22 Mart 2010 Pazartesi

bazı şeyler oldu

Bu aralar sürekli telif hakları üzerine düşünüyorum. Umarım bu konuda birşeyler çiziktirebilirim gücümü toplayıp.

Bir komedi filmi tretmanı tamamlamaya çalışıyorum. Komik olmak hiç kolay değil ve gayet de ciddiyet isteyen bir iş. Diğer taraftan bir evlilik dramının senaryosunu yazmaya çalışıyorum. Sanırım beni en çok zorlayan bunları İngilizce yazıyor olmam.

Şu çok ilginç... Gecenin bir vakti uykumdan sıyrılıp senaryonun şu kısmı şöyle devam etmeli, sonra da şu olmalı diye bir süre düşünüyorum. Sonra da "evet, tamam" diyerek uykuma geri dönüyorum.

Yazmak biraz tehlikeli bir iş galiba... Zira insan, kendi zihnine kilitlenmiş bulabiliyor bazen kendini. Çıkmak lazım bazen, şöyle bir silkelenmek.

Şöyle birşey oldu ki Tisch'ten erkencikten haber geldi. Bölüme kabul edilmişim. Şaşırdım. Sonu hayrolur inşallah... Bana destek veren herkese minnettarım. Annemin ve dostlarımın dualarına, iyi dileklerine...

Bu kabul bir sonuç değil aslında, bir başlangıç ve inşallah güzel yazılır hikaye...

19 Mart 2010 Cuma

olmadı böyle...

ya bir teselli ver ya da bir biskrem... bazen düşüyorum ya, elimden tut beni kaldır. aklımda hep şu var: bir anne, bir de baba, ortalarında bir kız çocuğu; biri tutmuş bir elinden, diğeri öteki elinden hoppala yavrum hoppala... uçuyor muyum anne? düşüyorsun kızım... bazen de üşüyorum ama. çünkü uyuyanın üstüne kar yağar yavrum. uyandırsana beni o zaman... "hemşerim, kalk geldik" dese biri, sanki yolun sonuna gelmişim gibi. o da olur ya birgün, o gün neden bugün olmasın? çok uzağım... çok. en ufak bir taş düşse göle, dalgalanıyor içim. berrak bir su olmak istiyorum artık ben, yeryüzünde dolaşan. elim ayağıma dolaşmasın fakat, elim ayağım olmasın hatta... bakın, işin doğrusu; içimde biriktirdiklerimi apaçık söyleyemediğimden dolanıyor bu kadar laf. sanki yaralı ve daha da beteri, irinli bedenini gözden saklamak isteyen takıntılı bir insancık gibi kat kat kıyafet giydiriyorum kelimelerime. kıfayetsiz kalıyorlar... aslında söylemek istediğim... her neyse...

17 Mart 2010 Çarşamba

hatalarımız üzerine sulu sepken bir bilişsel güzelleme

Hatayı fark edebilmek ayrı meziyet, fark ettikten sonra hatayı tamir etmeye çalışmak ayrı meziyet... Zira hata, fark edildikçe savunulan bir meret! Bunda bilişsel psikolojide üzerine çokça araştırma yapılmış "cognitive dissonance" (vallahi Türkçesi nedir, bilemedim; "bilişsel çatışma" gibi birşey) kavramının bir etkisi var mıdır? Belki vardır... Bu kavramın yanisi de şu: zihindeki iki bilişin (kanı diyeyim) çatışması sonucu ortaya çıkan rahatsızlık. Akabinde bu rahatsızlığı en aza indirebilmek için bir kanı diğerine itina ile uydurulur.




yukarıdaki resim şu adresten alınmıştır: http://www.resimle.net/

Bu çok "sağlıklı" bir süreç de olabilir. Şöyle ki: İki elbise arasında kararsız kalmışsınızdır. Sonunda birini alırsınız. Aklınız hala diğerinde kalmasın diye almadığınız elbise hakkında iftiralar atmaya başlarsınız. Zaten de sarısı çok açıktı, benim tenime en çok mavi gider gibi... Bu şekilde aklınız sürekli seçmediklerinizde kalmadan yaşamınıza mutlu mutlu devam edebilirsiniz. Malesef ben aranızda olamayacağım. Zira bendeniz çoğunlukla seçmediklerimi özlüyorum.

Her neyse... Bu süreç tabi daha korkutucu bir biçimde de işleyebilir. Misal, "ben iyi bir polisim" diye bir bilişiniz var. (ya, bu biliş kelimesini kim buldu?) Fekat az önce öğrendiniz ki 13 yıl önce suçlu diye hapse attırdığınız adam meğerse masummuş. "İyi bir polisim ama masum bir insanın 13 yılını çaldım". İşte bu yeni ortaya çıkan kanı (sen de bir karar ver; biliş mi, kanı mı?) "masum bir insanın 13 yılını çaldım" ilk önerme ile çatıştığından müthiş bir rahatsızlık oluşuyor benliğinizde. Buna isterseniz vicdan azabı da diyebilirsiniz. Vicdan bilişi demeyin de... Neyse, sulandırmayalım.

N'oluyor peki bu çatışma neticesinde? Çoğunlukla birinci önerme değişeceği yerde ikinci önerme değişiyor ve şöyle birşey oluyor: "Ben iyi bir polisim, bu yüzden de masum bir insanın 13 senesini çalmış olmam mümkün değil. Onun suçlu olduğundan eminim, sonradan ortaya çıkan bu deliller çarpıtılmış!" Tabii, vicdan azabının ellerinde can çekişen mutsuz bir azınlık da yok değil; ama kendilerine Allah'tan ferahlık dileyip esas odağımız olan çoğunluktan bahsetmeye devam ediyoruz.

Aynı mekanizma basit, gündelik hatalarımız göze çarptığında da işliyor olabilir. Kendimize dair "iyi" inançlarımız sarsılmasın diye gelsin bahaneler, gitsin diğerini suçlamalar... Halbuki en başta şunu desek mesela: "Beşerim, şaşarım!" ya da "Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni"...

Ne acayip iş ya hu? Mükemmel olanı sevmek zordur, deyip Tanrı imajını sarsmaya çalışırız; ama kendimizi sevebilmemiz için de mükemmel olduğumuza inanmamız gerekir.

Kendime son sözüm: Hata yapma özgürlüğümü geri istiyorum sevgili kendim... Seninle uğraşıp durmaktan çok yoruldum. Hatamla sev beni! Yoksa seni çarpıtılmış bilişlere boğarım.

***

Cognitive Dissonance üzerine okuduğum en kapsamlı kitaplardan biri: "Mistakes were made (but not by me)" Tavris & Aronson. Türkçe çevirisi olduğundan şüpheliyim...

16 Mart 2010 Salı

bugün...

Janis Joplin'le yeniden tanıştım. Kendisini yok eden birşeye muhtaç olduğunu hissetmek ne kadar iç acıtıcıdır, diye düşündüm. Bir de kayıp bir yapboz parçası gibi bütününü arayan insanları bu derece iyi anlayabiliyor olmak, bendenizi geleceğim hakkında endişeye sevk etti. Sonra da emanetiz, dedim... Hepimiz, öyleyiz...

***

Telif hakları üzerine enteresan bir makale okudum. Yazdıklarımız üzerinde sahiplik iddia edemeyeceğimiz bir zaman dilimine girecekmişiz. Birisi şöyle demişti; "Biz musluk gibiyiz, su bize ait değil. Onu sadece akıtıyoruz. Üzerimize düşen görev içimizi temiz tutmak". Buradan hareketle eserlerimiz üzerinde mülkiyet iddia etmesek de olur, sonucuna varabiliriz; ama kanaatimce bir başkasının eserini kopyalayıp "Eh, ne de olsa gökkubbenin altında söylenmemiş söz kalmadı. Sen söylemesen ben söyleyecektim..." demek de biraz edepsizlik oluyor. Hele ki okuduğum haberin sonundaki yorum, beklemediğim bir tokat kadar sersemleticiydi. Merak edenler şuradan okuyabilirler:

www.nytimes.com/2010/02/28/weekinreview/28kennedy.html?scp=3&sq=Randy%20Kennedy&st=cse

***

Yasemin Mori dinledim. İtiraf ediyorum, ilk kez dinledim. Çok melankolik geldi. Birkaç kez daha dinlemeye karar verdim.

***

En çok Rachel Corrie'yi düşündüm. Dün, bir önceki gün, bugün... Aklımın almadığı, kalbimin taştığı bir duyarlılık. Bazen ölmek, yaşamanıza engel olmuyor. Bazense sorunsuzca nefes almak, yaşıyor olduğunuz anlamına gelmiyor.

16 Mart Dünya Vicdan Günü... Bir ayna bulmak lazım şimdi; bir de yansıttığına bakabilecek güç...

14 Mart 2010 Pazar

hayat dersi

hayat, rubik küpünden bile karışık. kesirlerde sadeleştirmeyi öğretmişlerdi de bunu atlamışlar.

sadeleştirerek yaşayanları bulup o kafileye katılayım. en iyisi bu olacak.

13 Mart 2010 Cumartesi

ben gülüyor muyum?

Teorik düzeyde sarkazmı (alaycılık?) bir ifade biçimi olarak incelemeye almış olmakla beraber; duygusal düzeyde Amerikalılar'ın sarkastik iletişim kurma biçiminin beni epey yorduğunu söyleyebilirim.

İğnelemeyin lütfen, siyaseten doğruculuğunuzu bir kenara bırakarak kartlarınızı açık oynayın; demek istiyorum. Hatta bazen diyorum, ama karşılık bulamıyorum. Şu haliyle evliliği cehenneme dönmüş, kendini ifade etme acziyetiyle sürekli kocasını iğneleyen bir kadına benzetiyorum sizi!

Sanki toplumun her bireyi, sit-comlardan yayılan bir hastalığa düçar olmuş gibi üç cümlede bir sarkastik şakalar yapıp dirençle karşılaştıklarında da "just kidding" ("şaka takılıyorum yaaa") demek suretiyle iki adım geri atıyorlar.

Latife latif gerek, efendim; latife latif gerek...

12 Mart 2010 Cuma

yarım kalan hikayeler

şöyle bir hikayeye başlamışım:

"İstasyonun merdivenlerinden inerken platformda bekleyen treni gördüm. Beni evime taşıyacak olan trendi. Kapıları kapalıydı. Platformda bir ileri bir geri yürüdüm. Kapıları açılmadı. Geç kalmıştım. Sonra, tren evimin olduğu yöne doğru hareket etti.

Bugün yolda sana benzeyen bir kadına rastladım. Nasılsın?, diye sordum. Şaşırdı tabii... Birkaç saniyelik bir tereddütten sonra belli belirsiz gülümseyerek; iyiyim, dedi. Senin de iyi olduğunu hissettim. Çok sevindim. Kadına teşekkür edip yoluma devam ettim. Eminim benim deli olduğumu düşünmüştür. İdare edivermiştir. Gene de minnettarım, tersleyebilirdi. Tahammül giderek azalıyor sokaklarda.

Karıma yeni bir peruk almam gerekiyordu. O yüzden dışarıdayım. Yoksa rahat koltuğumu terk etmem pek... Orada hatıralarıma gömülü yaşarım. Kazandık kazanacağımız kadar çok şükür... Gerisini çocuklar kendi başlarına arttırsın. Ben yorgunum. Karımın istekleri olmasa sokağa adımımı atmam."

belki bir ara devam ederim...

11 Mart 2010 Perşembe

ciddiye alınmaması gereken bir yazma denemesi

bence insan canı istemeyince yazmasın. yazamıyor çünkü, bizzat tecrübe ediyorum. bakın gene küçük harflere dönüş yaptım, neden? özüm bu benim! dünyada çok fazla yer işgal etmek istemiyorum. harflerim de küçük olsun istiyorum. neden dünyada fazla yer işgal etmek istemiyorum? çünkü aslında dünyada çok fazla yer işgal etmeye meyilli kocamaaaan ve şişkin bir egom olduğunu seziyorum. ondan kurtulmak istiyorum. atsan atılmıyor, satsan satılmıyor.

günümün çoğu çalışma masamın yerini değiştirip düzenlemekle geçti. bir fotoğrafını koymak istemekle birlikte korkunç bir üşengeçliğin pençesine düşmüş haldeyim. çok umutluydum bu sabah! birçok proje vardı aklımda; blogla ilgili, senaryolarımla ilgili, başka şeyler... çalışma masamı düzenlemiş olmak da beni bayağı bir motive etmişti. ama sanırım herşeyin fazlası zarar. çünkü beş saat önce evden derse gitmek için çıkan kibrit kutusu ile yarım saat önce eve gelmiş olan kibrit kutusu arasında bir hayli fark var. kararda kalmak lazım. tadında bırakmak lazım.

çalışma masası deyince aklıma şu geldi:

yıllar, yıllar, yıllar önce üniversiteye hazırlandığım sıralarda dershaneden bir arkadaşım vardı (e.). ikimiz de pek normal gençler değildik. ben her zamanki gibi içine kapanıktım ama bir şekilde onunla iletişim kurabiliyorduk. evine bile gitmiştim. bana şöyle birşey söylemişti:

eskiden çalışma masası olanlara bakıp "vay be, çalışma masaları var; başka ne dertleri olabilir ki?" diye düşünürdüm. şimdi bir çalışma masam var ve daha önce hiç olmayan bir sürü de derdim var. ben de ona demiştim ki: "çalışma masan mı var, derdin var". gülmüştük. onunla birlikteyken hep gülerdik. ama içinde hınzırca bir acı saklardı gülüşlerimiz, çok iyi hatırlıyorum. çünkü sanırım ikimiz de yalnız ve biraz da hırpalanmış ergenlerdik. tıpkı diğer tüm ergenler gibi...

...

bugün burada biter ve ben çekip giderim...

10 Mart 2010 Çarşamba

kimliği belirlenemeyen bir cisim yaklaşıyor!

Uzun bir yazı olacak. Şimdiden uyarayım. Sadece mülakatın içeriğini merak edenler yedi paragraf birden atlayabilirler.

***

Hayat ne garip, vapurlar filan... Gerçekten.

