26 Şubat 2010 Cuma

neden ki?

bu çay daha olmamış, demiş adam; baksana çöpler hala suyun üstünde yüzüyor. olsun, demiş kadın; benim içim demlendi, bir çay koy da içelim.

iki çay söyledim, birisi açık
keşke yalnız bunun için sevseydim seni...
demiş cemal süreya.

güneş doğmasa da kar aydınlatır ya sabaha yakın olan geceyi, karın yağışını en çok bu yüzden seviyorum; demiş kadın. adam cevap vermemiş. çünkü uyuyormuş. öyle güzel uyuyormuş ki kadın onu uyandırmaya kıyamamış. bu yüzden tek başına karışmış karın beyazına. sonra bir daha gören olmamış. adam da bir daha hiç uyanmamış. çünkü kadın hep rüyalarında geziyormuş.

anlatsam inanmazlar oğul,
masal derler,
masala inanmazlar.
masalı yalnızca dinlerler.
sanki hakikati bilirlermiş gibi
sanki hakikatin sırrına ermiş gibi
masala inanmayan gerçeğe inanır mı?
diye sormuş murathan mungan.

kadının kafası karışıkmış aslında. adamın öyle değilmiş. şunu istiyormuş, bunu, bir de onu. bunun için de çalışması yeterliymiş. kadının canı birşey istiyormuş ama ekşi desen ekşi değil, tatlı desen tatlı değil. içinde acıtmayan kırmızı biber olabilirmiş belki. dilinde uyanan bir tat varmış, meğer daha adı konmamış... bu yüzden yollarını ayırmış kadınla adam. çünkü... kadın ne istediğini bilemediğinden adam da ona istediği şeyi bulup getiremiyormuş. bu adamı çok üzüyormuş. daha çok kadını mutlu edemediğini düşündüğü için üzüyormuş. bu yüzden adam mutlu edebileceği bir kadın bulmaya gitmiş. kadın üzülmüş. oysa birlikte arasaymışlar ya... n'olurmuş ki yani?

when I look in your eyes
I can feel the butterflies
I love you when you're blue
tell me darling true
what am I to you
, diye şarkı söylemiş norah jones.

...

bittim.

18 Şubat 2010 Perşembe

sana da olur mu?

Yürüyebilirim günler ve gecelerce... Kendimi sokaklarda akmakta olan "zaman"ın bir parçası gibi hissederek. Öyle bir haldeyim şimdi. Sanki elim yok, kolum yok, ayaklarım yok... Sanki beni kimse göremez, kimse zarar veremez, yanımdan geçerken bana çarpamaz, yanlışlıkla üzerime kahve dökemez... İşte ne bileyim, sanki mekandan kurtulmuşum da zamanın bir parçası olmuşum gibi. Bıraksalar günler ve gecelerce yürüyebilirim ve üstelik yorulmam ve üstelik acıkmam ve üstelik korkmam... Hiç ağlamam, hiç canım sıkılmaz...

Harekette bereket vardır.

16 Şubat 2010 Salı

dağdan gelecek bir kız düşe düşe...

Pazar günü, düşmeyi bilmediğimi öğrendim. Düşmek ne kadar zormuş! Şöyle ki:

Yaşımı başımı almış bir insan numunesi olarak uydum Michelle'in aklına, pazar günü sabahın nurunda Windhom Dağının yoluna düştüm 7 kişilik bir grupla. Hedefte kayak yapmak vardı. Daha önce hiç yapmadığım birşeydir kendisi... Yani düz yolda kayıp düşmelerimi saymazsak ki öyle sanıyorum ki sayılmaz, ben hiç kaymadım. Bir yaştan sonra belirli sporları öğrenmek de epey güçleşiyor. Fakat ABD'nin havasından mı, suyundan mı bilinmez... yaşın burada bir önemi kalmıyor; yüzyıllık Türk kızı da Amerikan aklı ile hareket etmeye başlıyor. Her neyse... 2-3 saatlik yoldan sonra vardık dağımıza, giydik kayak kıyafetlerimizi. Hava çok güzel, üşümüyorum. Fakat bir sorunum var, rüzgardan etkilenmemek için taktığım maske yüzünden Hannibal Lecter'a benziyorum. İnsanlar benden köçe bucak kaçmadığı müddetçe yoluma devam edebilirim düşüncesiyle gene de kendimi karlara bıraktım.

