29 Ocak 2010 Cuma

kibrit kutusu'nun bir hayli sıradan bir günü...

bugün, manhattan'daki bir fransız kafetaryasında biri çin asıllı (barbie), diğeri bildiğin beyaz-anglosakson-protestan (jennifer) olan iki amerikalı arkadaşımla oturup sohbet ettik. insanın, insana duyduğu yakınlık ihtiyacı bir kez daha tescillendi tarafımca. gerçi red kit'i (nam-ı diğer lucky luke) bilmiyorlardı, ama olsundu. avatar'dan bahsettik mesela. bu filmin, türkiye'deki yorumlanışıyla amerika'daki yorumlanışı arasındaki dağlar kadar farkı gördüm. ben buralarda yokken film hakkında "emperyalist" bir ideoloji yaydığı yönünde yorumlar yapılmış. oysa durum türkiye'de tam tersiydi... sustum, dinledim. içimden şaşırdım. keşke biraz da salinger'dan bahsetseydik. 7'sinde 40'ında filan inşallah.... sonra barbie'ye "com'on barbie lets go parti" demek suretiyle... yok yok, demedim öyle. hiç der miyim? o halde baştan alıyoruz, sonra barbie'ye türkiye'den getirdiğim bir kutu turkish delight'ı (nam-ı esas lokum) takdim ettim. çocuklar gibi şenlendi barbie. görmeliydiniz... o mutlu olunca, ben de mutlu oldum. daha önce uzaklardan gelen bir kutu lokumla benim de ne kadar mutlu olduğum aklıma gelmedi o sırada. bana gelen lokum safranbolu lokumuydu ama... nasıl lezizdi. neyse... bazen insan dalgalanıyor, bazen duruluyor... içimde bir yerlerde hala bir burukluk var. tamir edilemez bir durum gibi... sanki böyle, tamir etmek için bozmuşlar; sonra parçalarımı bir araya getirince biri dışarıda kalmış... hani, hep öyle olduğu söylenir, karikatürize edilir ya... neyse işte... o parçanın yokluğuna alışmaya çalışıyorum. bu arada, soğuk alıyorum, arkadaşlarımla buluşuyorum, yürüyorum, metroya biniyorum.... ve acaba zamanı geldi mi, diye düşünüyorum?

...

sanmakla ömür geçiyor. yalnış, çok yalnış....

28 Ocak 2010 Perşembe

hırsız

kedilerin dilinden anlamak isterdim. aralık sokak kapısından, polislerin tüm geri püskürtme çabalarına rağmen içeri girip yatak odasının penceresinin önünde duran şu grili beyazlı sokak kedisinin dilinden anlayabilmek isterdim. kızım dolapların kustuğu kazakların, havluların, çarşafların arasından kendine bir yol bulup odanın penceresini açıyor. kedi, geldiği gibi hızla aralık pencereden dışarıya kaçıyor. belki evime giren hırsız, bahçede bir yerde bekliyordur hala da, onu anlatmaya çalışıyordur bu kahraman kedi! bilmiyorum... hırsızla pek ilgim yok. hatta kızım ısrar etmese polis bile çağırmazdım. tuhaf, onlar da sanki çağrılmayı bekliyormuş gibi on dakika içinde geliverdi. pek de umursamadığınızda her iş kolaylaşıveriyor demek ki...

bir zamanlar severdim ben. gözümü kör edip aşık da olurdum. olmuştum. bir zamanlar, üzülecek bir şey olduğunu bildiğimden değil, gerçekten üzüldüğümden silerdim yüzümdeki şenlikli ifadeyi. şimdi, ıslak bir havlu gibi çöktüğüm şu koltukta, yokluyorum içimi: korktum mu? hayır; üzüldüm mü? hayır; kızdım mı? hayır...

