5 Mart 2010 Cuma

kibrit kutusu bir baloncuğun içinden bildiriyor

Bir zamanlar Virginia Woolf sözü tutarak hergün düzenli yazma kararı almış; tabii ki başarılı olamamıştım. Şimdi de Samuel Beckett'in "denedin, yenildin... gene dene, gene yenil; daha güzel (ya da iyi) yenil" sözünü tutarak bu düzenli yazma işine tekrar başlıyorum. İnşallah... Bakalım... Nasib...

Dün katıldığım senaryo yazım atölyesinde arkadaşım J.'nin yazdığı tiyatro oyununun okuması vardı. Oyun bir spor salonunda geçiyor. Karakterler de bu salonda çalışan ikisi kadın ikisi erkek, dört antrenör. Konu ise birbirleriyle kurmaya çalıştıkları ilişkiler. J.'nin ellerine sağlık, çok ama çok komik bir oyun yazmış. Güldük çok, fakat fazla düşünemedik. Aslında J.'nin bu oyunla amacının beden (ve bu oyun bağlamındaki göndermeleri olan materyalizm, narsisizm, seks vs.) ile ruh (ve gene bu oyun bağlamındaki göndermeleri olan maneviyatçılık, bütüncülük, aşk vs.) üzerine bir tartışma oluşturmak istediğini sezmek imkansız değil ama biraz güç. Okuma sonrasında bol bol bunları tartıştık.

Sonra ben kendimi bir baloncuğun içine aldım. Bıraktım herkes kendi arasında tartışsın, ben kendi içimde konuşayım.

New York'a (dikkatinizi çekerim mekanı sınırlandırdım, kocaman bir Amerika'dan bahsetmiyorum) ilk geldiğimde, filmlerde gördüğümüz bir şeyin gerçek olduğunu fark ettim: Bu insanlar spor manyağı olmuşlardı. Hiçbir şey yapmasalar düzenli yürüyor ya da koşuyorlardı (hala da yapıyorlar).

Bence bir mahsuru yok, hatta ben de yapabilsem keşke... Fakat işin şu kısmı biraz canımı sıkıyor: Beden sağlığının bir fetiş halini alması. Dün akşam sadece Amerikalılar'dan oluşan o topluluğun ortak yorumu bu "beden takıntısı"nın narsisizm çağının bir göstergesi olduğu yönündeydi. Spor yapan herkesi aynı kategoriye koymadığımızı belirteyim de indirgemeci bir tonda konuşulduğu düşünülmesin.

Bu "narsisizm" bağlantısına itirazım yok. Hatta eklerim bile olabilir. Yani spor salonlarının yeni mabedler olduğu, birçok insanın kendi bedenine tapınmaya başladığı gibi şeyler söyleyebilirim. Ama dün gece beni esas düşündüren şu oldu: Aynı mefhuma farklı yerlerden, farklı geçmiş-altyapılarla gelen insanların değişik atıflarda bulunabileceği ve dışarıdan bakmakla içeriden bakmak arasındaki fark. Ki bunlar yeni tespitler değil. Gene de bir kez daha şahit olmak beni heyecanlandırdı.

Dediğim gibi spor takıntısının narsisizm ile bağlantısına itirazım yok; ama ilk geldiğimde şahit olduğum bu durum, bana esas şunu düşündürmüştü. Beden sağlığı bu toplumda çok önemli, çünkü burada yaşayan insanlar yaşları ilerledikçe yalnızlaşacaklarının farkındalar. Kendi kendilerine kalacaklar. Yaşamlarını idame ettirebilmeleri için güçlü/sağlıklı bir vücuda ihtiyaçları var. Bu bir yatırım yani...

Bu noktada zihnim psikodrama grubundaki P.'nin kendisi ve sosyal çevresi ile ilgili yaptığı şu tesbite kaydı: "manevi bir iflas (a spiritual bankruptcy) yaşıyoruz". Bedene yapılan yatırımın belki de onda birini maneviyatlarını geliştirmeye ayıramıyorlar. Belki insan tek birşeye kanalize olmaya müsait bir yapıda yaratılmış. Bilmiyorum; fakat neden biri olurken diğeri iflasa sürükleniyor? Trajik değil mi?

Hep şunu düşünmüşümdür: sadece reaksiyon ile bir yere varılamaz. Yani şöyle... İnsanların birbirine bağlı oluğu bir toplumsal yapı bir süre sonra birey üzerinde baskı oluşturmaya başladığında reaksiyon olarak bireyselcilik yükselebilir. Ama bu durumda insanlar, bireyselciliği bir yana onun anti-tezini bir yana koyup düşünp taşınıp dengeli bir tutum/tavır/yapı üretemezler ise ve reaksiyonu en uç noktasına kadar taşırlarsa sağlıklı bir tablo ortaya çıkmıyor. Yıkılmak istenen eski sistem gibi baskıcı bir sistem oluşuyor ve nihayetinde o da iflasın eşiğine geliyor. Ne var ki tarih hep böyle işliyor: Aksiyon-Reaksiyon. Tez ve antitezin çatışması nihayetinde ortaya çıkacak dengeli bir sentezi dört gözle beklemekteyim.

O zamana kadar şarkı söyleyeceğim: Gel, ey seher!...

3 yorum:

seyyarat dedi ki...

Spor salonuna her gidişimde (neyse ki çok değil) hissettiklerimden bir kısmı da bu. Bir de annemin yaşında bir sınıf arkadaşım (58) merdivenlerden zıplayarak indiğinde, sevindiğinde yerden yüksekliği yarım metreye vardığında düşünmüştüm. Yahu demiştim, annem merdivenlerden inemiyor doğru düzgün ne yapıyor bu kadın. Sonra öğrendim ki evinde bir spor salonu kurmuş. Günün bir kısmını muhakkak buna ayırıyor bir de yediklerine dikkat ediyor. Haftada bu kadar et bu kadar sebze, günlük kalsiyum, protein... Ve sonra cümlelerinden biri "E yaşlanıyorum gitgide işlerimi kendim yapamamam demek ölmem demek."

mahfî dedi ki...

yurt dışında yaşayan biri olarak bu hususlarda tahliller yapıp bunları yazıya dökmeniz sevindirici.amerikada yaşayan insanların durumlarını bizzat müşahade edip yaptığınız bu analizleri bizle paylaşmanızı istiyor ve devamını Mevla'dan diliyoruz.vesselam.

kibrit kutusu dedi ki...

seyyarat, benim de psikodrama grubunda 50 yaşında bir arkadaşım var. benden daha enerjik, daha atletik... şaşkınlıkla izliyorum. benimki de aşırı bir hareketsizlik hali tabi dengeyi bulmak lazım.

mahfi, yorumunuz için teşekkür ederim. inşallah olabildiğince yazmaya gayret ediyorum...