüne inanmak, ister Tanrı'ya... Biri diğerini dışlar da demiyorum.

***

Neden tansiyonum düşmüş halde uyuklamaya çalışırken böyle şeyler zihnimi istila eder, bunu ise hiç ama hiç bilmiyorum.

***

Bir de evvel zaman içinde okuduğum bir kitap önerisi vereyim madem öyle: "A Social History of Knowledge" - Peter Burke (Mete Tunçay tarafından çevrilen Türkçe baskısının ismi: "Bilginin Toplumsal Tarihi")


25 Temmuz 2010 Pazar

tesadüf mü dediniz?








resim: sheila white











dün gece işimin arasında aklıma düşüverdi. ben de yazdım ki twitter'a: "bazı hayaller o kadar güçlülerdir ki kırılırken çıkardıkları sesi duyarsınız". z harfi yazıldıktan sonra sokaktan bir ses geldi. gürültüyle kırıldı camdan birşey! kimin hayaliydi acaba?

22 Temmuz 2010 Perşembe

amin


olabilecekken ben bir çalı süpürgesi
rüyamda gördüm kendimi
meğerse bir suçmuşum
gökyüzüne uçmuşum
olabilecekken bir karmaşık bilmece
uyanıp kabusumun en tatlı yerinde
olmuşum bir hergele
eli ayağına karışan arapsaçı
ve sahipsiz koşan bu zavallı atı
incitmek belki bir karıncayı
cürmüm
öldüm
olabilecekken
bir çalı süpürgesi
ve değecekken bana elleri
belki çözerdi
....-......-...-.
-----..-.
beni.

7 Haziran 2010 Pazartesi

hoşgeldiniz

bomboş bir ev.
bomboş.
tek ses var:
beyin cepherlerini kanırtan bir kapı gıcırtısı.
evin tenhalığı öyle fena ki!...
kendi varlığınızdan bile şüphe duyuyorsunuz içeride dolaşırken.
bomboş bir ev.
terk edilmiş.
yaşattığı acılar yüzünden geçmiş hane halkınca lanetlenmiş.
cinler, periler bile mesken tutmak istememiş.
mutsuz bile değil.
hissiz.
cansız.
tatsız.
renksiz.
yanisi onu tanımlayacaksanız eğer üzerinde tutamadıklarıyla tanımlarsınız.
çünkü sıfatsız.


işte biraz öyleyim.



sahi neden yolunuz düşsün ki böyle bir eve?

22 Mayıs 2010 Cumartesi

lexapro devri

ne değişti sevgili bünyem?

cevap yok.

kara mı göründü?

sessizlik.

uyuyabiliyorum artık. dişlerimi ya sıkmıyorum ya da sabahları çenemi ağrıtacak kadar çok sıkmıyorum. yani ya eylem yok oldu ya da şiddeti değişti.

zevahiri kurtardık desene.

ben desem de demesem de bindik işte bir alemete, bilmiyorum bu yolun sonu nere?

10 Mayıs 2010 Pazartesi

çiğ tavuk

bir keresinde bir arkadaşımı tam olarak iki saat beklemiştim.

lise ikideydim sanırım. üç de olabilir. arkadaşım, dershane çıkışıma gelecek, sonra birlikte bize gidecektik. annem, efsanevi kestaneli tavuklu pilavından yapmıştı. (insan söylemesi ayıp, der). söylemesi ayıp.

akşam vaktiydi ve dahi yağmur yağıyordu. bekledim. bekledim. bekledim. gelmedi. hava epey karardı. annemin telaşlanacağını düşünerek dershane binasının yanındaki kuruyemişçinin telefonundan evi aradım. galiba bir de arkadaşım bana bir not bırakmış olabilir, diye umuyordum. neyse... arayan soran olmamıştı. annem de durumu öğrenince telaşlanmaktan daha ziyade kızdı. derhal eve gelmemi söyledi. itiraz ettim. sözleştik, bekleyeceğim; dedim.

ikinci saatin sonunda kuruyemişçi amca dışarı çıkıp "sizi arıyorlar", dedi. (aklıma "ölü ozanlar derneği"ndeki sahne geldi. şimdi ismini hatırlamadığım zıpır karakter, okul müdürüne bir mevzuda kafa tutmak için herkesin içinde: "efendim, sizi arıyorlar. tanrıymış..." diyordu). fakat beni arayan pek tabii ki annemdi. demek ki kuruyemişçinin numarasını vermişim, ya da annem o zamanlar bir süper kahramandı; bilemiyorum. (oyumu süper kahramandan yana kullanıyorum). kuruyemişçinin müstehzi bakışları altında annemin azarını afiyetle yiyip iki saatlik nafile bekleyişimi nihayete erdirerek evimin yolunu tutmuştum.

o akşam, yemeğin hiç tadı olmadığını söyleyebilirim. herhalde önden abur cubur niyetine azar yediğimden. yağmur altında beklediğim için üstüne bir de hasta olsaydım, annemin örümcek ağlarından sittin sene kurtulamazdım.

arkadaşıma gelince. gecenin geç saatlerinde, başına birşey gelmiş olduğundan emin ve bundan ötrü endişeli bir halde kendisini aradım. maşallah, kendisi gayet sağlıklıydı. ve hatta neşeliydi. yağmur yağdığı için gelemediğini, o kadar saat bekleyeceğimi hiç düşünmediğini; söyledi. hatta yaptığım şeyin ne kadar abesle iştigal olduğunu yansıtan şaşkınlık dolu ses tonu ile kurduğu cümle hala kulaklarımda: "ay o kadar bekleyeceğin hiç aklıma gelmedi". demek ki sadece akla gelenler değil, gelmeyenler de başa gelebiliyor. ama kimin başına? soru bu işte.

gıkımı çıkardımsa ekmek çarpsın. annem kestaneli tavuklu pilav yapmıştı, dedim sadece; sen seversin diye.

eskiden gayet sakinmişim.

...

cep telefonu için kanser yapıyor filan diyorlar, ama bardağın bir de dolu tarafına bakmak lazım. anlamak ister isen yukarıdaki temsil-i hikayeciğe bak, ibret al; derim ben.

2 Mayıs 2010 Pazar

zencefil

ginger. geçen gün kola içerken ağzıma geldi tadı. dedim bu "ginger". kokusunu da biliyorum. traş köpüğüne de koymuşlar çünkü. kokusu var, tadı var, boğazım ağrıyınca süt ve balla karıştırıp içtiğim bilgisi var, görüntüsü bile var; ama türkçe ismi aklıma gelmiyor.

hay allah'ım çıldıracağım.

ginger, ginger, ginger...

sanki türkçe'sini hatırlayamadığım için ne olduğunu bilmiyor gibiyim bu şeyin. halbuki biliyorum. sadece ingilizce ismi aklımda, türkçe ismi yok...

ingilizce her kelimeyi sadece türkçe'siyle düşündüğümde anlamlı oluyor demek benim için, dedim. ve gerisi şöyle geldi... oysa anadiline doğmuş bir çocuğu ele alalım (ve bu çocuk lütfen bilingual olmasın, yani doğduğundan itibaren iki "anadil"e maruz kalıyor olmasın)... onun nesnelerle, duygularla, isimlerle vs. ile muhataplığı anadilinin kavramsallaştırması aracılığıyla olur. referans noktası bizatihi ona söylenen kelimelerden başkası değildir. "biberonunu al" dediğinde annesi, biberonun başka bir dildeki ismine atıfta bulunmaya çalışmaz. "biberon" kelimesiyle bizatihi kendisine uzatılan ve daha önce de uzatılmış olan "şeyi" birleştirir. biberon o şeyin kendisidir. başka birşey değildir... sonra büyüdükçe biberona atfettiği anlamlar değişip derinleşse de isim ve cisim ilişkisi aynı kalır gene de...

dedim ki işte hatan burada. ingilizce kelimeleri türkçeleriyle kodluyorsun. onları bir anlam bütünlüğü - yani kültürün kendi anlam bütünlüğü- içinde öğrenmeye gayret etmiyorsun. sonra da takılıp düşüyorsun. şimdi biraz bu hatamı düzeltmeye çalışıyorum işte.

i. bana başından geçen bir olayı anlatırken "hit it off" kalıbını kullandı birkaç kez. ve ben onun söylediklerinden bunu anlamaya çalıştım; türkçe'de bu ne demek olabilir?, diye düşünmedim. dedim ki kendime otur oturduğun yerde, çeviri yapmıyorsun; bir arkadaşınla dertleşiyorsun. amerikalı olabilir ama o da bir insan...

1 Mayıs 2010 Cumartesi

hiç alakası yok

neden herşeyi;
"olabilir", diye dinliyorum?
belki de bazı şeyler olamaz...


şaşırsana be kadın!

29 Nisan 2010 Perşembe

bazı gerçekler uzun, bazı masallar kısaymış...

şöyle bir inanış var ki uzun süre boş kalan evleri cinler periler mesken edinirmiş. buradakimseyok'sa eğer... vay halimize!

17 Nisan 2010 Cumartesi

korkuyorum anne, al beni içine...