Bugün psikodrama eğitimine giderken, metorda gülümseyip durdum. Hayatın akışı beni bugünlerde hayrete düşürdüğü için daha çok. Olanlara şaşırmak -üzülmektense- iyi geliyor bana.

Dün gece - bir önceki gece olduğu gibi - uyuyamadım bir türlü. Oysa tek istediğim uyumak ve unutmaktı. Neyi? Pek tabii ki mülakatı. Aslında travmatik bir durum yok... Fakat benim mükemmeliyetçi benliğim olayları kabullenmekte her zaman yaşadığı hazımsızlığı yaşıyor. Başa saralım...

Dün sabah dört saatlik uyku ile kalkıp mülakata doğru yola çıktım. Yola çıkmadan beş dakika önce "niyet mektubumun" çıktısını alasım geldi. Hani yolda okurum motive olurum filan diye... Çıktıyı aldım. Sonra yolda aklıma geldi ki çıktıyı aldım almasına da masanın üstünde unuttum. Unuttuklarım bununla sınırla olsa gene iyiydi. Zira pasaportumu da yanıma almayı unutmuştum. Neyine gerek pasaport? diye soranlara cevap veriyorum: Okul girişinde fotoğraflı kimlik soruyorlar. Benim durumumdaki biri için de tek geçerli kimlik pasportum. Nasıl olsa mülakat için gidiyorum adım bölümde yazılı olduğundan içeriye girebilirim diyerek kendime stres yapacak başka mevzular aradım. Buldum da... Bu hususta üzerime yoktur.

Derken efendim, Tisch'e vardım. Fotoğraflı kimliğim olmadığını öğrenen güvenlik görevlisi "eh artık başka zaman gelirsin" diyerek istihbarattan/gizli servisten olduğumu gösteren herhangi bir işaret olmadığı sürece beni içeri almayacağını gayet açık bir biçimde ifade etmiş oldu. Mülakat, dedim; başvuru, dedim. Adım Hıdır, elimden gelen budur; diyerek beni çaresizliğimle baş başa bıraktı. Öyle şaşkın ördek yavrusu gibi etrafıma bakınırken cep telefonumda kayıtlı olan bölüm sekreterini aramak aklıma geldi. Fakat ne yazık ki hattın öbür ucunda kimse yoktu. Beş dakika kadar bitkisel hayata girmiş bir biçimde güvenlik masasının önünde bekledim. Benden bu şekilde kurtulamayacağını anlayan güvenlik görevlisi "o zaman şu numarayı ara" diye birşeyler geveledi. Numarayı tekrar etmesini isteyince de bir zahmet kendisi üç tuşa basarak üst kattaki bölüm sekretliğini arayıverdi. Konuşmasını şu şekilde Türkçe'ye çevirmek hiç de abartılı olmayacaktır: "Ya burada bir kız var, kimliği yokmuş... Mülakatım var, filan diyor ama doğru mu ki? Ha, var diyorsun yani. E iyi madem, göndereyim mi yukarı? Tamam..."

Şimdi bu noktada güvenlik görevlisi arkadaşın motivasyonunu anlıyorum, öyle her önüne geleni içeri almayacak tabi; fakat galiba o üç tuşa basmak neden o kadar zor geldi ona, o kısımda takılıyorum. Sonra başa sarıyorum: "Adam beni içeri almayacaktı ciddi ciddi.." diyorum. Aslında buraya geldiğimden beri güvenlik görevlileriyle de az imtihan edilmedim ya... Neyse...

Nihayet mülakat!

Boğaziçi'ndeki kabilemsi topluluğun aksine burada beni sadece üç bölüm hocası bekliyordu. Biri senaryo hocası M., diğeri oyunculuk hocası J., üçüncüsü ve mülakat sırasında en aktif olanı da bölüm başkanı J. idi. Bu sefer gözlerime inanabilirdim, zira M. gerçekten de beyaz saçlıydı. Bölüm başkanı ise keldi. Yani birleşip Voltran'ı oluşturabilir ve altı sene önce gördüğüm halüsinasyonu gerçek kılabilirlerdi. Olmadı tabi...

Mülakat sırasında benden hiç ama hiç ama hiç beklenmeyecek derecede sakindim. Bir baloncuğun içinde gibiydim. Genellenebilir bir bilgi değil tabi, diğer mülakatları bilmiyorum ama ileride bu bölüme başvuracak olanlar belki soruları filan merak ediyorlardır. Aşağıdaki paragraf onlar için...