İlk öğrenmem gereken şeyin düşmek olduğunu söylediler. Herhangi bir tehlike hissedersem düşeceğime dair kendimi sağ ya da sol yanıma bırakıvermeliydim. Bırakmak mı? Bu bana psikodramadaki bir grup ısınma oyununu hatırlattı.

Üyeler tek tek grubun diğer üyelerinin oluşturduğu çemberin ortasına geçip gözlerini kapatarak kendini diğerlerinin ellerine bırakır. Ayakları bastığı yerde sabit iken bir çeşit hacıyatmaz gibi öne-arkaya-sağa-sola savrulup durur. Bu bir çeşit gruba güven testidir.

İşte bunun gibi kendimi bırakmam gerekiyordu benim de... Karlı dağın canımı yakmayacağına güvenerek kendimi onun beyazlığına teslim etmeliydim. Şunu söyleyebilirim düşmeyi öğrenmem bir hayli zaman aldı. Aklım şunu alıyordu: kendimi bırakmaz da olduğu gibi düşersem yaralanabilirdim, hiç olmadı bir yerimi hafifcikten incitebilirdim - ki incittim. Fakat bedenim aklıma uyup kendini bırakamıyordu. Birkaç düşüşten ve sağdan soldan gelen çeşitli uyarılardan sonra kendimi bulduğum her fırsatta karlara atıverdim. Eminim dışarıdan çok komik görünüyordum. Kendini olur olmadık karlara bırakan Hannibal Lecter.

Fakat gene de en komiği sorunsuz bir kayma denemesini 10 yaşlarında bir kız çocuğunu kucaklayarak nihayetlendirmiş olmam. Annesinin yüzündeki dehşet ifadesini görmeniz gerekirdi. Sonra civarda bulunan başka bir kadınla dedikodumu yaptılar: "herkes de kayak yapıyor canım... olmaz ki!". Herkesten kasıtlarının Hannibal Lecter olduğunu düşünüyorum...

6 Şubat 2010 Cumartesi

büyük harfler cümle başına

Basitleştirmek lazım hayatı. Mesela, noktalardan sonra büyük harfle başlamadığım için okuma zorluğu yaşattığım yönünde çok haklı bir yorum aldım. Büyük harfleri geri çağırıyorum o vakit... Okumak kolaylaşsın diye. Kimseye zülum etmek değil niyetim.

Basitlik ile bayağılığı ayırmış olmak lazım birbirinden... Bu ayrımın fehminde olarak basitleştirmek lazım hayatı. Üzerinde üç kere, dört kere düşünmek zorunda kalacağımız kararlar olmadan; geceleyin uykularımızı kabuslara teslim etmeden; bir sonraki güne rahatlıkla başlayabilecek, yataktan kalkabilecek gücü hissedebilecek bir hayat örmek lazım... İki ters bir düz değil de böyle düz işte...

Basit... Çok basit... Kin olmadan, intikam olmadan, onun şusuyla bunun busuyla uğraşmadan; mesela geçmişin karanlık dehlizlerinde kaybolmadan... Birisi bana, "tuzu uzatır mısın?" dediğinde; "hay Allah, yemeği tuzsuz yapmışsın, demek istiyor galiba" diye düşünmeden; kalbimi kırmadan ve kalp kırmadan... Basitçe tuzu uzatmak lazım mesela.