şöyle oluyor bazen... kendimi, bulunmayı hiç ama hiç istemediğim bir eşikte buluveriyorum. nasıl o noktaya geldiğimi bile anlayamıyorum. bir adım ileri atsam, herşey allak bullak olacak; hayatım idare edemeyeceğim bir karmaşaya sürüklenecek... bunu hissettiğim an geriye doğru koşmak istiyorum. geriye doğru koşup bulduğum ilk dolabın içine saklanmak ve kapısına beş bin kilit vurmak istiyorum. ama geriye koşmak mümkün mü? ah keşke mümkün olsa... ah keşke kaçsam bırakıp... bu olasıklardan uzaklara....

bir yerlerden takılmış aklıma, hatta zaman zaman kulaklarımda çınlar: dönmek de nereye?

12 Nisan 2010 Pazartesi

kibrit kutusu kinder sponsorluğunda bildiriyor

elim kolum bağlandı. inanın bilmiyorum neden? birşeyler olacak... bir yerlerde bir düğüm çözülecek elbet. insan, kelimelerini bile sahiplenemiyor; öyle anlar geliyor ki... işte öyle bir yerlerdeyim. kelam ile sükut arasında... yer ile gök; mavi ile turuncu; gitmek ile kalmak; varlık ile yokluk; portakal ile dut arasında... bir yerlerde... asılı... belki de yeni yıkanmış, mis kokan, bembeyaz bir çarşaf gibi... kurutucuların olmadığı bir ülkede, anneanne eli ile ipe asılmış; tatlı esen rüzgara kendini teslim etmiş, bekliyorum. belki de bu sefer kurumak iç sıkıcı değil. bu sefer kurumak, sonunda bir işe yaramaya başlayacağım anlamına geliyor. bilmiyorum. gerçekten. dedim ya, elim kolum bağlandı. bu kadar yazacağımı bile tahmin etmeden başladım yazmaya, rüzgara kendimi bırakmış bir halde... görelim bakalım, ne çıkacak içimden?

kendine bile süprizli bir yumurtayım ben.

7 Nisan 2010 Çarşamba

bir balkondan izledim...

"canım arkadaşım benim... ne güzel bir gülüşün var. her zaman gülümsüyorsun. sana bakınca içim açılıyor... gerçekten... halbuki bana kalsa hep ağlamak isterim"; dedi sezen aksu, fahir atakoğlu'na dün akşam carnegie hall'de. "aa, ben de!" dedim içimden...


not: bu resmi ben çekmedim, ama kim çekmiş onu da bilmiyorum. sahibinden özür diliyorum.

sonra sezen aksu'dan çocukluğumun şarkılarını dinledim.

22 Mart 2010 Pazartesi

bazı şeyler oldu

Bu aralar sürekli telif hakları üzerine düşünüyorum. Umarım bu konuda birşeyler çiziktirebilirim gücümü toplayıp.

Bir komedi filmi tretmanı tamamlamaya çalışıyorum. Komik olmak hiç kolay değil ve gayet de ciddiyet isteyen bir iş. Diğer taraftan bir evlilik dramının senaryosunu yazmaya çalışıyorum. Sanırım beni en çok zorlayan bunları İngilizce yazıyor olmam.

Şu çok ilginç... Gecenin bir vakti uykumdan sıyrılıp senaryonun şu kısmı şöyle devam etmeli, sonra da şu olmalı diye bir süre düşünüyorum. Sonra da "evet, tamam" diyerek uykuma geri dönüyorum.

Yazmak biraz tehlikeli bir iş galiba... Zira insan, kendi zihnine kilitlenmiş bulabiliyor bazen kendini. Çıkmak lazım bazen, şöyle bir silkelenmek.

Şöyle birşey oldu ki Tisch'ten erkencikten haber geldi. Bölüme kabul edilmişim. Şaşırdım. Sonu hayrolur inşallah... Bana destek veren herkese minnettarım. Annemin ve dostlarımın dualarına, iyi dileklerine...

Bu kabul bir sonuç değil aslında, bir başlangıç ve inşallah güzel yazılır hikaye...

19 Mart 2010 Cuma

olmadı böyle...

ya bir teselli ver ya da bir biskrem... bazen düşüyorum ya, elimden tut beni kaldır. aklımda hep şu var: bir anne, bir de baba, ortalarında bir kız çocuğu; biri tutmuş bir elinden, diğeri öteki elinden hoppala yavrum hoppala... uçuyor muyum anne? düşüyorsun kızım... bazen de üşüyorum ama. çünkü uyuyanın üstüne kar yağar yavrum. uyandırsana beni o zaman... "hemşerim, kalk geldik" dese biri, sanki yolun sonuna gelmişim gibi. o da olur ya birgün, o gün neden bugün olmasın? çok uzağım... çok. en ufak bir taş düşse göle, dalgalanıyor içim. berrak bir su olmak istiyorum artık ben, yeryüzünde dolaşan. elim ayağıma dolaşmasın fakat, elim ayağım olmasın hatta... bakın, işin doğrusu; içimde biriktirdiklerimi apaçık söyleyemediğimden dolanıyor bu kadar laf. sanki yaralı ve daha da beteri, irinli bedenini gözden saklamak isteyen takıntılı bir insancık gibi kat kat kıyafet giydiriyorum kelimelerime. kıfayetsiz kalıyorlar... aslında söylemek istediğim... her neyse...

17 Mart 2010 Çarşamba

hatalarımız üzerine sulu sepken bir bilişsel güzelleme

Hatayı fark edebilmek ayrı meziyet, fark ettikten sonra hatayı tamir etmeye çalışmak ayrı meziyet... Zira hata, fark edildikçe savunulan bir meret! Bunda bilişsel psikolojide üzerine çokça araştırma yapılmış "cognitive dissonance" (vallahi Türkçesi nedir, bilemedim; "bilişsel çatışma" gibi birşey) kavramının bir etkisi var mıdır? Belki vardır... Bu kavramın yanisi de şu: zihindeki iki bilişin (kanı diyeyim) çatışması sonucu ortaya çıkan rahatsızlık. Akabinde bu rahatsızlığı en aza indirebilmek için bir kanı diğerine itina ile uydurulur.




yukarıdaki resim şu adresten alınmıştır: http://www.resimle.net/

Bu çok "sağlıklı" bir süreç de olabilir. Şöyle ki: İki elbise arasında kararsız kalmışsınızdır. Sonunda birini alırsınız. Aklınız hala diğerinde kalmasın diye almadığınız elbise hakkında iftiralar atmaya başlarsınız. Zaten de sarısı çok açıktı, benim tenime en çok mavi gider gibi... Bu şekilde aklınız sürekli seçmediklerinizde kalmadan yaşamınıza mutlu mutlu devam edebilirsiniz. Malesef ben aranızda olamayacağım. Zira bendeniz çoğunlukla seçmediklerimi özlüyorum.

Her neyse... Bu süreç tabi daha korkutucu bir biçimde de işleyebilir. Misal, "ben iyi bir polisim" diye bir bilişiniz var. (ya, bu biliş kelimesini kim buldu?) Fekat az önce öğrendiniz ki 13 yıl önce suçlu diye hapse attırdığınız adam meğerse masummuş. "İyi bir polisim ama masum bir insanın 13 yılını çaldım". İşte bu yeni ortaya çıkan kanı (sen de bir karar ver; biliş mi, kanı mı?) "masum bir insanın 13 yılını çaldım" ilk önerme ile çatıştığından müthiş bir rahatsızlık oluşuyor benliğinizde. Buna isterseniz vicdan azabı da diyebilirsiniz. Vicdan bilişi demeyin de... Neyse, sulandırmayalım.

N'oluyor peki bu çatışma neticesinde? Çoğunlukla birinci önerme değişeceği yerde ikinci önerme değişiyor ve şöyle birşey oluyor: "Ben iyi bir polisim, bu yüzden de masum bir insanın 13 senesini çalmış olmam mümkün değil. Onun suçlu olduğundan eminim, sonradan ortaya çıkan bu deliller çarpıtılmış!" Tabii, vicdan azabının ellerinde can çekişen mutsuz bir azınlık da yok değil; ama kendilerine Allah'tan ferahlık dileyip esas odağımız olan çoğunluktan bahsetmeye devam ediyoruz.

Aynı mekanizma basit, gündelik hatalarımız göze çarptığında da işliyor olabilir. Kendimize dair "iyi" inançlarımız sarsılmasın diye gelsin bahaneler, gitsin diğerini suçlamalar... Halbuki en başta şunu desek mesela: "Beşerim, şaşarım!" ya da "Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni"...

Ne acayip iş ya hu? Mükemmel olanı sevmek zordur, deyip Tanrı imajını sarsmaya çalışırız; ama kendimizi sevebilmemiz için de mükemmel olduğumuza inanmamız gerekir.

Kendime son sözüm: Hata yapma özgürlüğümü geri istiyorum sevgili kendim... Seninle uğraşıp durmaktan çok yoruldum. Hatamla sev beni! Yoksa seni çarpıtılmış bilişlere boğarım.

***

Cognitive Dissonance üzerine okuduğum en kapsamlı kitaplardan biri: "Mistakes were made (but not by me)" Tavris & Aronson. Türkçe çevirisi olduğundan şüpheliyim...

16 Mart 2010 Salı

bugün...

Janis Joplin'le yeniden tanıştım. Kendisini yok eden birşeye muhtaç olduğunu hissetmek ne kadar iç acıtıcıdır, diye düşündüm. Bir de kayıp bir yapboz parçası gibi bütününü arayan insanları bu derece iyi anlayabiliyor olmak, bendenizi geleceğim hakkında endişeye sevk etti. Sonra da emanetiz, dedim... Hepimiz, öyleyiz...

***

Telif hakları üzerine enteresan bir makale okudum. Yazdıklarımız üzerinde sahiplik iddia edemeyeceğimiz bir zaman dilimine girecekmişiz. Birisi şöyle demişti; "Biz musluk gibiyiz, su bize ait değil. Onu sadece akıtıyoruz. Üzerimize düşen görev içimizi temiz tutmak". Buradan hareketle eserlerimiz üzerinde mülkiyet iddia etmesek de olur, sonucuna varabiliriz; ama kanaatimce bir başkasının eserini kopyalayıp "Eh, ne de olsa gökkubbenin altında söylenmemiş söz kalmadı. Sen söylemesen ben söyleyecektim..." demek de biraz edepsizlik oluyor. Hele ki okuduğum haberin sonundaki yorum, beklemediğim bir tokat kadar sersemleticiydi. Merak edenler şuradan okuyabilirler:

www.nytimes.com/2010/02/28/weekinreview/28kennedy.html?scp=3&sq=Randy%20Kennedy&st=cse

***

Yasemin Mori dinledim. İtiraf ediyorum, ilk kez dinledim. Çok melankolik geldi. Birkaç kez daha dinlemeye karar verdim.

***

En çok Rachel Corrie'yi düşündüm. Dün, bir önceki gün, bugün... Aklımın almadığı, kalbimin taştığı bir duyarlılık. Bazen ölmek, yaşamanıza engel olmuyor. Bazense sorunsuzca nefes almak, yaşıyor olduğunuz anlamına gelmiyor.

16 Mart Dünya Vicdan Günü... Bir ayna bulmak lazım şimdi; bir de yansıttığına bakabilecek güç...

14 Mart 2010 Pazar

hayat dersi

hayat, rubik küpünden bile karışık. kesirlerde sadeleştirmeyi öğretmişlerdi de bunu atlamışlar.

sadeleştirerek yaşayanları bulup o kafileye katılayım. en iyisi bu olacak.

13 Mart 2010 Cumartesi

ben gülüyor muyum?

Teorik düzeyde sarkazmı (alaycılık?) bir ifade biçimi olarak incelemeye almış olmakla beraber; duygusal düzeyde Amerikalılar'ın sarkastik iletişim kurma biçiminin beni epey yorduğunu söyleyebilirim.

İğnelemeyin lütfen, siyaseten doğruculuğunuzu bir kenara bırakarak kartlarınızı açık oynayın; demek istiyorum. Hatta bazen diyorum, ama karşılık bulamıyorum. Şu haliyle evliliği cehenneme dönmüş, kendini ifade etme acziyetiyle sürekli kocasını iğneleyen bir kadına benzetiyorum sizi!

Sanki toplumun her bireyi, sit-comlardan yayılan bir hastalığa düçar olmuş gibi üç cümlede bir sarkastik şakalar yapıp dirençle karşılaştıklarında da "just kidding" ("şaka takılıyorum yaaa") demek suretiyle iki adım geri atıyorlar.

Latife latif gerek, efendim; latife latif gerek...

12 Mart 2010 Cuma

yarım kalan hikayeler

şöyle bir hikayeye başlamışım:

"İstasyonun merdivenlerinden inerken platformda bekleyen treni gördüm. Beni evime taşıyacak olan trendi. Kapıları kapalıydı. Platformda bir ileri bir geri yürüdüm. Kapıları açılmadı. Geç kalmıştım. Sonra, tren evimin olduğu yöne doğru hareket etti.

Bugün yolda sana benzeyen bir kadına rastladım. Nasılsın?, diye sordum. Şaşırdı tabii... Birkaç saniyelik bir tereddütten sonra belli belirsiz gülümseyerek; iyiyim, dedi. Senin de iyi olduğunu hissettim. Çok sevindim. Kadına teşekkür edip yoluma devam ettim. Eminim benim deli olduğumu düşünmüştür. İdare edivermiştir. Gene de minnettarım, tersleyebilirdi. Tahammül giderek azalıyor sokaklarda.

Karıma yeni bir peruk almam gerekiyordu. O yüzden dışarıdayım. Yoksa rahat koltuğumu terk etmem pek... Orada hatıralarıma gömülü yaşarım. Kazandık kazanacağımız kadar çok şükür... Gerisini çocuklar kendi başlarına arttırsın. Ben yorgunum. Karımın istekleri olmasa sokağa adımımı atmam."

belki bir ara devam ederim...

11 Mart 2010 Perşembe

ciddiye alınmaması gereken bir yazma denemesi

bence insan canı istemeyince yazmasın. yazamıyor çünkü, bizzat tecrübe ediyorum. bakın gene küçük harflere dönüş yaptım, neden? özüm bu benim! dünyada çok fazla yer işgal etmek istemiyorum. harflerim de küçük olsun istiyorum. neden dünyada fazla yer işgal etmek istemiyorum? çünkü aslında dünyada çok fazla yer işgal etmeye meyilli kocamaaaan ve şişkin bir egom olduğunu seziyorum. ondan kurtulmak istiyorum. atsan atılmıyor, satsan satılmıyor.

günümün çoğu çalışma masamın yerini değiştirip düzenlemekle geçti. bir fotoğrafını koymak istemekle birlikte korkunç bir üşengeçliğin pençesine düşmüş haldeyim. çok umutluydum bu sabah! birçok proje vardı aklımda; blogla ilgili, senaryolarımla ilgili, başka şeyler... çalışma masamı düzenlemiş olmak da beni bayağı bir motive etmişti. ama sanırım herşeyin fazlası zarar. çünkü beş saat önce evden derse gitmek için çıkan kibrit kutusu ile yarım saat önce eve gelmiş olan kibrit kutusu arasında bir hayli fark var. kararda kalmak lazım. tadında bırakmak lazım.

çalışma masası deyince aklıma şu geldi:

yıllar, yıllar, yıllar önce üniversiteye hazırlandığım sıralarda dershaneden bir arkadaşım vardı (e.). ikimiz de pek normal gençler değildik. ben her zamanki gibi içine kapanıktım ama bir şekilde onunla iletişim kurabiliyorduk. evine bile gitmiştim. bana şöyle birşey söylemişti:

eskiden çalışma masası olanlara bakıp "vay be, çalışma masaları var; başka ne dertleri olabilir ki?" diye düşünürdüm. şimdi bir çalışma masam var ve daha önce hiç olmayan bir sürü de derdim var. ben de ona demiştim ki: "çalışma masan mı var, derdin var". gülmüştük. onunla birlikteyken hep gülerdik. ama içinde hınzırca bir acı saklardı gülüşlerimiz, çok iyi hatırlıyorum. çünkü sanırım ikimiz de yalnız ve biraz da hırpalanmış ergenlerdik. tıpkı diğer tüm ergenler gibi...

...

bugün burada biter ve ben çekip giderim...

10 Mart 2010 Çarşamba

kimliği belirlenemeyen bir cisim yaklaşıyor!

Uzun bir yazı olacak. Şimdiden uyarayım. Sadece mülakatın içeriğini merak edenler yedi paragraf birden atlayabilirler.

***

Hayat ne garip, vapurlar filan... Gerçekten.

Bugün psikodrama eğitimine giderken, metorda gülümseyip durdum. Hayatın akışı beni bugünlerde hayrete düşürdüğü için daha çok. Olanlara şaşırmak -üzülmektense- iyi geliyor bana.

Dün gece - bir önceki gece olduğu gibi - uyuyamadım bir türlü. Oysa tek istediğim uyumak ve unutmaktı. Neyi? Pek tabii ki mülakatı. Aslında travmatik bir durum yok... Fakat benim mükemmeliyetçi benliğim olayları kabullenmekte her zaman yaşadığı hazımsızlığı yaşıyor. Başa saralım...

Dün sabah dört saatlik uyku ile kalkıp mülakata doğru yola çıktım. Yola çıkmadan beş dakika önce "niyet mektubumun" çıktısını alasım geldi. Hani yolda okurum motive olurum filan diye... Çıktıyı aldım. Sonra yolda aklıma geldi ki çıktıyı aldım almasına da masanın üstünde unuttum. Unuttuklarım bununla sınırla olsa gene iyiydi. Zira pasaportumu da yanıma almayı unutmuştum. Neyine gerek pasaport? diye soranlara cevap veriyorum: Okul girişinde fotoğraflı kimlik soruyorlar. Benim durumumdaki biri için de tek geçerli kimlik pasportum. Nasıl olsa mülakat için gidiyorum adım bölümde yazılı olduğundan içeriye girebilirim diyerek kendime stres yapacak başka mevzular aradım. Buldum da... Bu hususta üzerime yoktur.

Derken efendim, Tisch'e vardım. Fotoğraflı kimliğim olmadığını öğrenen güvenlik görevlisi "eh artık başka zaman gelirsin" diyerek istihbarattan/gizli servisten olduğumu gösteren herhangi bir işaret olmadığı sürece beni içeri almayacağını gayet açık bir biçimde ifade etmiş oldu. Mülakat, dedim; başvuru, dedim. Adım Hıdır, elimden gelen budur; diyerek beni çaresizliğimle baş başa bıraktı. Öyle şaşkın ördek yavrusu gibi etrafıma bakınırken cep telefonumda kayıtlı olan bölüm sekreterini aramak aklıma geldi. Fakat ne yazık ki hattın öbür ucunda kimse yoktu. Beş dakika kadar bitkisel hayata girmiş bir biçimde güvenlik masasının önünde bekledim. Benden bu şekilde kurtulamayacağını anlayan güvenlik görevlisi "o zaman şu numarayı ara" diye birşeyler geveledi. Numarayı tekrar etmesini isteyince de bir zahmet kendisi üç tuşa basarak üst kattaki bölüm sekretliğini arayıverdi. Konuşmasını şu şekilde Türkçe'ye çevirmek hiç de abartılı olmayacaktır: "Ya burada bir kız var, kimliği yokmuş... Mülakatım var, filan diyor ama doğru mu ki? Ha, var diyorsun yani. E iyi madem, göndereyim mi yukarı? Tamam..."

Şimdi bu noktada güvenlik görevlisi arkadaşın motivasyonunu anlıyorum, öyle her önüne geleni içeri almayacak tabi; fakat galiba o üç tuşa basmak neden o kadar zor geldi ona, o kısımda takılıyorum. Sonra başa sarıyorum: "Adam beni içeri almayacaktı ciddi ciddi.." diyorum. Aslında buraya geldiğimden beri güvenlik görevlileriyle de az imtihan edilmedim ya... Neyse...

Nihayet mülakat!

Boğaziçi'ndeki kabilemsi topluluğun aksine burada beni sadece üç bölüm hocası bekliyordu. Biri senaryo hocası M., diğeri oyunculuk hocası J., üçüncüsü ve mülakat sırasında en aktif olanı da bölüm başkanı J. idi. Bu sefer gözlerime inanabilirdim, zira M. gerçekten de beyaz saçlıydı. Bölüm başkanı ise keldi. Yani birleşip Voltran'ı oluşturabilir ve altı sene önce gördüğüm halüsinasyonu gerçek kılabilirlerdi. Olmadı tabi...

Mülakat sırasında benden hiç ama hiç ama hiç beklenmeyecek derecede sakindim. Bir baloncuğun içinde gibiydim. Genellenebilir bir bilgi değil tabi, diğer mülakatları bilmiyorum ama ileride bu bölüme başvuracak olanlar belki soruları filan merak ediyorlardır. Aşağıdaki paragraf onlar için...

M. hariç diğer ikisi benden sürekli birşeyleri hikayeleştirmemi istediler. Sırasıyla: 1) Son bir-iki gün içinde gözlemlediğin bir karakteri anlat bize. Bağlantılı olarak 2) Bu karakterin ana karakter olduğu bir kısa film çekeceksin. 10 sene sonra bu karakterin başına birşey gelmiş, ne? (Bilmiyorum, ne gelmiş?) 3) Bugün buraya gelene kadar yaşadıklarını anlat 4) Dışarıya bir bak (hep birlikte odanın bir duvarını kaplayan kocaman pencereden dışarıya bakıyoruz), binalar görüyorsun (Evet görüyorum ve hiç etkilenmiyorum)... Şimdi bu binalardan birini seç (Hepsi birbirine benziyor, hangisini seçeyim? Üstelik miyopum ve gözlüğümü evde unuttum). Şimdi anlat bana o binada neler oluyor? (Scrubs dizisinin müziğinin bitişini bilir misiniz? "I am not Superman!") 5) Şimdi bu mülakat ortamını, bizi ve kendini anlatan dört-beş kareden oluşan kısa bir filmimsi anlat bize (İstediğim kareden başlayabilir miyim?)

Sonra takım çalışmasıyla ilgili ne düşündüğümü sordular, bu işin çok yorucu olabileceğinden konuştuk, psikoloji geçmişimden bahsettik, Jung dedik, Psikodrama dedik... Mülakatın sonuna geldik. Vedalaştık. Aklım oyunculuk hocası J.'de kaldı. Çünkü mülakat boyunca bir ya da iki kez gülümsedi. Pek memnuniyetsiz görünüyordu. Şuracığıma birşey oturdu.

Dün bütün gün boyunca zihnimde mülakatı evirdim çevirdim. Ah dedim, aman dedim... Şurada şöyle bir hikaye anlatsaydım, dedim. Ara sıcak olarak J.'nin kuşkulu bakışlarla gölgelenmiş olan yüzünü ikram ediyordu zihnim bana. En son dedim ki: Her neyse...

İşte onu diyordum, hayat ne garip... Bugün metroda her zamanki gibi i-podumun seçtiği şarkılar eşliğinde düşüncelere daldım. Fakat hafiflemiştim bir tüy kadar. Tam olarak ne değişti bilmiyorum. Belki de mülakatın geçmiş gitmiş olması rahatlatmıştı beni. Durağa varıp da yeryüzüne çıkınca nedense aklıma şöyle bir şey geldi: Şu J.'yi bir daha bir görsem, beni nasıl karşılar acaba? Ama sakince dedim... Yani öyle içim sıkılmayarak. Neyse, üç-beş adım atmıştım ki birinin bana el salladığını fark ettim. "Dün seninle tanışmak çok güzeldi!" diyordu J. yüzündeki kocaman gülümseyişiyle. Ah sevgili hayat! İçimden geçenlerin gerçekleşeceği anları önceden sezebilsem öyle güzel şeyler dileyeceğim ki... Kısmet!

Şöyle devam etti J. "Harika bir mülakattı ve sen de mükemmeldin!". Teşekkür ettim, el salladık birbirimize ve ikimiz de yolumuza devam ettik. İnanayım mı ki J.'nin söylediklerine?

***

Sonuçlar 1 Nisan'da!

9 Mart 2010 Salı

uzun günün kısası

Önce biraz uyumalı... Ondan sonra dökmeli eteğindeki taşları.

Şuraya not ediyorum: Mülakat günümü yazacağım... Ama dediğim gibi önce uyuyacağım. Yaşadıklarımı unutup burada yeniden kurgulayacağım. Belki öylesi daha neşeli olur, diye...

8 Mart 2010 Pazartesi

kibrit kutusu'nun mülakatlarla imtihanı

Mülakata hazırlanmanın bir yolu var mıdır? Varsa bile benim için artık çok geç... Yarın sabah NYU-Tisch Sinema bölüm hocalarının üçü benimle "sohbet" ediyor olacak. Tebliğ sunmakta üstüme yoktur, hatta en keyif aldığım anlardandır; fakat iş mülakata gelince...

Altı sene önce Boğaziçi Üniversitesinde bilişsel psikoloji yüksek lisansına başvurduğumda yaptığım mülakat evlere şenlikti. Karşımda yedi-sekiz bölüm hocası, hepsinin gözleri üzerimde... Sol yanımdaki bilişsel psikoloji alanında uzman olan hoca, lisans tezime dikkatli bakışlar atarak: "bu tezi sen mi yazdın?" diye soruyor. İçimden "resimleri annem çizdi, yazılı kısmı da eş-dost beraberce tamamladık" desem de dışımdan şaşkın şaşkın "eveet" diyebiliyorum. Sonra üst üste üç soru geliyor. Ben üçüne de: "Hatırlamıyorum" diye cevap veriyorum. Ve son soru: "Bilişsel psikolojinin hangi alanında çalışmak istiyorsun?" Cevap: "Hafıza!"

O zaman bu ironinin farkına bile varmamıştım. Şimdi aklıma geldikçe gülüyorum. Gözümün önünden gitmeyen bir diğer görüntü ise bir bölüm hocasının üst üste acayip sorular sorup (1- Gelmeden önce websitesine girip kim var, kim yok diye baktın mı bari? 2- Kimler varmış? 3- Neler yapmışlar?) benim çaresizce cevap verişimi izledikten sonra elini masaya yavaşça vurarak: "Başka sorum yok..." demesi. Sandelyeden can havliyle fırlayıp: "Ben masumum!" diye bağırasım gelmiş ve fakat takdir edersiniz ki kirpiklerimi kırpıştırmakla yetinmiştim. Allah'tan tam karşımda oturan beyaz saçlı ve sakallı bölüm başkanı tatlı gülümsemesi ile beni biraz olsun rahatlatıyordu. Yoksa stresten ölebilirdim. Gerçi sonradan şunu öğrendim ki o dönemki bölüm başkanı hiç beyaz saç ve sakallı olmamış. Hep siyah imiş saçı ve sakalı. Belki de stresten bir süreliğine ölmüş sonra da hayata geri dönmüşümdür.

Benim için işin en şaşırtıcı tarafı bu mülakata rağmen beni bölüme kabul etmiş olmalarıydı. Sanırım annemin lisans tezimde çizmiş olduğu resimler onları bayağa etkilemişti.

Her neyse... Bakalım yarınki mülakatımdan nasıl maceralarla döneceğim? Son onbeş gündür beni bu mülakat yüzünden kaygılı gören herkesin iki tavsiyesi oluyor: "Kendin ol, yeter!" ve "Onlara, bunu ne kadar çok istediğini göster!" Benimse aklıma şunlar geliyor: Ya benim kendim olmakla ilgili problemlerim varsa mesela? Ya birşeyi çok istemek benim hayat felsefeme uygun değilse? Sütten ağzım çok yandıysa? Annem tanımadığım insanlarla konuşmamı ebediyyen yasakladıysa? Niye burada soruları ben sormuyorum, bebek?

Hep çengelli sorular... Hep...

...

Hayır dualarınızı ve iyi dileklerinizi eksik etmeyin Mr. Anderson!

7 Mart 2010 Pazar

gün bitmeden

Bugünün bitmesine yarım saat var. Gözümde uykunun ağırlığı, Oscar Ödül Törenini izliyorum. Ödül kazananlara konuşmak için fazla zaman vermiyorlar, bu yüzden de hevesleri kursağında kalıyormuş gibi geliyor bana. Üzülüyorum. Halbuki bana ne...

Güneşli bir güne uyandık bugün. New Yorkerların Pazar günü geleneği olan bruncha davetliydim. Mekan o kadar kalabalıktı ki yarım saat boyunca bize bir masa ayarlanmasını bekledik. Masadaki bir kişiyi tanıyordum sadece. Pakistan asıllı Amerikalı İ. idi beni davet eden. Geri kalanlar Mısır asıllı Amerikalı iki kuzen (daha genç olanın mesleğini öğrenemedim; ama diğer kuzen BBC'de yapım asistanı olarak çalışıyormuş ve öncesinde de çektiği bazı belgeseller varmış), Suriye asıllı Amerikalı bir avukat ve Boston'dan gelen Amerikalı bir Ortadoğu Doktora öğrencisi idi. Mısır asıllı mesleğini öğrenemediğim R. masaya sonradan geldi. İsmimi öğrendiğinde ise ilk tepkisi "Türkiyeli olma ihtimalin var mı?" oldu. Aksanımı kavrayacağı kadar konuşmadığım için şaşırdım. Meğerse bizim "Asi" dizisini izliyormuş. Orada da benimle aynı isimde bir karakter varmış. Dünya küçük!

Masada otururken etrafıma şöyle bir bakındım. Mekanın en kozmopolit masası bizim masamızdı. Brunch içerik olarak başarısız olsa da bu altı kişiyle bir araya gelmiş olmak ve neşeli bir konuşmayı paylaşmış olmak beni mutlu etti. Evet, öyle...

Sonra şöyle birşey oldu. Eve dönüş yolunda cep telefonumdan elektronik postalarımı kontrol edesim geldi. Bir de baktım Amerikalı bir arkadaşımdan bir mail gelmiş. Bana Salı günü gireceğim mülakat için iyi dileklerini sunmak üzere yazdığı bir mail. Fakat Türkçe! Yaşadığım şaşkınlığı şu an tarif edemem. Sadece bulanıklaşan zihnimin şöyle bir teori ürettiğini söyleyeyim: virüslenmiş bu e-posta! Meğerse arkadaşım bana kendi dilimde destek olabilmek için bir çevirmen bulmuş. Bence bu e-posta adresimin virüslenmesinden daha şaşırtıcı birşey! Demiş ki: "Iletisim kurmak kelimelerin anlamini bilmekten de ote birseydir, bu yuzden eminim ki NYU ile olan mulakatin cok iyi gecicek".

Evet, öyledir...

6 Mart 2010 Cumartesi

güneşi kaçan gün

Bugün bir kedinin bir yumakla oynadığı gibi oynadı hayat benimle. İtirazım da yok şikayetim de... Anlamaya çalıştığım kısa anlar oldu, doğrusu bazen onu bile bıraktım. İstedim ki her ne ise gelen, su gibi akıp gitsin üzerimden.

Öyle anlar oluyor ki keder verici bir hadisenin geliş şekli o derece ilgimi çekiyor ki üzülecek yere hayret ediyorum sadece. Bugün, başıma en son gelen şey de canımı acıtmadı denemez ama daha çok şaşırttı. Allah'ım, dedim, ne güzel işletiyorsun herşeyi tıkır tıkır...

Bugün fotoğraf çekmek de istedim; ama sabah, fotoğraf makinemi bulamadım. Demek o kadar uzun süredir uzağım kendisinden. Derse de geç kalıyordum. Bir koşu çıktım evden. Güneşli bir mart gününü adımlamaya başladım. Güzel şarkılar söylüyordu i-podum kulağıma. Sonra dün akşam yazdığım komedi filmi sinopsisinin ilk bölümünü okudum derste. İnsanlar güldükçe neşelendim. Birkaç saat sonra... Öğle güneşinin sıcağıyla mayışmışken; günışığı içimizi ne de güzel ışıldatıyor değil mi? derken bir dostuma, yeryüzüne serpiştirilmiş gözle görülmeyen, elle tutulmayan kara deliklerden birine düştüm. Beni hayretler içine attın Allah'ım! Orada kaldım ...

...

Dur bakalım daha neler göreceğim bu gözlerle?

5 Mart 2010 Cuma

kibrit kutusu bir baloncuğun içinden bildiriyor

Bir zamanlar Virginia Woolf sözü tutarak hergün düzenli yazma kararı almış; tabii ki başarılı olamamıştım. Şimdi de Samuel Beckett'in "denedin, yenildin... gene dene, gene yenil; daha güzel (ya da iyi) yenil" sözünü tutarak bu düzenli yazma işine tekrar başlıyorum. İnşallah... Bakalım... Nasib...

Dün katıldığım senaryo yazım atölyesinde arkadaşım J.'nin yazdığı tiyatro oyununun okuması vardı. Oyun bir spor salonunda geçiyor. Karakterler de bu salonda çalışan ikisi kadın ikisi erkek, dört antrenör. Konu ise birbirleriyle kurmaya çalıştıkları ilişkiler. J.'nin ellerine sağlık, çok ama çok komik bir oyun yazmış. Güldük çok, fakat fazla düşünemedik. Aslında J.'nin bu oyunla amacının beden (ve bu oyun bağlamındaki göndermeleri olan materyalizm, narsisizm, seks vs.) ile ruh (ve gene bu oyun bağlamındaki göndermeleri olan maneviyatçılık, bütüncülük, aşk vs.) üzerine bir tartışma oluşturmak istediğini sezmek imkansız değil ama biraz güç. Okuma sonrasında bol bol bunları tartıştık.

Sonra ben kendimi bir baloncuğun içine aldım. Bıraktım herkes kendi arasında tartışsın, ben kendi içimde konuşayım.

New York'a (dikkatinizi çekerim mekanı sınırlandırdım, kocaman bir Amerika'dan bahsetmiyorum) ilk geldiğimde, filmlerde gördüğümüz bir şeyin gerçek olduğunu fark ettim: Bu insanlar spor manyağı olmuşlardı. Hiçbir şey yapmasalar düzenli yürüyor ya da koşuyorlardı (hala da yapıyorlar).

Bence bir mahsuru yok, hatta ben de yapabilsem keşke... Fakat işin şu kısmı biraz canımı sıkıyor: Beden sağlığının bir fetiş halini alması. Dün akşam sadece Amerikalılar'dan oluşan o topluluğun ortak yorumu bu "beden takıntısı"nın narsisizm çağının bir göstergesi olduğu yönündeydi. Spor yapan herkesi aynı kategoriye koymadığımızı belirteyim de indirgemeci bir tonda konuşulduğu düşünülmesin.

Bu "narsisizm" bağlantısına itirazım yok. Hatta eklerim bile olabilir. Yani spor salonlarının yeni mabedler olduğu, birçok insanın kendi bedenine tapınmaya başladığı gibi şeyler söyleyebilirim. Ama dün gece beni esas düşündüren şu oldu: Aynı mefhuma farklı yerlerden, farklı geçmiş-altyapılarla gelen insanların değişik atıflarda bulunabileceği ve dışarıdan bakmakla içeriden bakmak arasındaki fark. Ki bunlar yeni tespitler değil. Gene de bir kez daha şahit olmak beni heyecanlandırdı.

Dediğim gibi spor takıntısının narsisizm ile bağlantısına itirazım yok; ama ilk geldiğimde şahit olduğum bu durum, bana esas şunu düşündürmüştü. Beden sağlığı bu toplumda çok önemli, çünkü burada yaşayan insanlar yaşları ilerledikçe yalnızlaşacaklarının farkındalar. Kendi kendilerine kalacaklar. Yaşamlarını idame ettirebilmeleri için güçlü/sağlıklı bir vücuda ihtiyaçları var. Bu bir yatırım yani...