M. hariç diğer ikisi benden sürekli birşeyleri hikayeleştirmemi istediler. Sırasıyla: 1) Son bir-iki gün içinde gözlemlediğin bir karakteri anlat bize. Bağlantılı olarak 2) Bu karakterin ana karakter olduğu bir kısa film çekeceksin. 10 sene sonra bu karakterin başına birşey gelmiş, ne? (Bilmiyorum, ne gelmiş?) 3) Bugün buraya gelene kadar yaşadıklarını anlat 4) Dışarıya bir bak (hep birlikte odanın bir duvarını kaplayan kocaman pencereden dışarıya bakıyoruz), binalar görüyorsun (Evet görüyorum ve hiç etkilenmiyorum)... Şimdi bu binalardan birini seç (Hepsi birbirine benziyor, hangisini seçeyim? Üstelik miyopum ve gözlüğümü evde unuttum). Şimdi anlat bana o binada neler oluyor? (Scrubs dizisinin müziğinin bitişini bilir misiniz? "I am not Superman!") 5) Şimdi bu mülakat ortamını, bizi ve kendini anlatan dört-beş kareden oluşan kısa bir filmimsi anlat bize (İstediğim kareden başlayabilir miyim?)

Sonra takım çalışmasıyla ilgili ne düşündüğümü sordular, bu işin çok yorucu olabileceğinden konuştuk, psikoloji geçmişimden bahsettik, Jung dedik, Psikodrama dedik... Mülakatın sonuna geldik. Vedalaştık. Aklım oyunculuk hocası J.'de kaldı. Çünkü mülakat boyunca bir ya da iki kez gülümsedi. Pek memnuniyetsiz görünüyordu. Şuracığıma birşey oturdu.

Dün bütün gün boyunca zihnimde mülakatı evirdim çevirdim. Ah dedim, aman dedim... Şurada şöyle bir hikaye anlatsaydım, dedim. Ara sıcak olarak J.'nin kuşkulu bakışlarla gölgelenmiş olan yüzünü ikram ediyordu zihnim bana. En son dedim ki: Her neyse...

İşte onu diyordum, hayat ne garip... Bugün metroda her zamanki gibi i-podumun seçtiği şarkılar eşliğinde düşüncelere daldım. Fakat hafiflemiştim bir tüy kadar. Tam olarak ne değişti bilmiyorum. Belki de mülakatın geçmiş gitmiş olması rahatlatmıştı beni. Durağa varıp da yeryüzüne çıkınca nedense aklıma şöyle bir şey geldi: Şu J.'yi bir daha bir görsem, beni nasıl karşılar acaba? Ama sakince dedim... Yani öyle içim sıkılmayarak. Neyse, üç-beş adım atmıştım ki birinin bana el salladığını fark ettim. "Dün seninle tanışmak çok güzeldi!" diyordu J. yüzündeki kocaman gülümseyişiyle. Ah sevgili hayat! İçimden geçenlerin gerçekleşeceği anları önceden sezebilsem öyle güzel şeyler dileyeceğim ki... Kısmet!

Şöyle devam etti J. "Harika bir mülakattı ve sen de mükemmeldin!". Teşekkür ettim, el salladık birbirimize ve ikimiz de yolumuza devam ettik. İnanayım mı ki J.'nin söylediklerine?

***

Sonuçlar 1 Nisan'da!

9 Mart 2010 Salı

uzun günün kısası

Önce biraz uyumalı... Ondan sonra dökmeli eteğindeki taşları.

Şuraya not ediyorum: Mülakat günümü yazacağım... Ama dediğim gibi önce uyuyacağım. Yaşadıklarımı unutup burada yeniden kurgulayacağım. Belki öylesi daha neşeli olur, diye...

8 Mart 2010 Pazartesi

kibrit kutusu'nun mülakatlarla imtihanı

Mülakata hazırlanmanın bir yolu var mıdır? Varsa bile benim için artık çok geç... Yarın sabah NYU-Tisch Sinema bölüm hocalarının üçü benimle "sohbet" ediyor olacak. Tebliğ sunmakta üstüme yoktur, hatta en keyif aldığım anlardandır; fakat iş mülakata gelince...

Altı sene önce Boğaziçi Üniversitesinde bilişsel psikoloji yüksek lisansına başvurduğumda yaptığım mülakat evlere şenlikti. Karşımda yedi-sekiz bölüm hocası, hepsinin gözleri üzerimde... Sol yanımdaki bilişsel psikoloji alanında uzman olan hoca, lisans tezime dikkatli bakışlar atarak: "bu tezi sen mi yazdın?" diye soruyor. İçimden "resimleri annem çizdi, yazılı kısmı da eş-dost beraberce tamamladık" desem de dışımdan şaşkın şaşkın "eveet" diyebiliyorum. Sonra üst üste üç soru geliyor. Ben üçüne de: "Hatırlamıyorum" diye cevap veriyorum. Ve son soru: "Bilişsel psikolojinin hangi alanında çalışmak istiyorsun?" Cevap: "Hafıza!"

