22 Mayıs 2010 Cumartesi

lexapro devri

ne değişti sevgili bünyem?

cevap yok.

kara mı göründü?

sessizlik.

uyuyabiliyorum artık. dişlerimi ya sıkmıyorum ya da sabahları çenemi ağrıtacak kadar çok sıkmıyorum. yani ya eylem yok oldu ya da şiddeti değişti.

zevahiri kurtardık desene.

ben desem de demesem de bindik işte bir alemete, bilmiyorum bu yolun sonu nere?

10 Mayıs 2010 Pazartesi

çiğ tavuk

bir keresinde bir arkadaşımı tam olarak iki saat beklemiştim.

lise ikideydim sanırım. üç de olabilir. arkadaşım, dershane çıkışıma gelecek, sonra birlikte bize gidecektik. annem, efsanevi kestaneli tavuklu pilavından yapmıştı. (insan söylemesi ayıp, der). söylemesi ayıp.

akşam vaktiydi ve dahi yağmur yağıyordu. bekledim. bekledim. bekledim. gelmedi. hava epey karardı. annemin telaşlanacağını düşünerek dershane binasının yanındaki kuruyemişçinin telefonundan evi aradım. galiba bir de arkadaşım bana bir not bırakmış olabilir, diye umuyordum. neyse... arayan soran olmamıştı. annem de durumu öğrenince telaşlanmaktan daha ziyade kızdı. derhal eve gelmemi söyledi. itiraz ettim. sözleştik, bekleyeceğim; dedim.

ikinci saatin sonunda kuruyemişçi amca dışarı çıkıp "sizi arıyorlar", dedi. (aklıma "ölü ozanlar derneği"ndeki sahne geldi. şimdi ismini hatırlamadığım zıpır karakter, okul müdürüne bir mevzuda kafa tutmak için herkesin içinde: "efendim, sizi arıyorlar. tanrıymış..." diyordu). fakat beni arayan pek tabii ki annemdi. demek ki kuruyemişçinin numarasını vermişim, ya da annem o zamanlar bir süper kahramandı; bilemiyorum. (oyumu süper kahramandan yana kullanıyorum). kuruyemişçinin müstehzi bakışları altında annemin azarını afiyetle yiyip iki saatlik nafile bekleyişimi nihayete erdirerek evimin yolunu tutmuştum.

o akşam, yemeğin hiç tadı olmadığını söyleyebilirim. herhalde önden abur cubur niyetine azar yediğimden. yağmur altında beklediğim için üstüne bir de hasta olsaydım, annemin örümcek ağlarından sittin sene kurtulamazdım.

arkadaşıma gelince. gecenin geç saatlerinde, başına birşey gelmiş olduğundan emin ve bundan ötrü endişeli bir halde kendisini aradım. maşallah, kendisi gayet sağlıklıydı. ve hatta neşeliydi. yağmur yağdığı için gelemediğini, o kadar saat bekleyeceğimi hiç düşünmediğini; söyledi. hatta yaptığım şeyin ne kadar abesle iştigal olduğunu yansıtan şaşkınlık dolu ses tonu ile kurduğu cümle hala kulaklarımda: "ay o kadar bekleyeceğin hiç aklıma gelmedi". demek ki sadece akla gelenler değil, gelmeyenler de başa gelebiliyor. ama kimin başına? soru bu işte.

gıkımı çıkardımsa ekmek çarpsın. annem kestaneli tavuklu pilav yapmıştı, dedim sadece; sen seversin diye.

eskiden gayet sakinmişim.

...

cep telefonu için kanser yapıyor filan diyorlar, ama bardağın bir de dolu tarafına bakmak lazım. anlamak ister isen yukarıdaki temsil-i hikayeciğe bak, ibret al; derim ben.

2 Mayıs 2010 Pazar

zencefil

ginger. geçen gün kola içerken ağzıma geldi tadı. dedim bu "ginger". kokusunu da biliyorum. traş köpüğüne de koymuşlar çünkü. kokusu var, tadı var, boğazım ağrıyınca süt ve balla karıştırıp içtiğim bilgisi var, görüntüsü bile var; ama türkçe ismi aklıma gelmiyor.

hay allah'ım çıldıracağım.

ginger, ginger, ginger...

sanki türkçe'sini hatırlayamadığım için ne olduğunu bilmiyor gibiyim bu şeyin. halbuki biliyorum. sadece ingilizce ismi aklımda, türkçe ismi yok...

ingilizce her kelimeyi sadece türkçe'siyle düşündüğümde anlamlı oluyor demek benim için, dedim. ve gerisi şöyle geldi... oysa anadiline doğmuş bir çocuğu ele alalım (ve bu çocuk lütfen bilingual olmasın, yani doğduğundan itibaren iki "anadil"e maruz kalıyor olmasın)... onun nesnelerle, duygularla, isimlerle vs. ile muhataplığı anadilinin kavramsallaştırması aracılığıyla olur. referans noktası bizatihi ona söylenen kelimelerden başkası değildir. "biberonunu al" dediğinde annesi, biberonun başka bir dildeki ismine atıfta bulunmaya çalışmaz. "biberon" kelimesiyle bizatihi kendisine uzatılan ve daha önce de uzatılmış olan "şeyi" birleştirir. biberon o şeyin kendisidir. başka birşey değildir... sonra büyüdükçe biberona atfettiği anlamlar değişip derinleşse de isim ve cisim ilişkisi aynı kalır gene de...

dedim ki işte hatan burada. ingilizce kelimeleri türkçeleriyle kodluyorsun. onları bir anlam bütünlüğü - yani kültürün kendi anlam bütünlüğü- içinde öğrenmeye gayret etmiyorsun. sonra da takılıp düşüyorsun. şimdi biraz bu hatamı düzeltmeye çalışıyorum işte.

i. bana başından geçen bir olayı anlatırken "hit it off" kalıbını kullandı birkaç kez. ve ben onun söylediklerinden bunu anlamaya çalıştım; türkçe'de bu ne demek olabilir?, diye düşünmedim. dedim ki kendime otur oturduğun yerde, çeviri yapmıyorsun; bir arkadaşınla dertleşiyorsun. amerikalı olabilir ama o da bir insan...

1 Mayıs 2010 Cumartesi

hiç alakası yok

neden herşeyi;
"olabilir", diye dinliyorum?
belki de bazı şeyler olamaz...


şaşırsana be kadın!