Bu noktada zihnim psikodrama grubundaki P.'nin kendisi ve sosyal çevresi ile ilgili yaptığı şu tesbite kaydı: "manevi bir iflas (a spiritual bankruptcy) yaşıyoruz". Bedene yapılan yatırımın belki de onda birini maneviyatlarını geliştirmeye ayıramıyorlar. Belki insan tek birşeye kanalize olmaya müsait bir yapıda yaratılmış. Bilmiyorum; fakat neden biri olurken diğeri iflasa sürükleniyor? Trajik değil mi?

Hep şunu düşünmüşümdür: sadece reaksiyon ile bir yere varılamaz. Yani şöyle... İnsanların birbirine bağlı oluğu bir toplumsal yapı bir süre sonra birey üzerinde baskı oluşturmaya başladığında reaksiyon olarak bireyselcilik yükselebilir. Ama bu durumda insanlar, bireyselciliği bir yana onun anti-tezini bir yana koyup düşünp taşınıp dengeli bir tutum/tavır/yapı üretemezler ise ve reaksiyonu en uç noktasına kadar taşırlarsa sağlıklı bir tablo ortaya çıkmıyor. Yıkılmak istenen eski sistem gibi baskıcı bir sistem oluşuyor ve nihayetinde o da iflasın eşiğine geliyor. Ne var ki tarih hep böyle işliyor: Aksiyon-Reaksiyon. Tez ve antitezin çatışması nihayetinde ortaya çıkacak dengeli bir sentezi dört gözle beklemekteyim.

O zamana kadar şarkı söyleyeceğim: Gel, ey seher!...

3 Mart 2010 Çarşamba

bak, bu yaptığım bir değil, iki değil, üç!

Bir günde üç film izledim. Tek biletle. Amerikan rüyası diye buna diyorlar herhalde. Gerçi filmlerden sadece sonuncusu için değdi diyebilirim. Sırasıyla şöyle: The Wolfman, The Good Guy, The Ghost Writer.

The Wolfman en vasat izleyicinin bile aklına haklı olarak takılacak birçok soruyu yanıtsız bırakmak suretiyle bittiğinde, madem öyle bir film daha izleyelim dedik. O sırada ucundan bucağından yakalayıp izleyebileceğimiz tek makul film "The Good Guy" idi. Hakkında hiçbir fikir sahibi olmadan girip hiçbir şey hissetmeyerek bu filmden de çıktık. Amerika'da ne çok gereksiz film çekiliyor ya hu? diye düşündüm ikinci kez. İsraf bence. İlk kez "The Box" isimli film demeye bin şahit isteyen - ama umarım vizyonda o bin şahiti bulamayacak olan- kamera şakasını izledikten sonra bunu düşünmüştüm. Burada, her hafta vizyona o kadar çok Amerikan yapımı film giriyor ki içlerinden bir tanesinin şahane olması atış yapmayı yeni öğrenen birinin on atışından birinin hedefi vurması gibi birşey.

Gelelim son filme, The Ghost Writer. Polanski'ye Berlin Film Festivali'nde gümüş ayı ödülünü getiren film. (Bu arada - yani şu iki parantez arasında- aynı film festivalinde Semih Kaplanoğlu Bal filmiyle altın ayı ödülünü aldı ama ki ben hala izleyemedim.) Bu film hakkında ayrıntılı bir yazı yazmayı istiyorum. İnşallah... Bakalım... Kısmet... Kısaca şunu söyleyeyim: Polanski'nin yönetmenliğini gri rengiyle tanımlıyorum. Gizemli olayları anlatırken kullandığı havai, uçucu, eskiz çizer gibi diye tanımlayabileceğim üslubunu seviyorum. Fakat aşağı yukarı her filminin perdesini aralayıp da içine derince baktığımda gördüğüm çıkışsızlık, "ne yaparsan boş"culuk, "çabalarımız beyhude"cilik... beni birazdan fazla hüzünlendiriyor diyebilirim. Halbuki hepsi film, öyle değil mi?

Geçen cumartesi de bağımsız bir filmin ilk gösterimine davetliydim. Benim için biraz tatsız bir deneyim oldu. Onu da bilahere anlatırım diye umud ederek müsadenizi istiyorum. Galiba aklımda yazacak birkaç şey daha vardı ama birden The Ghost Writer üzerine o kadar yoğunlaştım ki hepsi de uçtu gitti... Zaten hayatta hiçbir şey kalıcı değil, alışmak gerek.

26 Şubat 2010 Cuma

neden ki?

bu çay daha olmamış, demiş adam; baksana çöpler hala suyun üstünde yüzüyor. olsun, demiş kadın; benim içim demlendi, bir çay koy da içelim.

iki çay söyledim, birisi açık
keşke yalnız bunun için sevseydim seni...
demiş cemal süreya.

güneş doğmasa da kar aydınlatır ya sabaha yakın olan geceyi, karın yağışını en çok bu yüzden seviyorum; demiş kadın. adam cevap vermemiş. çünkü uyuyormuş. öyle güzel uyuyormuş ki kadın onu uyandırmaya kıyamamış. bu yüzden tek başına karışmış karın beyazına. sonra bir daha gören olmamış. adam da bir daha hiç uyanmamış. çünkü kadın hep rüyalarında geziyormuş.

anlatsam inanmazlar oğul,
masal derler,
masala inanmazlar.
masalı yalnızca dinlerler.
sanki hakikati bilirlermiş gibi
sanki hakikatin sırrına ermiş gibi
masala inanmayan gerçeğe inanır mı?
diye sormuş murathan mungan.

kadının kafası karışıkmış aslında. adamın öyle değilmiş. şunu istiyormuş, bunu, bir de onu. bunun için de çalışması yeterliymiş. kadının canı birşey istiyormuş ama ekşi desen ekşi değil, tatlı desen tatlı değil. içinde acıtmayan kırmızı biber olabilirmiş belki. dilinde uyanan bir tat varmış, meğer daha adı konmamış... bu yüzden yollarını ayırmış kadınla adam. çünkü... kadın ne istediğini bilemediğinden adam da ona istediği şeyi bulup getiremiyormuş. bu adamı çok üzüyormuş. daha çok kadını mutlu edemediğini düşündüğü için üzüyormuş. bu yüzden adam mutlu edebileceği bir kadın bulmaya gitmiş. kadın üzülmüş. oysa birlikte arasaymışlar ya... n'olurmuş ki yani?

when I look in your eyes
I can feel the butterflies
I love you when you're blue
tell me darling true
what am I to you
, diye şarkı söylemiş norah jones.

...

bittim.

18 Şubat 2010 Perşembe

sana da olur mu?

Yürüyebilirim günler ve gecelerce... Kendimi sokaklarda akmakta olan "zaman"ın bir parçası gibi hissederek. Öyle bir haldeyim şimdi. Sanki elim yok, kolum yok, ayaklarım yok... Sanki beni kimse göremez, kimse zarar veremez, yanımdan geçerken bana çarpamaz, yanlışlıkla üzerime kahve dökemez... İşte ne bileyim, sanki mekandan kurtulmuşum da zamanın bir parçası olmuşum gibi. Bıraksalar günler ve gecelerce yürüyebilirim ve üstelik yorulmam ve üstelik acıkmam ve üstelik korkmam... Hiç ağlamam, hiç canım sıkılmaz...

Harekette bereket vardır.

16 Şubat 2010 Salı

dağdan gelecek bir kız düşe düşe...

Pazar günü, düşmeyi bilmediğimi öğrendim. Düşmek ne kadar zormuş! Şöyle ki:

Yaşımı başımı almış bir insan numunesi olarak uydum Michelle'in aklına, pazar günü sabahın nurunda Windhom Dağının yoluna düştüm 7 kişilik bir grupla. Hedefte kayak yapmak vardı. Daha önce hiç yapmadığım birşeydir kendisi... Yani düz yolda kayıp düşmelerimi saymazsak ki öyle sanıyorum ki sayılmaz, ben hiç kaymadım. Bir yaştan sonra belirli sporları öğrenmek de epey güçleşiyor. Fakat ABD'nin havasından mı, suyundan mı bilinmez... yaşın burada bir önemi kalmıyor; yüzyıllık Türk kızı da Amerikan aklı ile hareket etmeye başlıyor. Her neyse... 2-3 saatlik yoldan sonra vardık dağımıza, giydik kayak kıyafetlerimizi. Hava çok güzel, üşümüyorum. Fakat bir sorunum var, rüzgardan etkilenmemek için taktığım maske yüzünden Hannibal Lecter'a benziyorum. İnsanlar benden köçe bucak kaçmadığı müddetçe yoluma devam edebilirim düşüncesiyle gene de kendimi karlara bıraktım.

İlk öğrenmem gereken şeyin düşmek olduğunu söylediler. Herhangi bir tehlike hissedersem düşeceğime dair kendimi sağ ya da sol yanıma bırakıvermeliydim. Bırakmak mı? Bu bana psikodramadaki bir grup ısınma oyununu hatırlattı.

Üyeler tek tek grubun diğer üyelerinin oluşturduğu çemberin ortasına geçip gözlerini kapatarak kendini diğerlerinin ellerine bırakır. Ayakları bastığı yerde sabit iken bir çeşit hacıyatmaz gibi öne-arkaya-sağa-sola savrulup durur. Bu bir çeşit gruba güven testidir.