gözüm duvardaki kertenkeleye ilişiyor. herhalde onu duvara hırsız iliştirmiş olamaz. fakat evim de ne kalabalık oldu birden! içimde yaprak kıpırdamıyor. kalksam da tutsam şu kertenkeleyi. benim kadar soğuk mudur gerçekten kanı? ilk önce kuyruklarını bırakıyor bu hayvancıklar da... bedeni iki elimin içinde kıpırdanıp dururken gözlerimi parkenin üzerinde bir o yana, bir bu yana kıvrılan kuyruktan alamıyorum. kuyruk acısı çekiyor mudur? belki içinden "beni en kolay bu çıkıntımdan yakalarlar; ben de onu böylece bırakıp kaçar, kendimi kurtarırım. oh olsun işte!" diyerek bastırıyordur kuyruk acısını. başımı öne eğip avuçlarımın içine fısıldıyorum: kaçamadın ki kuyruğun yerde, sen bende...

hiçbir parçamı, hiçbir yerde bırakmadım ben. kırık dökük, kangrenli, delik deşik, alerjik, pul pul... ama bende... sorun şu ki herşey bende, ama ben hiçbir şey hissetmiyorum. salon balkonunun kapısı hala açık. hırsızın bıraktığı gibi duruyor. uçuşan tül perdelerin arasından sıyrılıp balkona çıkıyorum. neden buradayım? ha, evet, kertenkele... iki elimi balkon demirlerinin ötesine tutup açıveriyorum. pıt diye düşüyor toprağa. daha önce sesini hiç duymadığım bir kadının bağırışı kaplıyor tüm ruhumu: "ben birini azat ettim, sen de beni azat etsen ya Allah'ım!"... birden dilimde bir tat uyanıyor. nasıl desem; dilim birden, bir tada müptela olduğunu hatırlıyor gibi... dilimin ucu damağıma bir dokunup bir geri çekiliyor. sanki ruhum benden ayrı, sanki ellerim benden ayrı, sanki dilim benden ayrı hareket ediyor. hiç içeriye giresim yok. etraf darmadağınık.... diğer odalara yetişememiş de salonla yatak odasının tersi yüzüne çıkmış. hiç haz etmem başkasının dağıttığını toplamaktan. en iyisi ben bu evi satayım. yok yok, kiraya vereyim. iyi para eder. muhit güzel. ev geniş. bahçesi var. güneş alıyor. sonra kızımla birlikte küçük bir eve taşınırız. gerçekten küçük olan bir eve... bedenlerimizi sıkıp ruhlarımızı çıkartabileceğimiz bir eve. çünkü yeryüzünde yeterince kaldığımızı düşünüyorum. gerçi kızım bana katılmayabilir. o henüz hislerini kaybetmediğinden hayat onun gönlünü çeliyordur. fakat ben onun annesiyim, elbette onun iyiliğini isterim. nasıl olsa günün birinde o da benim geldiğim noktada bulacak kendini. biliyorum. çünkü kızlar annelerinin kaderlerini yaşar. bunun çünküsü de annelerin en çok, kızları tarafından beğenilmiyor oluşudur. polis çağırmak istemeyişimi bile küçümsedi hanımefendi. halbuki yaygaraya ne lüzum var?! zaten başım ağrıyor. hırsızın alıp alacağı ne olacak ki? bir takı seti, iki bilezik ve bir miktar para. para birikir. bir ay evden çıkmasam, zaten çıkasım olmaz hiç, çalınanın yarısı birikir. benim gözlerim daha büyük kayıplar gördü. işte şu benim iki gözüm, nelere şahitlik etti de; dilimin, şahit olduğumu söylediğini, bir türlü göremedi. sandım ki böyle aşkla dolup taşan bu kalp... işte bu kalp... onundur. onunla birlikte beğendiğimiz bu ev, mabedimdir. nerede görülmüş, tanrıların sunaklara yüz çevirip mabetlerini terk ettikleri? ama ne terk ediş! saçımın rengini, içimin ateşini çalan... terk ediş...

