16 Temmuz 2012 Pazartesi

acı patlıcandan karnıyarık olmaz

acı patlıcan yiyene kadar "acı patlıcanı kırağı çalmaz" sözü üzerine hiç düşünmemiştim. new york'ta yaşadığım son üç sene haricinde, geride bıraktığım onca sene neden ağzıma hiç acı patlıcan değmedi?.. karnıyarığın lezzetine nasıl vardım? çünkü annem vardı. ya hangisi acıdır biliyordu ya da acıyı tatlıya dönüştürüyordu. çok şükür hala var da burada değil. burada olmak ve orada olamamak ya da işte diğer yerlerde olamamak, benim nezdimde burayı mutlaklaştırıyor. çünkü geceleri gözlerimi burada kapatıp sabahları buraya uyanıyorum. yanımda olmasalar da sevgilerini hissetmek, çiçekler, kelebekler, gökkuşakları filan... benim içim gargamelse demek ki bana yetmiyor! bunun yerine şöyle desem: benim sevgi dilim görmekle ve dokunmakla ilişkili... o olurdu ama değil mi?

yalnız hissetmek, böyle iki kelimeyle ifade edilen bir durum olsa da ne kadar kademelidir, ne kadar katmanlıdır ve dahi ne kadar şaşırtıcıdır... hayatımın farklı evrelerinde yalnız hissetmişimdir. ama iki an unutulmazdır. biri, iki sene kadar önceki istanbul ziyaretimden kalma. apartmanın yanından ana caddeye inen 100 basamaklı merdiveni adımlarken fark ettiğim "yalnızım"lık. ki ucundan köşesinden şurada değinmiştim. diğeri...

biliyorum sevgili okuyucu! dünya üzerinde yalnız hisseden tek ben değilim, bu bağlamda yalnız hissetmekte yalnız değilim... ama müsadenle şunu söylemek istiyorum: bana ne! aa ayşe de yalnız hissediyormuş meğer, diye bir keşif yaptığımda "oh çok şükür, içime soğuk sular serpildi", diyemiyorum. ayşeciğim kusura bakma, seni de ifşa ettik... 

uzanmışım. düşünüyorum. anne olacağım. tarlada domates toplayıp çapa yaparken sancılanıp doğum yapabileceğim bir zamanda değilim... çok acayip teknik bir mesele halini almış bu anne olmak dedikleri. üzerine sektör inşa etmişler. bildiğin böyle sektör... bu vesileyle ilk defa amerikan sağlık sistemiyle karşılaşıyorum. Allah'ın belası bir sistem, onu da diyeyim... sürekli bir kavga dövüş hali... işler güçler... kafam bir dünya... uzanmışım işte... düşünüyorum. bir anda hiç hissetmediğim bir yalnızlık türüyle karşılaşıyorum. selamlaşıyoruz. karşıma geçip oturuyor. hiç istifini bozmadan. kahvesini yudumluyor. inanmazsınız... o kadar rahat. yıllarca farklı şekillerini sadece soluduğum, sadece tam şuramda hissettiğim o yalnızlık efendi, bakınız karşımda.... bir bedeni var. varlığı öyle birşey ki etrafımdaki fiziksel herşeyi parmağını kıpırdatmadan bedenine çekiyor. tek tek, her "şey" bedeninde hem de nasıl sessizce kayboluyor. onun gözler bende sabit. bir saniye önce yatağımda uzanmış yatan ben şimdi ne siyah ne beyaz bir boşlukta... en sevdiklerimin varlıklarının uzağında. sadece düşüncelerinin değil bizatihi kendilerinin uzağında... yoklar yani, anlıyor musun? kimse yok. üstelik saklambaç da oynamıyoruz. acıyla bile değil sakin bir şaşkınlıkla görülen hissedilen değil bir yalnızlıktayım. öyleyim. insan bir kere fiziksel olarak yalnız olduğunu görünce sanki nasıl desem... o bir çift gözü başka bir çift gözle yer değiştiriyor. yola öyle devam ediyor. 

aslında yalan söyledim. acı patlıcan yiyene kadar değil, dün geceki acı patlıcanı yiyene kadar "acı patlıcanı kırağı çalmaz" sözü üzerine düşünmemiştim. ilk kez new york'a geldiğimde yaptığım karnıyarık yemeğini patlıcanların acılığına rağmen yapmaya devam ediyorum. dün akşam da yaptım. ama patlıcanlar gene acıydı. başka derdin mi yok? dert çok... ama bu sefer çok koydu bana bu acılık. üstelik tuzlu suda da bekletmiştim. sabah işte bu sözü düşünerek uyandım. ne demek ki? dedim. acı patlıcanı kırağı çalmaz... hala da diyorum. bu atasözünün ne kast ettiğine ulaşmak kolay da bu kelimeler ne demek onu bilmiyorum. patlıcan niye acı olur? kırağı çalınca sebzeler, acı olmayan patlıcanlar da dahil, çürür de acı olan çürümez, donmaz... öyle patlıcanlığıyla niye kalır? hayatta tabi herşeyi bilmek mümkün değil. bir de benim gibiler var; hiçbir şey bilmiyorum. çalan her kırağıyla da biraz daha donuyorum. yeterince acımamışsam demek ki... 

Hiç yorum yok: