4 Eylül 2010 Cumartesi

kimseye etmem şikayet

al sana yarım kalan bir hikaye daha...

Yağlı boya resimlerden bildiği, şekeri andıran güllerle dolu bahçede karşılaşmıştı ilk kez onunla. Sırtı dönüktü. Gözlerini görmemişti, yüzünü; elmacık kemikleri, nefes alıp verirken hareket eden göğüs kafesi dikkatini çekmemişti henüz. Fakat, bir anda – evet, bir anda- kendinden soyunup onu giyinmişti. Uçurumun kenarından kendini onun uzun ince parmaklı ellerine bırakmıştı. Yerinden kıpırdamadı. İçinden bir irmak ona akıyor olsa da… Durdu. Varlığının doldurduğu havayı içine çekti. O, ne zaman varlığının farkına varacaktı acaba? Gözlerinin buluşacağı o anı, nefesini tutarak beklemeye koyulmuştu. Birdenbire, yanında buldu kendini. Elleri birbirine karışmış, usulca ilerliyorlardı. Gözlerinin gözlerini gördüğüne yemin edebilirdi; karanlık çağdan daha koyu bakışlarında eridiğine… Ama sanki hiç yaşamamış gibi o anı; sanki zamanın akışında bir sıçrayış olmuş gibi el ele yürümeye başlamışlardı. Nereye gittiklerini bilmiyordu. Gittikleri de söylenemezdi aslında; birleşmişler de bir yere, evet bir okyanusa, akıyorlardı. O nasıl bir lezzetti… Ruhu şarapla yıkanıyor gibi… İçinde olmak ne büyük keyifti o anın. Gerçek denilen, yaşam diye sunulan tüm o saçmalıklar buharlaşıp uçmuşlardı. Başka bir şey yoktu; ondan, elinde tuttuğu elinden, rüzgârla oynaşan saçlarından başka… Bir yel değirmeninin önünde durdular. Dünyanın en büyük keşfini yapmışlar gibi sevindi. Daha önce hiç, gerçek bir yel değirmeni görmemişti. İlk kez onunla görüyordu. Bir insanı bundan daha mutlu kılacak herhangi bir şey var mıydı yeryüzünde? O kadar yalnız görünüyordu ki yel değirmeni, o kadar yaslı… İçine dokundu. Aldı bu dokunuşu, öptü; başı üzerine koydu. İkisi birlikte bu yel değirmenine üzüldüler. Üzüntüleri grimsi gökyüzünü kızıla boyadı. Birbirlerini tek bir an içinde tanıyıp elleri ellerine karışan, ruhları birbirine dolaşan iki âşık; kızıl kahve gökyüzünün altında yerlerini aldılar. Görenleri melankolinin kollarına bırakan bir tabloya benziyorlardı.


Uyandı. Uyanmak gibi değildi fakat bu. Gözlerini açmıştı sadece. Direniyordu Zehra. Biri az evvel bir cinayet işlemiş ve aslında var olması gereken yerden onu kesip atmıştı. Direniyordu, yatağında vücut bulmamak için; ölmemek için… Bal rengi gözleri, sıvası dökülmüş tavana sabitlenmişti. Ayrılık acısı içinin en ücra köşelerine sinene kadar nefes dahi almadı. Mümkün müydü bu? Acıktığı, doyduğu, alışveriş yaptığı, hasta olduğu, tartıştığı, sınava geç kaldığı, disiplin cezası aldığı, otobüs beklediği, gülümsediği… yaşadığı şu dünyada bir kez bile hissetmediği bu duyguyu bu kadar gerçek, bu kadar kuşatıcı, bu denli doyurucu bir biçimde… rüyasında tatması? Mümkün müydü, bir rüyadan uyanmak, annesinin ölümünden daha çok canını yaksındı? Allah kahretsin, mümkün müydü bu? Gözleri açıldığı hızla kapandı… Evet, bir bedeni vardı. Yatağında uzanmıştı. Bunu fark eder etmez, iki büklüm oldu. Ana rahmine döndü. Ölü bir anne ile var olmayan bir şövalye arasında sıkışıp kalmıştı. Yastığında gezindi parmakları. Dünyanın en ağır işini yapıyordu sanki. Yorgundu. Çok yorgundu. Bunu söyleyemeyecek kadar, yakınamayacak kadar…