Ama bazen tam bir bilmece, tam bir muamma, tam bir labirent olmuyor mu hayat? Yoksa benim algıda bir kırılma mı yaşamam lazım?

3 Şubat 2010 Çarşamba

gereksiz bazı ayrıntılar

cumartesiden beri hastayım. buna rağmen aja'nın "tek kişilik" gösterisini izlemeye gittim akşamın bir vakti. utangaçmış eskiden, öyle diyor; italya onu değiştirmiş, bunu da peşine ekliyor. müzikli, canlandırmalı bir gösteri işte... sesi güzel kızın. maşallah! ben de mi gitsem şu italya'ya? utangaçlığımın sosyofobi noktasına ulaştığından şüpheleniyorum.

...

öyle güzel bloglar keşfediyorum ki okudukça "ben yazmasam da sadece okusam mı?" diye düşünmüyor değilim. dur bunu bir kenara not edeyim: yazma, oku.

...

murat menteş'in "korkma ben varım"ını bitirdim. bir yazarın kendi zekasına duyduğu hayranlık, yazar için riskli noktalara ulaşabilir diye düşünüyorum. kitap güzel... benimki sadece bir hislenme.

...

birçok kararlar almam gerekiyor. ispanyolca'ya devam etmeli miyim? rüyamda ispanyolca hocamı gördüm. hiç girmediğim bir sınavdan geçtiğimi söylüyordu. sınav kağıdımı elime aldım ama okuduklarımdan hiçbir şey anlamadım doğrusu. bu bana başka bir rüyamı anımsattı. new york'a gelmeden önce, fekat gidici oluşumun kesinleştiği günlerde rüyamda bir sınıfa giriyordum. geç kalmışım derse. telaşlı ve korkak ve tedirgin ve... kendime bir yer bulup oturuyordum. hoca, öğrenciler filan doğal olarak ingilizce konuşuyorlardı. aman allah'ım! ben hiçbir şey anlamıyordum. öyle panikledim ki... anlatamam. birden hoca gelip karşıma oturup türkçe konuşmaya başlamıştı. ben de new york'a ilk geldiğim günlerde, hep bu anın gelmesini bekledim... gelmedi. sonra ben de beklemez oldum.

...

zencefil bal limon... bu üçünü bir araya getirmem lazım. yoksa bu boğaz harbi bitmeyecek.

2 Şubat 2010 Salı

kaçsam bırakıp senden uzak...

bu benim, ava çıkarken avlanma, hikayemdir.

...

dün, bütün gün aynı şarkıyı dinleyip durdum. her seferinde daha bir içlenerek... yeni bir şarkı değil. eskiden beri vardı... zaman zaman beni kendine çağırırdı. ama dün, beni kendine çağırmakla kalmayıp, rehin aldı.

bunun üzerine, bu şarkının kaynağı ne ki?, diye araştırmaya koyuldum. bestesinin ve güftesinin mehveş hanım'a ait olduğunu öğrendim. notalarını indirdim. kim bilir, belki bir gün, bir yerde... sonra, youtube'dan farklı hanendeler bu şarkıyı nasıl yorumlamış acaba? diye şöyle bir araştırdım. eski yorumlarıyla birlikte yeni yorumları da vardı. bir sabah programında bir adam söylüyordu. dinledim. adam, bence, pek de güzel söylemiyordu; ama gene de dinledim. şarkının sonunda, sabah programında bulunan cemalnur sargut hanım bir yorum yaptı. şarkı ona, Allah ile olan bağını hissettiriyor imiş. şöyle ki: "yalnız değilsin, ben buradayım kızım, hep seninleyim..." diyormuş sanki Hazreti Allah "peki ya sen neredesin?"

oltaya takılmış bir balık gibi hissettim kendimi. beni düğümleyen buz gibi yalnızlığımla bunca cedelleştikten sonra... söyleyecek çok lafım yok. böylesi de iyi zaten.