O zaman bu ironinin farkına bile varmamıştım. Şimdi aklıma geldikçe gülüyorum. Gözümün önünden gitmeyen bir diğer görüntü ise bir bölüm hocasının üst üste acayip sorular sorup (1- Gelmeden önce websitesine girip kim var, kim yok diye baktın mı bari? 2- Kimler varmış? 3- Neler yapmışlar?) benim çaresizce cevap verişimi izledikten sonra elini masaya yavaşça vurarak: "Başka sorum yok..." demesi. Sandelyeden can havliyle fırlayıp: "Ben masumum!" diye bağırasım gelmiş ve fakat takdir edersiniz ki kirpiklerimi kırpıştırmakla yetinmiştim. Allah'tan tam karşımda oturan beyaz saçlı ve sakallı bölüm başkanı tatlı gülümsemesi ile beni biraz olsun rahatlatıyordu. Yoksa stresten ölebilirdim. Gerçi sonradan şunu öğrendim ki o dönemki bölüm başkanı hiç beyaz saç ve sakallı olmamış. Hep siyah imiş saçı ve sakalı. Belki de stresten bir süreliğine ölmüş sonra da hayata geri dönmüşümdür.

Benim için işin en şaşırtıcı tarafı bu mülakata rağmen beni bölüme kabul etmiş olmalarıydı. Sanırım annemin lisans tezimde çizmiş olduğu resimler onları bayağa etkilemişti.

Her neyse... Bakalım yarınki mülakatımdan nasıl maceralarla döneceğim? Son onbeş gündür beni bu mülakat yüzünden kaygılı gören herkesin iki tavsiyesi oluyor: "Kendin ol, yeter!" ve "Onlara, bunu ne kadar çok istediğini göster!" Benimse aklıma şunlar geliyor: Ya benim kendim olmakla ilgili problemlerim varsa mesela? Ya birşeyi çok istemek benim hayat felsefeme uygun değilse? Sütten ağzım çok yandıysa? Annem tanımadığım insanlarla konuşmamı ebediyyen yasakladıysa? Niye burada soruları ben sormuyorum, bebek?

Hep çengelli sorular... Hep...

...

Hayır dualarınızı ve iyi dileklerinizi eksik etmeyin Mr. Anderson!

7 Mart 2010 Pazar

gün bitmeden

Bugünün bitmesine yarım saat var. Gözümde uykunun ağırlığı, Oscar Ödül Törenini izliyorum. Ödül kazananlara konuşmak için fazla zaman vermiyorlar, bu yüzden de hevesleri kursağında kalıyormuş gibi geliyor bana. Üzülüyorum. Halbuki bana ne...

Güneşli bir güne uyandık bugün. New Yorkerların Pazar günü geleneği olan bruncha davetliydim. Mekan o kadar kalabalıktı ki yarım saat boyunca bize bir masa ayarlanmasını bekledik. Masadaki bir kişiyi tanıyordum sadece. Pakistan asıllı Amerikalı İ. idi beni davet eden. Geri kalanlar Mısır asıllı Amerikalı iki kuzen (daha genç olanın mesleğini öğrenemedim; ama diğer kuzen BBC'de yapım asistanı olarak çalışıyormuş ve öncesinde de çektiği bazı belgeseller varmış), Suriye asıllı Amerikalı bir avukat ve Boston'dan gelen Amerikalı bir Ortadoğu Doktora öğrencisi idi. Mısır asıllı mesleğini öğrenemediğim R. masaya sonradan geldi. İsmimi öğrendiğinde ise ilk tepkisi "Türkiyeli olma ihtimalin var mı?" oldu. Aksanımı kavrayacağı kadar konuşmadığım için şaşırdım. Meğerse bizim "Asi" dizisini izliyormuş. Orada da benimle aynı isimde bir karakter varmış. Dünya küçük!

Masada otururken etrafıma şöyle bir bakındım. Mekanın en kozmopolit masası bizim masamızdı. Brunch içerik olarak başarısız olsa da bu altı kişiyle bir araya gelmiş olmak ve neşeli bir konuşmayı paylaşmış olmak beni mutlu etti. Evet, öyle...

Sonra şöyle birşey oldu. Eve dönüş yolunda cep telefonumdan elektronik postalarımı kontrol edesim geldi. Bir de baktım Amerikalı bir arkadaşımdan bir mail gelmiş. Bana Salı günü gireceğim mülakat için iyi dileklerini sunmak üzere yazdığı bir mail. Fakat Türkçe! Yaşadığım şaşkınlığı şu an tarif edemem. Sadece bulanıklaşan zihnimin şöyle bir teori ürettiğini söyleyeyim: virüslenmiş bu e-posta! Meğerse arkadaşım bana kendi dilimde destek olabilmek için bir çevirmen bulmuş. Bence bu e-posta adresimin virüslenmesinden daha şaşırtıcı birşey! Demiş ki: "Iletisim kurmak kelimelerin anlamini bilmekten de ote birseydir, bu yuzden eminim ki NYU ile olan mulakatin cok iyi gecicek".

Evet, öyledir...