"anne, anne...." kızımın gözlerinde yangın çıkmış. dokunsam... parmak uçlarından başlasam ısınmaya. çözülsem ve sonra erisem ve sonra bitsem.... "anne, duymuyor musun beni?! hırsızı, diyorum... hırsızı ele geçirmişler!" galiba yıllar sonra ilk kez birşey hissediyorum. hayret! bunca zaman sonra, kocamı mı bulmuşlar?

25 Ocak 2010 Pazartesi

açık mektup

gene aynı yerde duruyorum. paketlenmiş bir halde milföy hamurları, pizza kutuları, buzlu köfteler ile birlikte dondurulmuş gıda reyonundayım. birisi beni alıp mikro dalga fırında ısıtsa bile kimseye bir faydam dokunmaz. vitaminsiz, lezzetsiz... sadece midedeki gurultuları bastıran plasitiğimsi bir nesne gibiyim.

dünyada neşeli bir sürü insan var. dünyada ve çevremde. bunlardan biri belki de sensin. bakışların bu satırlar üzerinde dolaşırken, paylaşmak istemediğin bu kasvet karşısında belki memnuniyetsizlikle suratını buruşturuyorsun. ya da bu sayfayı yukarıdaki çarpı işaretine tıklamak suretiyle kapatacaksın. eğer gittinse ben gene boşluğa sesleniyor olacağım. etrafımdaki herşeyi küle çeviren boşluğa.

neden böylesin sen?, diye sormuştu üç-dört yıl evvel yakınımdaki. bilmiyordum ve hala bilmiyorum. bazı teorilerim var evet ama gerçekliklerini kanıtlayamam. çünkü hayat bir laboratuar değil ve günümüzde gerçeklik hala amprik verilerle ölçülüp tartılıyor.

neşeli insanlar sinirime dokunmuyor, hayır. hayranlıkla iziliyorum onları. sanki yaratıcıyla yakın bir bağ kurmuşlar gibi... yüzleri parıl parıl, ne güzel. sanki, bende doğuştan eksik olan bir meziyetle donatılmışlar gibi. allah yokluğunu göstermesin.

new york'a dönmeden önce istanbul'da geçirdiğim son günlerde kendimi her adımımı "yanlızım" diye atarken buldum. yalnızım, çok yalnızım... dramatik bir tonda değil ya da dilime dolanan arabesk bir şarkı gibi de değil... acımasız ve soğuk bir gerçek gibi... gördüğüm herşeyi buz rengine boyayan ve beni iten ve beni dışarıda bırakan ve beni...

neden böyleyim ben? bilmiyorum. kendimi bilmeye çalışmaktan yoruldum. var olmayan bir tevekkül haliyle etrafımda olan biteni sanki sonsuz bir olgunlukla karşılıyormuş gibi görünmekten de... düpedüz mutsuzum ben. artık hangi mitolojik tanrıysa kulların mutluluğundan sorumlu, okunu bana çevirmiş, sonra hülyalı bir su perisinin şıkırtılı şarkısına kulağı takılınca.... ıska!

teselli istemem, benim için bir kiralık katille anlaşın yeter.

13 Ocak 2010 Çarşamba

ne kadar ah etsem...

bazen üşüyorum. bazen düşüyorum. duruluyor derken. sonra dalgalanıyorum. olmayacak şeylere kızıp içimi kırıyorum. öyle çok isterdim ki şimdi bir fındık kabuğuna sığabilmeyi.

bazen herşey ağır geliyor. sanki tüm boşluğu yutmuşum, mideme oturmuş gibi... öyle bir gerçekle yüzyüze geliyorum ki uzaya çıkmışım da oksijen tüpsüz kalmışım gibi... bazen yoruluyorum ben. bazen çok uykum geliyor. fakat gördüklerim uykumu kaçırıyor. belki en tatlı rüyalar beni beklerken...

bazen saçmalıyorum. şimdi olduğu gibi. bazen diyorum ki... keşke sussam. bir gün değil, beş gün değil.... susabilecek kadar yalandan arınmış olsam. ama insanım ben... hakiki bir insan olmaya çalışan...