28 Eylül 2010 Salı

basın toplantısı

"sanki dokunulmazdı çocukken ağlamak".

başka da bir açıklamam yok. dağılın.

26 Eylül 2010 Pazar

hayat güzel-miş...

yorgunum canım... bedenim değil, bakışlarım yorgun. bir yere takıldılar mı mesela, bıraksam bin ışıkyılı orada kalırlar.

dinlediğim şarkılar yorgun.
yorgunum.
canım.

çağırdıklarım var ya... işte onlar, gelemeyecek kadar yorgun. hayallerim, kırılamayacak kadar yorgun. hikayelerim yazılamayacak kadar, nefsim ölemeyecek kadar... yorgun.

işte bu yüzden canım, iki gözüm, özüm... senin gelmen lazım. beni benden soyman, pijamalarımı giydirmen, yatağa yatırman ve üstüme toprak örtmen lazım.

bildiğimden değil, hep yorgunluktan...



24 Eylül 2010 Cuma

24.09.1981



bazı insanlar var ki
zaten bu yeter...







çok yorulduğumda mesela
bilirim gitsem bir parka
yaslasam sırtımı o güzelim ağaca
kaçmaz
sakınmaz
itmez...
ne var ise kendisinde
paylaşır benimle.
işte bir insan var ki
dostum...
canım...
kardeşim...
haticem...
doğmuş olması ne güzel değil mi?

14 Eylül 2010 Salı

yok sana başlık!

cancağazım
hayat acıklı.
sen gene de gül geç. çünkü sen geçmesen o geçiyor...
hey gidi, diyorsun sonra; ne günlerdi, hey gidi!
bazen diyorum sevgili focault ile bir yürüyüşe çıkma şansım olsaydı. acaba beni ikna edebilir miydi? mesela sınır deneyimlerde gıkım çıkmadan salınmaya vicdanım elverir miydi? çünkü şimdi kimliğim beni eleveriyor canım...
şimdi herkesi beni nereden vurabileceğini çok iyi biliyor. anne isem, çocuğumu kesiyorlar; aşık isem, yarimin aklını çeliyorlar; evet dediysem, aptalsın sen diye afişe edip; hayır dediysem, faşist diyorlar. yat diyorlar, anne; kalk diyorlar...
yani bir yolunu buluyorlar... yani bir yerden geliyorlar, saldırıyorlar, böyle nasıl desem? kanırta kanırta... tornavidayla hem de düşün!
nerede kalmıştım?
evet... hayat acıklı.
bakma böyle abur cubura güldüğüme aslında acıya doyamıyorum.
gelsene buraya cancağazım... elimi tut. ne bileyim, birşey yap!
sonra sakin sakin oturalım...
yavaş yavaş ölelim...

***

fotoğraf: josef stuefer

11 Eylül 2010 Cumartesi

bazen bazı dualar







biliyorum
ne kadar bağ varsa kurduğum
aslında hep
seninle kurduğum






sen
zamanla oynuyorsun
onu
rahatlatıp daraltıyorsun
ben
rahatlayıp
daralıyorum
sen
biliyorsun
yolları çatallanan tüm bahçeleri
karıncaların sayılarını
içimde bir türlü dağılmayan
bazen daha çok
ama bazen çok daha az
o karanlık dumanın
kaynağını




içimdeki ateşi
sen
yaktın
ben
yandım



ellerin var senin
görüyorum
yüzlerce
binlerce
milyonlarca
milyarlarca
karıncaların sayısında da fazla
ah çok seviyorum
çok seviyorum
çok
seviyorum






lütfen
ve
keremen
beni tutar mısın
daha fazla düşmeden?

***

fotoğraflar

birincisi www.apo.nasa.gov adresinden
ikincisi stanley j. forman'ın pulitzer ödüllü fotoğrafı, bbc.co.uk adresinden
üçüncüsü www.youngandgrundy.com diye bir blogtan ama o nereden almış bilemem.

8 Eylül 2010 Çarşamba

anahtarlık, telefon ve...

düşünüyorum da kaybolan eşyaların da bir iradesi var galiba. istedikleri zaman ortaya çıkıyorlar. biz onları bulmuyoruz, belki onlar bizi buluyor.


6 Eylül 2010 Pazartesi

sil baştan

her yeni başlangıçta kişi kendini yeniden tasarlıyor gibi. şurasını kırpıyor, burasını parlatıyor; ekliyor, çıkarıyor.


ilk adımı atarken aslında aklında hep bir sonraki, sonraki, sonraki... hatta en sondaki adım oluyor.

4 Eylül 2010 Cumartesi

kimseye etmem şikayet

al sana yarım kalan bir hikaye daha...