“Kalkman lazım” dedi içindeki ağırbaşlı ses. O da emir veremeyecek kadar bıkmıştı aslında yaşamak telaşından; ama sorumluluklarının bilincindeydi. Eh, birinin olması gerekiyordu… “Pekala” diye mırıldandı: “Bir kez daha kalkalım bakalım yataktan… Dökülelim kalabalık kusan sokaklara… Pekala öyle olsun…” Dopdolu bir nefes çekti odasına dolan nemli, yapışkan sessizlikten. Yuttu onu. Yatağında doğruldu. Yavaş yavaş… Hep böyle… Ağırdan… İki eli yatağının üzerinde, aşağıya sarkıttığı ayakları... Ne acayip rüyaydı o öyle? Sonunda ayakları yere bastı. Kalktı, yatağını topladı küçük hareketlerle. Tam yatak örtüsünü örttüğü sırada olan oldu. Gerçekten de bir sahne üzerinde, bir oyunun parçası olduğuna onu inandıracak bir şeydi bu olan. Alt komşusu, yetmişlik teyzenin evinden bir şarkı çalınmaya başlamıştı. Ama ne şarkı… Müzeyyen Abla söylüyordu. Pek dinlemezdi aslında. Bu sabah bir başka söylüyordu; bu sabah, onun için söylüyordu Müzeyyen Abla… Bu sabah söylemiyordu da içleniyordu… İki daire arasındaki betonu usul usul; ama nasıl da kuvvetli delerek geçiyordu kimseye etmem şikayet… Yatağa öylece uzanıverdi Zehra. Yoksa yığılacaktı. Sanki, birisi gizli bir düzenek kurmuştu. Kapandaki peynire doğru çekiliyordu. Önce rüya, şimdi bu… Odası tavana kadar Müzeyyan Senar’ın sesiyle doldu. Artık soluduğu şey hava değildi; firak acısı idi… Ah edecek bile nefesi kalmamıştı Zehra’nın. Orada uzanmış, ölümün gelip onu almasını bekliyordu. Hayır, beklemiyordu. Arzuluyordu. Yetmişlik bir kadınla aynı yalnızlığı paylaşıyordu ve henüz yirmi yaşındaydı. Daha temiz bir işkence şekli bulunamaz mıydı? Allah kahretsin, bulunamaz mıydı?



Zehra Bilir. 20 yaşında, yay burcu, iktisat öğrencisi. Çıkmadı o gün evden. Kırmızı paltosu askılıkta boşa bekledi onu. Sokaklarda eksikliği hissedilmedi, zaten ne çoktu insanlar. Müge’nin gözleri derste aradı onu. Bulamayınca telefon etti. Telefonu kapalıydı. Ama endişe etmedi Müge. Zaten üç hafta, anne yası tutmak için kısaydı. Zehra’ya biraz daha zaman tanımak istedi. Çıkışta arkadaşlarıyla İstiklal’e gitti.


Zehra Bilir. Prematüre; babası genç yaşta sizlere ömür; çocukken haşarıydı, büyüdükçe aklını başına aldı. Yemedi o gün hiçbir şey. Çaydanlık bütün gün boşa bekledi fokurdamayı. Zehra aşk acısı çekiyordu. Ağlamadan, sızlanmadan… Gözleri açık. Bakışları sabit. Sabah, Müzeyyen Abla’nın tokadıyla nasıl düştüyse yatağa, o şekilde… Aşka düşmüş bir halde… Öyle işte…


***

imajlar kimlere ait bilmiyorum... bakındım ama göremedim. çok pişmanım.



Hiç yorum yok: