10 Mart 2010 Çarşamba

kimliği belirlenemeyen bir cisim yaklaşıyor!

Uzun bir yazı olacak. Şimdiden uyarayım. Sadece mülakatın içeriğini merak edenler yedi paragraf birden atlayabilirler.

***

Hayat ne garip, vapurlar filan... Gerçekten.

Bugün psikodrama eğitimine giderken, metorda gülümseyip durdum. Hayatın akışı beni bugünlerde hayrete düşürdüğü için daha çok. Olanlara şaşırmak -üzülmektense- iyi geliyor bana.

Dün gece - bir önceki gece olduğu gibi - uyuyamadım bir türlü. Oysa tek istediğim uyumak ve unutmaktı. Neyi? Pek tabii ki mülakatı. Aslında travmatik bir durum yok... Fakat benim mükemmeliyetçi benliğim olayları kabullenmekte her zaman yaşadığı hazımsızlığı yaşıyor. Başa saralım...

Dün sabah dört saatlik uyku ile kalkıp mülakata doğru yola çıktım. Yola çıkmadan beş dakika önce "niyet mektubumun" çıktısını alasım geldi. Hani yolda okurum motive olurum filan diye... Çıktıyı aldım. Sonra yolda aklıma geldi ki çıktıyı aldım almasına da masanın üstünde unuttum. Unuttuklarım bununla sınırla olsa gene iyiydi. Zira pasaportumu da yanıma almayı unutmuştum. Neyine gerek pasaport? diye soranlara cevap veriyorum: Okul girişinde fotoğraflı kimlik soruyorlar. Benim durumumdaki biri için de tek geçerli kimlik pasportum. Nasıl olsa mülakat için gidiyorum adım bölümde yazılı olduğundan içeriye girebilirim diyerek kendime stres yapacak başka mevzular aradım. Buldum da... Bu hususta üzerime yoktur.

Derken efendim, Tisch'e vardım. Fotoğraflı kimliğim olmadığını öğrenen güvenlik görevlisi "eh artık başka zaman gelirsin" diyerek istihbarattan/gizli servisten olduğumu gösteren herhangi bir işaret olmadığı sürece beni içeri almayacağını gayet açık bir biçimde ifade etmiş oldu. Mülakat, dedim; başvuru, dedim. Adım Hıdır, elimden gelen budur; diyerek beni çaresizliğimle baş başa bıraktı. Öyle şaşkın ördek yavrusu gibi etrafıma bakınırken cep telefonumda kayıtlı olan bölüm sekreterini aramak aklıma geldi. Fakat ne yazık ki hattın öbür ucunda kimse yoktu. Beş dakika kadar bitkisel hayata girmiş bir biçimde güvenlik masasının önünde bekledim. Benden bu şekilde kurtulamayacağını anlayan güvenlik görevlisi "o zaman şu numarayı ara" diye birşeyler geveledi. Numarayı tekrar etmesini isteyince de bir zahmet kendisi üç tuşa basarak üst kattaki bölüm sekretliğini arayıverdi. Konuşmasını şu şekilde Türkçe'ye çevirmek hiç de abartılı olmayacaktır: "Ya burada bir kız var, kimliği yokmuş... Mülakatım var, filan diyor ama doğru mu ki? Ha, var diyorsun yani. E iyi madem, göndereyim mi yukarı? Tamam..."

Şimdi bu noktada güvenlik görevlisi arkadaşın motivasyonunu anlıyorum, öyle her önüne geleni içeri almayacak tabi; fakat galiba o üç tuşa basmak neden o kadar zor geldi ona, o kısımda takılıyorum. Sonra başa sarıyorum: "Adam beni içeri almayacaktı ciddi ciddi.." diyorum. Aslında buraya geldiğimden beri güvenlik görevlileriyle de az imtihan edilmedim ya... Neyse...

Nihayet mülakat!

Boğaziçi'ndeki kabilemsi topluluğun aksine burada beni sadece üç bölüm hocası bekliyordu. Biri senaryo hocası M., diğeri oyunculuk hocası J., üçüncüsü ve mülakat sırasında en aktif olanı da bölüm başkanı J. idi. Bu sefer gözlerime inanabilirdim, zira M. gerçekten de beyaz saçlıydı. Bölüm başkanı ise keldi. Yani birleşip Voltran'ı oluşturabilir ve altı sene önce gördüğüm halüsinasyonu gerçek kılabilirlerdi. Olmadı tabi...

Mülakat sırasında benden hiç ama hiç ama hiç beklenmeyecek derecede sakindim. Bir baloncuğun içinde gibiydim. Genellenebilir bir bilgi değil tabi, diğer mülakatları bilmiyorum ama ileride bu bölüme başvuracak olanlar belki soruları filan merak ediyorlardır. Aşağıdaki paragraf onlar için...

M. hariç diğer ikisi benden sürekli birşeyleri hikayeleştirmemi istediler. Sırasıyla: 1) Son bir-iki gün içinde gözlemlediğin bir karakteri anlat bize. Bağlantılı olarak 2) Bu karakterin ana karakter olduğu bir kısa film çekeceksin. 10 sene sonra bu karakterin başına birşey gelmiş, ne? (Bilmiyorum, ne gelmiş?) 3) Bugün buraya gelene kadar yaşadıklarını anlat 4) Dışarıya bir bak (hep birlikte odanın bir duvarını kaplayan kocaman pencereden dışarıya bakıyoruz), binalar görüyorsun (Evet görüyorum ve hiç etkilenmiyorum)... Şimdi bu binalardan birini seç (Hepsi birbirine benziyor, hangisini seçeyim? Üstelik miyopum ve gözlüğümü evde unuttum). Şimdi anlat bana o binada neler oluyor? (Scrubs dizisinin müziğinin bitişini bilir misiniz? "I am not Superman!") 5) Şimdi bu mülakat ortamını, bizi ve kendini anlatan dört-beş kareden oluşan kısa bir filmimsi anlat bize (İstediğim kareden başlayabilir miyim?)

Sonra takım çalışmasıyla ilgili ne düşündüğümü sordular, bu işin çok yorucu olabileceğinden konuştuk, psikoloji geçmişimden bahsettik, Jung dedik, Psikodrama dedik... Mülakatın sonuna geldik. Vedalaştık. Aklım oyunculuk hocası J.'de kaldı. Çünkü mülakat boyunca bir ya da iki kez gülümsedi. Pek memnuniyetsiz görünüyordu. Şuracığıma birşey oturdu.

Dün bütün gün boyunca zihnimde mülakatı evirdim çevirdim. Ah dedim, aman dedim... Şurada şöyle bir hikaye anlatsaydım, dedim. Ara sıcak olarak J.'nin kuşkulu bakışlarla gölgelenmiş olan yüzünü ikram ediyordu zihnim bana. En son dedim ki: Her neyse...

İşte onu diyordum, hayat ne garip... Bugün metroda her zamanki gibi i-podumun seçtiği şarkılar eşliğinde düşüncelere daldım. Fakat hafiflemiştim bir tüy kadar. Tam olarak ne değişti bilmiyorum. Belki de mülakatın geçmiş gitmiş olması rahatlatmıştı beni. Durağa varıp da yeryüzüne çıkınca nedense aklıma şöyle bir şey geldi: Şu J.'yi bir daha bir görsem, beni nasıl karşılar acaba? Ama sakince dedim... Yani öyle içim sıkılmayarak. Neyse, üç-beş adım atmıştım ki birinin bana el salladığını fark ettim. "Dün seninle tanışmak çok güzeldi!" diyordu J. yüzündeki kocaman gülümseyişiyle. Ah sevgili hayat! İçimden geçenlerin gerçekleşeceği anları önceden sezebilsem öyle güzel şeyler dileyeceğim ki... Kısmet!

Şöyle devam etti J. "Harika bir mülakattı ve sen de mükemmeldin!". Teşekkür ettim, el salladık birbirimize ve ikimiz de yolumuza devam ettik. İnanayım mı ki J.'nin söylediklerine?

***

Sonuçlar 1 Nisan'da!

3 yorum:

vedide yalınayak dedi ki...

ben bu işleri pek bilmem ama bildiğim kadarıyla her mülakat cemiyetine en az bir tane asık surat lazımdır. o asık surat sadece bir kere gülümsese bile bu iyi bir şeydir. yok, iki kere gülümsediyse, bu çok iyi bir şeydir.

sen, o adamların görüp görebileceği en güzel insanlardan -ki bu insanlar o kadar da kalabalık bir topluluk değil tahmin ediyorum ki- birisin.

insanın içi güzel olsun, dışı güzel olsun, bir üniversitenin mülakatını geçmesine yeterli olmayabilir. ama başka mülakatları geçmesine yeterdir.

ha ne diyordum, ne güzel yazmışsın yine.

ben şu J.'ye bütün kalbimle inanıyorum ve buradan ona el sallıyorum.

seyyarat dedi ki...

İnaaaannn!

Kesinlikle inanmalısın. Yalnız o soruların hepsine tek tek cevap verdim ben. Binalar için buradakileri seçtim, mülakat ortamını da kendim hayal ettim. Sanırım bütün gün okulda birilerini gözlemleyip onların hayatlarını düşünmekten oluyor ders boyu.

Neyse sevindim güzel geçmesine.

kibrit kutusu dedi ki...

vedideciğim... sen bana "güzelsin" deyince inanasım geliyor hakikaten. güç veriyor varlığın bana. mülakata gelince: beni bölüme kabul etseler de etmeseler de eğlenceli bir gündü, paylaşacak deneyimlerim oldu, geldi geçti diyorum içimden...

seyyarat.. öyle bir çoşkuyla inan yazmışsın ki ben hemen inandım! ama ya sonra çok hayal kurup yere çakılırsam diye tırsıyorum azıcık. ayrıca başıma ne geldiyse şu soruya (psikoloji geçmişin olması karakter oluştururken işine yarıyor mu?) "psikoloji eğitimim tabii ki bir bakış açısı kazandırdı ama daha ziyade gündelik yaşamda çok sık yapktığım gözlemlerimden faydalanıyorum" diye cevap vermemden geldi. sen misin öyle diyen? o vakit bize en son gözlemlediğin bir kişiden bahset, dediler. ondan sonra da uydur uydurabildiğin kadar. şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, ne hikayeler uydururum ama geçti artık.. kısmetse niğde'ye...