Yağlı boya resimlerden bildiği, şekeri andıran güllerle dolu bahçede karşılaşmıştı ilk kez onunla. Sırtı dönüktü. Gözlerini görmemişti, yüzünü; elmacık kemikleri, nefes alıp verirken hareket eden göğüs kafesi dikkatini çekmemişti henüz. Fakat, bir anda – evet, bir anda- kendinden soyunup onu giyinmişti. Uçurumun kenarından kendini onun uzun ince parmaklı ellerine bırakmıştı. Yerinden kıpırdamadı. İçinden bir irmak ona akıyor olsa da… Durdu. Varlığının doldurduğu havayı içine çekti. O, ne zaman varlığının farkına varacaktı acaba? Gözlerinin buluşacağı o anı, nefesini tutarak beklemeye koyulmuştu. Birdenbire, yanında buldu kendini. Elleri birbirine karışmış, usulca ilerliyorlardı. Gözlerinin gözlerini gördüğüne yemin edebilirdi; karanlık çağdan daha koyu bakışlarında eridiğine… Ama sanki hiç yaşamamış gibi o anı; sanki zamanın akışında bir sıçrayış olmuş gibi el ele yürümeye başlamışlardı. Nereye gittiklerini bilmiyordu. Gittikleri de söylenemezdi aslında; birleşmişler de bir yere, evet bir okyanusa, akıyorlardı. O nasıl bir lezzetti… Ruhu şarapla yıkanıyor gibi… İçinde olmak ne büyük keyifti o anın. Gerçek denilen, yaşam diye sunulan tüm o saçmalıklar buharlaşıp uçmuşlardı. Başka bir şey yoktu; ondan, elinde tuttuğu elinden, rüzgârla oynaşan saçlarından başka… Bir yel değirmeninin önünde durdular. Dünyanın en büyük keşfini yapmışlar gibi sevindi. Daha önce hiç, gerçek bir yel değirmeni görmemişti. İlk kez onunla görüyordu. Bir insanı bundan daha mutlu kılacak herhangi bir şey var mıydı yeryüzünde? O kadar yalnız görünüyordu ki yel değirmeni, o kadar yaslı… İçine dokundu. Aldı bu dokunuşu, öptü; başı üzerine koydu. İkisi birlikte bu yel değirmenine üzüldüler. Üzüntüleri grimsi gökyüzünü kızıla boyadı. Birbirlerini tek bir an içinde tanıyıp elleri ellerine karışan, ruhları birbirine dolaşan iki âşık; kızıl kahve gökyüzünün altında yerlerini aldılar. Görenleri melankolinin kollarına bırakan bir tabloya benziyorlardı.


Uyandı. Uyanmak gibi değildi fakat bu. Gözlerini açmıştı sadece. Direniyordu Zehra. Biri az evvel bir cinayet işlemiş ve aslında var olması gereken yerden onu kesip atmıştı. Direniyordu, yatağında vücut bulmamak için; ölmemek için… Bal rengi gözleri, sıvası dökülmüş tavana sabitlenmişti. Ayrılık acısı içinin en ücra köşelerine sinene kadar nefes dahi almadı. Mümkün müydü bu? Acıktığı, doyduğu, alışveriş yaptığı, hasta olduğu, tartıştığı, sınava geç kaldığı, disiplin cezası aldığı, otobüs beklediği, gülümsediği… yaşadığı şu dünyada bir kez bile hissetmediği bu duyguyu bu kadar gerçek, bu kadar kuşatıcı, bu denli doyurucu bir biçimde… rüyasında tatması? Mümkün müydü, bir rüyadan uyanmak, annesinin ölümünden daha çok canını yaksındı? Allah kahretsin, mümkün müydü bu? Gözleri açıldığı hızla kapandı… Evet, bir bedeni vardı. Yatağında uzanmıştı. Bunu fark eder etmez, iki büklüm oldu. Ana rahmine döndü. Ölü bir anne ile var olmayan bir şövalye arasında sıkışıp kalmıştı. Yastığında gezindi parmakları. Dünyanın en ağır işini yapıyordu sanki. Yorgundu. Çok yorgundu. Bunu söyleyemeyecek kadar, yakınamayacak kadar…


“Kalkman lazım” dedi içindeki ağırbaşlı ses. O da emir veremeyecek kadar bıkmıştı aslında yaşamak telaşından; ama sorumluluklarının bilincindeydi. Eh, birinin olması gerekiyordu… “Pekala” diye mırıldandı: “Bir kez daha kalkalım bakalım yataktan… Dökülelim kalabalık kusan sokaklara… Pekala öyle olsun…” Dopdolu bir nefes çekti odasına dolan nemli, yapışkan sessizlikten. Yuttu onu. Yatağında doğruldu. Yavaş yavaş… Hep böyle… Ağırdan… İki eli yatağının üzerinde, aşağıya sarkıttığı ayakları... Ne acayip rüyaydı o öyle? Sonunda ayakları yere bastı. Kalktı, yatağını topladı küçük hareketlerle. Tam yatak örtüsünü örttüğü sırada olan oldu. Gerçekten de bir sahne üzerinde, bir oyunun parçası olduğuna onu inandıracak bir şeydi bu olan. Alt komşusu, yetmişlik teyzenin evinden bir şarkı çalınmaya başlamıştı. Ama ne şarkı… Müzeyyen Abla söylüyordu. Pek dinlemezdi aslında. Bu sabah bir başka söylüyordu; bu sabah, onun için söylüyordu Müzeyyen Abla… Bu sabah söylemiyordu da içleniyordu… İki daire arasındaki betonu usul usul; ama nasıl da kuvvetli delerek geçiyordu kimseye etmem şikayet… Yatağa öylece uzanıverdi Zehra. Yoksa yığılacaktı. Sanki, birisi gizli bir düzenek kurmuştu. Kapandaki peynire doğru çekiliyordu. Önce rüya, şimdi bu… Odası tavana kadar Müzeyyan Senar’ın sesiyle doldu. Artık soluduğu şey hava değildi; firak acısı idi… Ah edecek bile nefesi kalmamıştı Zehra’nın. Orada uzanmış, ölümün gelip onu almasını bekliyordu. Hayır, beklemiyordu. Arzuluyordu. Yetmişlik bir kadınla aynı yalnızlığı paylaşıyordu ve henüz yirmi yaşındaydı. Daha temiz bir işkence şekli bulunamaz mıydı? Allah kahretsin, bulunamaz mıydı?



Zehra Bilir. 20 yaşında, yay burcu, iktisat öğrencisi. Çıkmadı o gün evden. Kırmızı paltosu askılıkta boşa bekledi onu. Sokaklarda eksikliği hissedilmedi, zaten ne çoktu insanlar. Müge’nin gözleri derste aradı onu. Bulamayınca telefon etti. Telefonu kapalıydı. Ama endişe etmedi Müge. Zaten üç hafta, anne yası tutmak için kısaydı. Zehra’ya biraz daha zaman tanımak istedi. Çıkışta arkadaşlarıyla İstiklal’e gitti.


Zehra Bilir. Prematüre; babası genç yaşta sizlere ömür; çocukken haşarıydı, büyüdükçe aklını başına aldı. Yemedi o gün hiçbir şey. Çaydanlık bütün gün boşa bekledi fokurdamayı. Zehra aşk acısı çekiyordu. Ağlamadan, sızlanmadan… Gözleri açık. Bakışları sabit. Sabah, Müzeyyen Abla’nın tokadıyla nasıl düştüyse yatağa, o şekilde… Aşka düşmüş bir halde… Öyle işte…


***

imajlar kimlere ait bilmiyorum... bakındım ama göremedim. çok pişmanım.



3 Eylül 2010 Cuma

toplanmamış bir oda benle hayat!*

dedim ki bir parça daha uyuyayım. olmaz öyle üç saatlik uykuyla. kaç günlerdir hem de... neler olur da... bu olmaz. öyle mi dedim sahi? kuşkulu... aklımdan birşeyler geçtiği muhakkak. ama öyle mi dedim sahi?, diye sorunca; cevapsız...

tam başımı yastığa koymuştum ki hikayeler üşüştü aklıma. şöyle diyeyim... hayal o ki bir sokakta yürürken parıldayan birşey ilişti gözünüze. yerde duruyor öylece. dur bir gidip bakayım şuna dediniz, sonra kendinize engel olamayıp dokunuverdiniz. simli parıltılı kalınca bir ipliğin ucuymuş meğer. nereye varıyor bu işin sonu diye ipin ucunu tutup takip etmeye karar verdiniz. yok yok... karar vermediniz. oluverdi işte. belki bir yere gidiyordunuz bu parlıtılı ip gözünüze ilişmeden önce. bir işiniz filan mı vardı? aklınızda bir adres... belki biri sizi bekliyordu. artık çok geç... çünkü çoktan yoldan çıktınız.

üç saatlik uykuyla uzun bir güne başlayacak olabilirim ama içimde beni heyecanlandıran iki hikaye taşıyorum. bir saat fazladan uykudan daha dinlendirici oldu aslında... eğer kısmet olur da birini çekersem diğerini yazayım filan... sonra da birlikte buradan kıyasıya eleştirelim inşallah, diyorum. olur mu olur? çok şeyler oluyor hayatın ara sokaklarında...

*içimde bir de jehan barbur'un şarkısını taşıyacağım gün boyu sanırım...