6 Mart 2010 Cumartesi

güneşi kaçan gün

Bugün bir kedinin bir yumakla oynadığı gibi oynadı hayat benimle. İtirazım da yok şikayetim de... Anlamaya çalıştığım kısa anlar oldu, doğrusu bazen onu bile bıraktım. İstedim ki her ne ise gelen, su gibi akıp gitsin üzerimden.

Öyle anlar oluyor ki keder verici bir hadisenin geliş şekli o derece ilgimi çekiyor ki üzülecek yere hayret ediyorum sadece. Bugün, başıma en son gelen şey de canımı acıtmadı denemez ama daha çok şaşırttı. Allah'ım, dedim, ne güzel işletiyorsun herşeyi tıkır tıkır...

Bugün fotoğraf çekmek de istedim; ama sabah, fotoğraf makinemi bulamadım. Demek o kadar uzun süredir uzağım kendisinden. Derse de geç kalıyordum. Bir koşu çıktım evden. Güneşli bir mart gününü adımlamaya başladım. Güzel şarkılar söylüyordu i-podum kulağıma. Sonra dün akşam yazdığım komedi filmi sinopsisinin ilk bölümünü okudum derste. İnsanlar güldükçe neşelendim. Birkaç saat sonra... Öğle güneşinin sıcağıyla mayışmışken; günışığı içimizi ne de güzel ışıldatıyor değil mi? derken bir dostuma, yeryüzüne serpiştirilmiş gözle görülmeyen, elle tutulmayan kara deliklerden birine düştüm. Beni hayretler içine attın Allah'ım! Orada kaldım ...

...

Dur bakalım daha neler göreceğim bu gözlerle?

5 Mart 2010 Cuma

kibrit kutusu bir baloncuğun içinden bildiriyor

Bir zamanlar Virginia Woolf sözü tutarak hergün düzenli yazma kararı almış; tabii ki başarılı olamamıştım. Şimdi de Samuel Beckett'in "denedin, yenildin... gene dene, gene yenil; daha güzel (ya da iyi) yenil" sözünü tutarak bu düzenli yazma işine tekrar başlıyorum. İnşallah... Bakalım... Nasib...

Dün katıldığım senaryo yazım atölyesinde arkadaşım J.'nin yazdığı tiyatro oyununun okuması vardı. Oyun bir spor salonunda geçiyor. Karakterler de bu salonda çalışan ikisi kadın ikisi erkek, dört antrenör. Konu ise birbirleriyle kurmaya çalıştıkları ilişkiler. J.'nin ellerine sağlık, çok ama çok komik bir oyun yazmış. Güldük çok, fakat fazla düşünemedik. Aslında J.'nin bu oyunla amacının beden (ve bu oyun bağlamındaki göndermeleri olan materyalizm, narsisizm, seks vs.) ile ruh (ve gene bu oyun bağlamındaki göndermeleri olan maneviyatçılık, bütüncülük, aşk vs.) üzerine bir tartışma oluşturmak istediğini sezmek imkansız değil ama biraz güç. Okuma sonrasında bol bol bunları tartıştık.

Sonra ben kendimi bir baloncuğun içine aldım. Bıraktım herkes kendi arasında tartışsın, ben kendi içimde konuşayım.

New York'a (dikkatinizi çekerim mekanı sınırlandırdım, kocaman bir Amerika'dan bahsetmiyorum) ilk geldiğimde, filmlerde gördüğümüz bir şeyin gerçek olduğunu fark ettim: Bu insanlar spor manyağı olmuşlardı. Hiçbir şey yapmasalar düzenli yürüyor ya da koşuyorlardı (hala da yapıyorlar).

Bence bir mahsuru yok, hatta ben de yapabilsem keşke... Fakat işin şu kısmı biraz canımı sıkıyor: Beden sağlığının bir fetiş halini alması. Dün akşam sadece Amerikalılar'dan oluşan o topluluğun ortak yorumu bu "beden takıntısı"nın narsisizm çağının bir göstergesi olduğu yönündeydi. Spor yapan herkesi aynı kategoriye koymadığımızı belirteyim de indirgemeci bir tonda konuşulduğu düşünülmesin.

Bu "narsisizm" bağlantısına itirazım yok. Hatta eklerim bile olabilir. Yani spor salonlarının yeni mabedler olduğu, birçok insanın kendi bedenine tapınmaya başladığı gibi şeyler söyleyebilirim. Ama dün gece beni esas düşündüren şu oldu: Aynı mefhuma farklı yerlerden, farklı geçmiş-altyapılarla gelen insanların değişik atıflarda bulunabileceği ve dışarıdan bakmakla içeriden bakmak arasındaki fark. Ki bunlar yeni tespitler değil. Gene de bir kez daha şahit olmak beni heyecanlandırdı.

Dediğim gibi spor takıntısının narsisizm ile bağlantısına itirazım yok; ama ilk geldiğimde şahit olduğum bu durum, bana esas şunu düşündürmüştü. Beden sağlığı bu toplumda çok önemli, çünkü burada yaşayan insanlar yaşları ilerledikçe yalnızlaşacaklarının farkındalar. Kendi kendilerine kalacaklar. Yaşamlarını idame ettirebilmeleri için güçlü/sağlıklı bir vücuda ihtiyaçları var. Bu bir yatırım yani...

Bu noktada zihnim psikodrama grubundaki P.'nin kendisi ve sosyal çevresi ile ilgili yaptığı şu tesbite kaydı: "manevi bir iflas (a spiritual bankruptcy) yaşıyoruz". Bedene yapılan yatırımın belki de onda birini maneviyatlarını geliştirmeye ayıramıyorlar. Belki insan tek birşeye kanalize olmaya müsait bir yapıda yaratılmış. Bilmiyorum; fakat neden biri olurken diğeri iflasa sürükleniyor? Trajik değil mi?

Hep şunu düşünmüşümdür: sadece reaksiyon ile bir yere varılamaz. Yani şöyle... İnsanların birbirine bağlı oluğu bir toplumsal yapı bir süre sonra birey üzerinde baskı oluşturmaya başladığında reaksiyon olarak bireyselcilik yükselebilir. Ama bu durumda insanlar, bireyselciliği bir yana onun anti-tezini bir yana koyup düşünp taşınıp dengeli bir tutum/tavır/yapı üretemezler ise ve reaksiyonu en uç noktasına kadar taşırlarsa sağlıklı bir tablo ortaya çıkmıyor. Yıkılmak istenen eski sistem gibi baskıcı bir sistem oluşuyor ve nihayetinde o da iflasın eşiğine geliyor. Ne var ki tarih hep böyle işliyor: Aksiyon-Reaksiyon. Tez ve antitezin çatışması nihayetinde ortaya çıkacak dengeli bir sentezi dört gözle beklemekteyim.

O zamana kadar şarkı söyleyeceğim: Gel, ey seher!...

3 Mart 2010 Çarşamba

bak, bu yaptığım bir değil, iki değil, üç!

Bir günde üç film izledim. Tek biletle. Amerikan rüyası diye buna diyorlar herhalde. Gerçi filmlerden sadece sonuncusu için değdi diyebilirim. Sırasıyla şöyle: The Wolfman, The Good Guy, The Ghost Writer.

The Wolfman en vasat izleyicinin bile aklına haklı olarak takılacak birçok soruyu yanıtsız bırakmak suretiyle bittiğinde, madem öyle bir film daha izleyelim dedik. O sırada ucundan bucağından yakalayıp izleyebileceğimiz tek makul film "The Good Guy" idi. Hakkında hiçbir fikir sahibi olmadan girip hiçbir şey hissetmeyerek bu filmden de çıktık. Amerika'da ne çok gereksiz film çekiliyor ya hu? diye düşündüm ikinci kez. İsraf bence. İlk kez "The Box" isimli film demeye bin şahit isteyen - ama umarım vizyonda o bin şahiti bulamayacak olan- kamera şakasını izledikten sonra bunu düşünmüştüm. Burada, her hafta vizyona o kadar çok Amerikan yapımı film giriyor ki içlerinden bir tanesinin şahane olması atış yapmayı yeni öğrenen birinin on atışından birinin hedefi vurması gibi birşey.

Gelelim son filme, The Ghost Writer. Polanski'ye Berlin Film Festivali'nde gümüş ayı ödülünü getiren film. (Bu arada - yani şu iki parantez arasında- aynı film festivalinde Semih Kaplanoğlu Bal filmiyle altın ayı ödülünü aldı ama ki ben hala izleyemedim.) Bu film hakkında ayrıntılı bir yazı yazmayı istiyorum. İnşallah... Bakalım... Kısmet... Kısaca şunu söyleyeyim: Polanski'nin yönetmenliğini gri rengiyle tanımlıyorum. Gizemli olayları anlatırken kullandığı havai, uçucu, eskiz çizer gibi diye tanımlayabileceğim üslubunu seviyorum. Fakat aşağı yukarı her filminin perdesini aralayıp da içine derince baktığımda gördüğüm çıkışsızlık, "ne yaparsan boş"culuk, "çabalarımız beyhude"cilik... beni birazdan fazla hüzünlendiriyor diyebilirim. Halbuki hepsi film, öyle değil mi?

Geçen cumartesi de bağımsız bir filmin ilk gösterimine davetliydim. Benim için biraz tatsız bir deneyim oldu. Onu da bilahere anlatırım diye umud ederek müsadenizi istiyorum. Galiba aklımda yazacak birkaç şey daha vardı ama birden The Ghost Writer üzerine o kadar yoğunlaştım ki hepsi de uçtu gitti... Zaten hayatta hiçbir şey kalıcı değil, alışmak gerek.