31 Ekim 2010 Pazar

istirham

çok kıymetli yağmurcuğum,
sana muhabbetim malumdur.
ama lütfen perşembe günü yağma.
çok istiyorsan cuma günü yağ...
hiç durmadan...
istediğin kadar.
gönlünce.
ama n'olur, perşembe yağma...

seni seven kibrit kutusu...

29 Ekim 2010 Cuma

dene-me!

bugün büyük bir hevesle ilk ve dahi son provamı yaptım oyuncularımla. sanıyordum ki stroyboard olsun çekim listesi olsun... bu nevi şeylere çok katkısı olacak bu provanın. fakat olmadı, olamadı. deneye yanıla tarzımın ne olduğunu öğreneceğimi umud ediyorum. gel gör ki arada geçen zaman ömürdendir cancağazım...

deneyip de yanıldığım bu provanın izlerini şurada bulabilirsin.

27 Ekim 2010 Çarşamba

burada!

bugün ne güzel gökkuşağı gördük değil mi? bir değil, iki değil, üç tane... ikincisi birincisinin gölgesi gibiydi. ama onu kapsayan bir gölge. mor vardı içinde birincisinin, hem de mosmor bir mor. göz alıcı, içe dokunucu. bembeyaz bir binayı çevreliyorlardı. masal gibiydi ya hu!

çekimimiz yeni bitmişti. hayırlı olsundu. darısı bendenizin başınaydı.

yorgunluktan bulduğu her fırsatta kendini uykunun kollarına atan kibrit kutusu bildirdi.

16 Ekim 2010 Cumartesi

bu bir kısa film değildir

yapım aşamasına girmek üzereyiz. ekibimiz ilk kısa filmi çekmeye haftaya cumartesi başlayacak. bendenizin filmi 4. sırada. kasım'ın 3'ünde başlayacağız, 5'inde bitmiş olacak. ya da bendeniz bitmiş olacağım...

içimden sürekli "everything's gonna be allright" diye mırıldanıyorum. normalde gözümde bu kadar büyümeyecek birşeyin şu an naçiz vücudumu gölgesiyle ezecek boyutlara ulaşmış olmasının sebebi bu kısa filmin anlam dünyamda sadece bir kısa film olmaktan öte birçok mana ile arz-ı endam ediyor oluşudur.

bu yüzden canlarım, bana dua ediniz. hiçbir şey, olduğundan başka türlü görünmesin gözüme... oldukları kadar, oldukları yerde, oldukları halde...


10 Ekim 2010 Pazar

nefis kesici...

cuma gecesi, oyuncu seçmelerinden dönerken metroda bir müzisyenle tanıştım.

öyle bir kenarda ayakta duruyordum sevgili tripodumla birlikte. derken kocaman bir çanta taşımakta olan bu müzisyen arkadaş bana selam verdi, tripod çantasının içindeki şeyin bir müzik aleti olup olmadığını sordu. sonra öyle konuşmaya başladık. farklı gruplarla çalmaktan hoşlandığından vesaire bahsederken, bendeniz de laf olsun diye: yeni stiller denemek eğlenceli olsa gerek, kendinizle ilgili hep yeni birşeyler keşfediyorsunuzdur; tek bir stilde kalmak sıkıcı olurdu herhalde deyiverdim.

burada bir parantez açıyorum canlarım...

evet, new york kültürü bünyeme sirayet etmeye başlamış. zira burada herkesler bir eğlence arayışı içinde; birşey değerlendirirken ölçüt, o şeyin ne kadar eğlenceli (it's fun, man) olduğu.

işte kurduğum bu cümleyi, hele şimdi bir de yazılı halde görünce, acıklı buldum kendi adıma. ama bu cümlenin kurulmasında da bir sebep varmış elbet!

şöyle ki...

bendeniz bu lafı ettikten sonra değerli müzisyenimiz duraksadı. sonra şöyle dedi; belki de tek bir stilde müzik icra edenler mutmain olduklarından o stilde ısrar ediyorlardır.

cümle bu kadar uzun değildi, nedense tercüme ederken uzadı.

content, dedi. bu kelimeyle o anda karşılaşmış olmak o kadar sessiz ve yumuşak bir tokat gibi geldi ki bana... bilmem nasıl diyeyim? tatmin, memnuniyet, mutmain olmak... ne kadar uzağına düşmüşüm bu şahane kavramların, bu paha biçilemez ruh hallerinin.

ne güzel anlatıyor kendini Sahibim, bir şunun bir bunun dilinden... sayısız ağzı var O'nun, sayısız eli, gözü, kulağı... böyle anlardan, böyle sözlerden daha kıymetli hediye olur mu, a canım? öperim, başım üzere koyarım.

***

hikayemizde adı geçen müzisyenimiz david ashkenazy'dir. inanmazsanız buradan bakın.

4 Ekim 2010 Pazartesi

kimse duymadı

bu akşam
sinematografi dersinde
handheld ve stedicam
(çeviremediğim için kusura bakılmasın)
teknikleriyle çekilmiş filmlere örnekler izledik.
"where the wild things are"
filminin giriş sahnesi de bunlardan biriydi.

dersin orta yerinde. karanlıkta.
perdedeki hayale dalmış iken... gözyaşlarım aktı da aktı.
çocukluğumun acısı çıktı belki.
dedim ki:
çocuk olabilmek için neler vermezdim?