İşte bunun gibi kendimi bırakmam gerekiyordu benim de... Karlı dağın canımı yakmayacağına güvenerek kendimi onun beyazlığına teslim etmeliydim. Şunu söyleyebilirim düşmeyi öğrenmem bir hayli zaman aldı. Aklım şunu alıyordu: kendimi bırakmaz da olduğu gibi düşersem yaralanabilirdim, hiç olmadı bir yerimi hafifcikten incitebilirdim - ki incittim. Fakat bedenim aklıma uyup kendini bırakamıyordu. Birkaç düşüşten ve sağdan soldan gelen çeşitli uyarılardan sonra kendimi bulduğum her fırsatta karlara atıverdim. Eminim dışarıdan çok komik görünüyordum. Kendini olur olmadık karlara bırakan Hannibal Lecter.

Fakat gene de en komiği sorunsuz bir kayma denemesini 10 yaşlarında bir kız çocuğunu kucaklayarak nihayetlendirmiş olmam. Annesinin yüzündeki dehşet ifadesini görmeniz gerekirdi. Sonra civarda bulunan başka bir kadınla dedikodumu yaptılar: "herkes de kayak yapıyor canım... olmaz ki!". Herkesten kasıtlarının Hannibal Lecter olduğunu düşünüyorum...

6 Şubat 2010 Cumartesi

büyük harfler cümle başına

Basitleştirmek lazım hayatı. Mesela, noktalardan sonra büyük harfle başlamadığım için okuma zorluğu yaşattığım yönünde çok haklı bir yorum aldım. Büyük harfleri geri çağırıyorum o vakit... Okumak kolaylaşsın diye. Kimseye zülum etmek değil niyetim.

Basitlik ile bayağılığı ayırmış olmak lazım birbirinden... Bu ayrımın fehminde olarak basitleştirmek lazım hayatı. Üzerinde üç kere, dört kere düşünmek zorunda kalacağımız kararlar olmadan; geceleyin uykularımızı kabuslara teslim etmeden; bir sonraki güne rahatlıkla başlayabilecek, yataktan kalkabilecek gücü hissedebilecek bir hayat örmek lazım... İki ters bir düz değil de böyle düz işte...

Basit... Çok basit... Kin olmadan, intikam olmadan, onun şusuyla bunun busuyla uğraşmadan; mesela geçmişin karanlık dehlizlerinde kaybolmadan... Birisi bana, "tuzu uzatır mısın?" dediğinde; "hay Allah, yemeği tuzsuz yapmışsın, demek istiyor galiba" diye düşünmeden; kalbimi kırmadan ve kalp kırmadan... Basitçe tuzu uzatmak lazım mesela.

Ama bazen tam bir bilmece, tam bir muamma, tam bir labirent olmuyor mu hayat? Yoksa benim algıda bir kırılma mı yaşamam lazım?

3 Şubat 2010 Çarşamba

gereksiz bazı ayrıntılar

cumartesiden beri hastayım. buna rağmen aja'nın "tek kişilik" gösterisini izlemeye gittim akşamın bir vakti. utangaçmış eskiden, öyle diyor; italya onu değiştirmiş, bunu da peşine ekliyor. müzikli, canlandırmalı bir gösteri işte... sesi güzel kızın. maşallah! ben de mi gitsem şu italya'ya? utangaçlığımın sosyofobi noktasına ulaştığından şüpheleniyorum.

...

öyle güzel bloglar keşfediyorum ki okudukça "ben yazmasam da sadece okusam mı?" diye düşünmüyor değilim. dur bunu bir kenara not edeyim: yazma, oku.

...

murat menteş'in "korkma ben varım"ını bitirdim. bir yazarın kendi zekasına duyduğu hayranlık, yazar için riskli noktalara ulaşabilir diye düşünüyorum. kitap güzel... benimki sadece bir hislenme.

...

birçok kararlar almam gerekiyor. ispanyolca'ya devam etmeli miyim? rüyamda ispanyolca hocamı gördüm. hiç girmediğim bir sınavdan geçtiğimi söylüyordu. sınav kağıdımı elime aldım ama okuduklarımdan hiçbir şey anlamadım doğrusu. bu bana başka bir rüyamı anımsattı. new york'a gelmeden önce, fekat gidici oluşumun kesinleştiği günlerde rüyamda bir sınıfa giriyordum. geç kalmışım derse. telaşlı ve korkak ve tedirgin ve... kendime bir yer bulup oturuyordum. hoca, öğrenciler filan doğal olarak ingilizce konuşuyorlardı. aman allah'ım! ben hiçbir şey anlamıyordum. öyle panikledim ki... anlatamam. birden hoca gelip karşıma oturup türkçe konuşmaya başlamıştı. ben de new york'a ilk geldiğim günlerde, hep bu anın gelmesini bekledim... gelmedi. sonra ben de beklemez oldum.

...

zencefil bal limon... bu üçünü bir araya getirmem lazım. yoksa bu boğaz harbi bitmeyecek.

2 Şubat 2010 Salı

kaçsam bırakıp senden uzak...

bu benim, ava çıkarken avlanma, hikayemdir.

...

dün, bütün gün aynı şarkıyı dinleyip durdum. her seferinde daha bir içlenerek... yeni bir şarkı değil. eskiden beri vardı... zaman zaman beni kendine çağırırdı. ama dün, beni kendine çağırmakla kalmayıp, rehin aldı.

bunun üzerine, bu şarkının kaynağı ne ki?, diye araştırmaya koyuldum. bestesinin ve güftesinin mehveş hanım'a ait olduğunu öğrendim. notalarını indirdim. kim bilir, belki bir gün, bir yerde... sonra, youtube'dan farklı hanendeler bu şarkıyı nasıl yorumlamış acaba? diye şöyle bir araştırdım. eski yorumlarıyla birlikte yeni yorumları da vardı. bir sabah programında bir adam söylüyordu. dinledim. adam, bence, pek de güzel söylemiyordu; ama gene de dinledim. şarkının sonunda, sabah programında bulunan cemalnur sargut hanım bir yorum yaptı. şarkı ona, Allah ile olan bağını hissettiriyor imiş. şöyle ki: "yalnız değilsin, ben buradayım kızım, hep seninleyim..." diyormuş sanki Hazreti Allah "peki ya sen neredesin?"

oltaya takılmış bir balık gibi hissettim kendimi. beni düğümleyen buz gibi yalnızlığımla bunca cedelleştikten sonra... söyleyecek çok lafım yok. böylesi de iyi zaten.

29 Ocak 2010 Cuma

kibrit kutusu'nun bir hayli sıradan bir günü...

bugün, manhattan'daki bir fransız kafetaryasında biri çin asıllı (barbie), diğeri bildiğin beyaz-anglosakson-protestan (jennifer) olan iki amerikalı arkadaşımla oturup sohbet ettik. insanın, insana duyduğu yakınlık ihtiyacı bir kez daha tescillendi tarafımca. gerçi red kit'i (nam-ı diğer lucky luke) bilmiyorlardı, ama olsundu. avatar'dan bahsettik mesela. bu filmin, türkiye'deki yorumlanışıyla amerika'daki yorumlanışı arasındaki dağlar kadar farkı gördüm. ben buralarda yokken film hakkında "emperyalist" bir ideoloji yaydığı yönünde yorumlar yapılmış. oysa durum türkiye'de tam tersiydi... sustum, dinledim. içimden şaşırdım. keşke biraz da salinger'dan bahsetseydik. 7'sinde 40'ında filan inşallah.... sonra barbie'ye "com'on barbie lets go parti" demek suretiyle... yok yok, demedim öyle. hiç der miyim? o halde baştan alıyoruz, sonra barbie'ye türkiye'den getirdiğim bir kutu turkish delight'ı (nam-ı esas lokum) takdim ettim. çocuklar gibi şenlendi barbie. görmeliydiniz... o mutlu olunca, ben de mutlu oldum. daha önce uzaklardan gelen bir kutu lokumla benim de ne kadar mutlu olduğum aklıma gelmedi o sırada. bana gelen lokum safranbolu lokumuydu ama... nasıl lezizdi. neyse... bazen insan dalgalanıyor, bazen duruluyor... içimde bir yerlerde hala bir burukluk var. tamir edilemez bir durum gibi... sanki böyle, tamir etmek için bozmuşlar; sonra parçalarımı bir araya getirince biri dışarıda kalmış... hani, hep öyle olduğu söylenir, karikatürize edilir ya... neyse işte... o parçanın yokluğuna alışmaya çalışıyorum. bu arada, soğuk alıyorum, arkadaşlarımla buluşuyorum, yürüyorum, metroya biniyorum.... ve acaba zamanı geldi mi, diye düşünüyorum?

...

sanmakla ömür geçiyor. yalnış, çok yalnış....

28 Ocak 2010 Perşembe

hırsız

kedilerin dilinden anlamak isterdim. aralık sokak kapısından, polislerin tüm geri püskürtme çabalarına rağmen içeri girip yatak odasının penceresinin önünde duran şu grili beyazlı sokak kedisinin dilinden anlayabilmek isterdim. kızım dolapların kustuğu kazakların, havluların, çarşafların arasından kendine bir yol bulup odanın penceresini açıyor. kedi, geldiği gibi hızla aralık pencereden dışarıya kaçıyor. belki evime giren hırsız, bahçede bir yerde bekliyordur hala da, onu anlatmaya çalışıyordur bu kahraman kedi! bilmiyorum... hırsızla pek ilgim yok. hatta kızım ısrar etmese polis bile çağırmazdım. tuhaf, onlar da sanki çağrılmayı bekliyormuş gibi on dakika içinde geliverdi. pek de umursamadığınızda her iş kolaylaşıveriyor demek ki...

bir zamanlar severdim ben. gözümü kör edip aşık da olurdum. olmuştum. bir zamanlar, üzülecek bir şey olduğunu bildiğimden değil, gerçekten üzüldüğümden silerdim yüzümdeki şenlikli ifadeyi. şimdi, ıslak bir havlu gibi çöktüğüm şu koltukta, yokluyorum içimi: korktum mu? hayır; üzüldüm mü? hayır; kızdım mı? hayır...

gözüm duvardaki kertenkeleye ilişiyor. herhalde onu duvara hırsız iliştirmiş olamaz. fakat evim de ne kalabalık oldu birden! içimde yaprak kıpırdamıyor. kalksam da tutsam şu kertenkeleyi. benim kadar soğuk mudur gerçekten kanı? ilk önce kuyruklarını bırakıyor bu hayvancıklar da... bedeni iki elimin içinde kıpırdanıp dururken gözlerimi parkenin üzerinde bir o yana, bir bu yana kıvrılan kuyruktan alamıyorum. kuyruk acısı çekiyor mudur? belki içinden "beni en kolay bu çıkıntımdan yakalarlar; ben de onu böylece bırakıp kaçar, kendimi kurtarırım. oh olsun işte!" diyerek bastırıyordur kuyruk acısını. başımı öne eğip avuçlarımın içine fısıldıyorum: kaçamadın ki kuyruğun yerde, sen bende...

hiçbir parçamı, hiçbir yerde bırakmadım ben. kırık dökük, kangrenli, delik deşik, alerjik, pul pul... ama bende... sorun şu ki herşey bende, ama ben hiçbir şey hissetmiyorum. salon balkonunun kapısı hala açık. hırsızın bıraktığı gibi duruyor. uçuşan tül perdelerin arasından sıyrılıp balkona çıkıyorum. neden buradayım? ha, evet, kertenkele... iki elimi balkon demirlerinin ötesine tutup açıveriyorum. pıt diye düşüyor toprağa. daha önce sesini hiç duymadığım bir kadının bağırışı kaplıyor tüm ruhumu: "ben birini azat ettim, sen de beni azat etsen ya Allah'ım!"... birden dilimde bir tat uyanıyor. nasıl desem; dilim birden, bir tada müptela olduğunu hatırlıyor gibi... dilimin ucu damağıma bir dokunup bir geri çekiliyor. sanki ruhum benden ayrı, sanki ellerim benden ayrı, sanki dilim benden ayrı hareket ediyor. hiç içeriye giresim yok. etraf darmadağınık.... diğer odalara yetişememiş de salonla yatak odasının tersi yüzüne çıkmış. hiç haz etmem başkasının dağıttığını toplamaktan. en iyisi ben bu evi satayım. yok yok, kiraya vereyim. iyi para eder. muhit güzel. ev geniş. bahçesi var. güneş alıyor. sonra kızımla birlikte küçük bir eve taşınırız. gerçekten küçük olan bir eve... bedenlerimizi sıkıp ruhlarımızı çıkartabileceğimiz bir eve. çünkü yeryüzünde yeterince kaldığımızı düşünüyorum. gerçi kızım bana katılmayabilir. o henüz hislerini kaybetmediğinden hayat onun gönlünü çeliyordur. fakat ben onun annesiyim, elbette onun iyiliğini isterim. nasıl olsa günün birinde o da benim geldiğim noktada bulacak kendini. biliyorum. çünkü kızlar annelerinin kaderlerini yaşar. bunun çünküsü de annelerin en çok, kızları tarafından beğenilmiyor oluşudur. polis çağırmak istemeyişimi bile küçümsedi hanımefendi. halbuki yaygaraya ne lüzum var?! zaten başım ağrıyor. hırsızın alıp alacağı ne olacak ki? bir takı seti, iki bilezik ve bir miktar para. para birikir. bir ay evden çıkmasam, zaten çıkasım olmaz hiç, çalınanın yarısı birikir. benim gözlerim daha büyük kayıplar gördü. işte şu benim iki gözüm, nelere şahitlik etti de; dilimin, şahit olduğumu söylediğini, bir türlü göremedi. sandım ki böyle aşkla dolup taşan bu kalp... işte bu kalp... onundur. onunla birlikte beğendiğimiz bu ev, mabedimdir. nerede görülmüş, tanrıların sunaklara yüz çevirip mabetlerini terk ettikleri? ama ne terk ediş! saçımın rengini, içimin ateşini çalan... terk ediş...

"anne, anne...." kızımın gözlerinde yangın çıkmış. dokunsam... parmak uçlarından başlasam ısınmaya. çözülsem ve sonra erisem ve sonra bitsem.... "anne, duymuyor musun beni?! hırsızı, diyorum... hırsızı ele geçirmişler!" galiba yıllar sonra ilk kez birşey hissediyorum. hayret! bunca zaman sonra, kocamı mı bulmuşlar?

25 Ocak 2010 Pazartesi

açık mektup

gene aynı yerde duruyorum. paketlenmiş bir halde milföy hamurları, pizza kutuları, buzlu köfteler ile birlikte dondurulmuş gıda reyonundayım. birisi beni alıp mikro dalga fırında ısıtsa bile kimseye bir faydam dokunmaz. vitaminsiz, lezzetsiz... sadece midedeki gurultuları bastıran plasitiğimsi bir nesne gibiyim.

dünyada neşeli bir sürü insan var. dünyada ve çevremde. bunlardan biri belki de sensin. bakışların bu satırlar üzerinde dolaşırken, paylaşmak istemediğin bu kasvet karşısında belki memnuniyetsizlikle suratını buruşturuyorsun. ya da bu sayfayı yukarıdaki çarpı işaretine tıklamak suretiyle kapatacaksın. eğer gittinse ben gene boşluğa sesleniyor olacağım. etrafımdaki herşeyi küle çeviren boşluğa.

neden böylesin sen?, diye sormuştu üç-dört yıl evvel yakınımdaki. bilmiyordum ve hala bilmiyorum. bazı teorilerim var evet ama gerçekliklerini kanıtlayamam. çünkü hayat bir laboratuar değil ve günümüzde gerçeklik hala amprik verilerle ölçülüp tartılıyor.

neşeli insanlar sinirime dokunmuyor, hayır. hayranlıkla iziliyorum onları. sanki yaratıcıyla yakın bir bağ kurmuşlar gibi... yüzleri parıl parıl, ne güzel. sanki, bende doğuştan eksik olan bir meziyetle donatılmışlar gibi. allah yokluğunu göstermesin.

new york'a dönmeden önce istanbul'da geçirdiğim son günlerde kendimi her adımımı "yanlızım" diye atarken buldum. yalnızım, çok yalnızım... dramatik bir tonda değil ya da dilime dolanan arabesk bir şarkı gibi de değil... acımasız ve soğuk bir gerçek gibi... gördüğüm herşeyi buz rengine boyayan ve beni iten ve beni dışarıda bırakan ve beni...

neden böyleyim ben? bilmiyorum. kendimi bilmeye çalışmaktan yoruldum. var olmayan bir tevekkül haliyle etrafımda olan biteni sanki sonsuz bir olgunlukla karşılıyormuş gibi görünmekten de... düpedüz mutsuzum ben. artık hangi mitolojik tanrıysa kulların mutluluğundan sorumlu, okunu bana çevirmiş, sonra hülyalı bir su perisinin şıkırtılı şarkısına kulağı takılınca.... ıska!

teselli istemem, benim için bir kiralık katille anlaşın yeter.

13 Ocak 2010 Çarşamba

ne kadar ah etsem...

bazen üşüyorum. bazen düşüyorum. duruluyor derken. sonra dalgalanıyorum. olmayacak şeylere kızıp içimi kırıyorum. öyle çok isterdim ki şimdi bir fındık kabuğuna sığabilmeyi.

bazen herşey ağır geliyor. sanki tüm boşluğu yutmuşum, mideme oturmuş gibi... öyle bir gerçekle yüzyüze geliyorum ki uzaya çıkmışım da oksijen tüpsüz kalmışım gibi... bazen yoruluyorum ben. bazen çok uykum geliyor. fakat gördüklerim uykumu kaçırıyor. belki en tatlı rüyalar beni beklerken...

bazen saçmalıyorum. şimdi olduğu gibi. bazen diyorum ki... keşke sussam. bir gün değil, beş gün değil.... susabilecek kadar yalandan arınmış olsam. ama insanım ben... hakiki bir insan olmaya çalışan...