27 Ekim 2014 Pazartesi

sana pırasa yaptım

yemek tarifleri de santim santimine ölçülerek verilmeli. ya da gram gramına. mesela ince ince doğra ne demek? çünkü incelik çok göreceli bir kavram. kimine ince davran dersin hayatının her saniyesinde seni gülümsetmek için elinden geleni ardına koymaz, kimi de "kapıyı tutuyoruz ya" der geçer. sonuçta havuçları ince doğra deyince benim aklıma gelen bakınca arkası görünsün kadar ince olabilir. ya da pırasaları başparmak kalınlığında kes denirse mesela kimin başparmağı, diye sorabilirim. diyelim benim başparmağım, uzunlamasına mı enlemesine mi, diyerek sorunu daha da içinden çıkılamaz bir hale getirebilirim. o yüzden birine pırasa yemeği tarifi verilecekse silindir şeklinde kesilecek olan pırasanın her bir parçasının çapı ve yüksekliği söylenmeli.

tüm bunları düşünme sebebim elbette gençken annemi yemek yaparken izlemek yerine kitap okumayı, müzik dinlemeyi ya da telefonda gevezelik etmeyi tercih etmiş olmam. birçok zanaat gibi ustadan çırağa görerek ve dahi deneyip yanılarak aktarılan birşey yemek yapmak. ya da bu yaştan sonra yemek yapmak zorunda kalınca benim uydurduğum bir bahane bu da.

yemek yapmaya geç başlamış olmamın bir diğer yan etkisi yemek pişerken kendisini bırakıp gidememem. mutfakta yemekle birlikte pişmem gerektiğine inanmam. iki de bir kapağını aralayıp bakmam. sonra eyvah, kapağı böyle açıp kapıyor oluşum kesin lezzetini kaçırıyordur, diye endişeye gark olmam. fakat gene de kendimi engelleyememem.

neyse iki taşım arasında festival için yapmam gereken bir telefon görüşmesini de gerçekleştirebilirim. mutfağın akustiği de fena değil, sesim karşı tarafa güven verir bence. film sektörünün en eskilerinden biri arayacağım kişi. senarist-yönetmen. yeşilçamın yeşilçam olduğu zamanlardan. telefon bir-iki kez çalıp hemen açılıyor. kendimi tanıtıp durumu açıklıyorum. sizi, diyorum, aramızda görmekten onur duyarız. "beni hatırlayıp davet ettiğiniz için teşekkür ederim" deyince telefondaki ses, boğazımda birşey düğümleniyor. karşılıklı birkaç kez teşekkürleşip kapatıyoruz.

insana emeğinden başkası yoktur, diyor ya kitap. acaba emekten kasıt nedir? çünkü hangi mutfakta çalışırsak çalışalım... sonu hep bir unutuşa varıyor. yokluğu alt eden emek nasıl birşey ola ki?

...

çok düşünmek pırasanın dibini tutturabilir.

21 Ekim 2014 Salı

"az bi mesafe"

bu sabah birşey oldu
...

kendimi o hikayeden bu hikayeye savurup durduğum bir tez senaryosu yazım sürecindeyim. her ay yeni bir fikirle masaya oturup iki gün sonra sil baştan yapıyorum. birşeylerden mi kaçıyorum yoksa tam da o birşeye mi yaklaşıyorum, söylemek mümkünsüz. bazı yazarlara göre bir hikaye yazarken aklınıza gelen diğer her hikaye aslında birbiriyle bağlantılıdır. belki de hepsini karşıma alıp ortak noktalarını, derinlerinde bir yerde koro halinde söylemeye çalıştıkları o tek cümleyi yakalamalıyım. ama heyhat! buna zaman yok... iki hafta içerisinde senaryo, yapım öncesi raporları, bütçe ile birlikte kurulun karşısına çıkmam gerekiyor.

yaklaşık bir hafta önce gene yeni bir senaryoya başladım. bir çırpıda yaklaşık 20 sayfasını yazdım. son sahneyi yazarken ise üzerime çöken ağırlıkla birlikte kendimi uykuya teslim ettim. uyku ile saklambaç oynamamam gerektiğini acı tecrübelerle öğrendiğim için sınırları zorlamadım doğrusu. ertesi gün her zamanki gibi ilk okuyucum olan annemle paylaştım yazdığım kadarıyla senaryomu. diğer dramatik yazım türlerinde olduğu gibi senaryoda da yazdığınız şeyin belirli bir muhatabı olması gerektiğine inanıyorum. sevdiğiniz, ilgi duyduğunuz, merak ettiğiniz biri ya da birilerine yazmak, eseri kesinlikle daha gerçek kılıyor. eserin bir sohbete evrilmesine yol açıyor. ol sebepten kimi zaman aklımda annem vardır yazarken, kimi zaman kızım, kimi zaman çok eski bir dostum ya da tanımadığım ama tanışabilmeyi çok istediğim biri... yazarken aklımda her kim olursa olsun nihayetinde, dediğim gibi, ilk okuyucum hep annem olur. annem hep sahici tepkiler verir çünkü. hikaye onu heyecanlandırdıysa, ee sonra noluyor? diye sorar. arada bir telefon açıp hala son sahneyi yazmadın mı?, diye baskı yapar. ya da; yani bu biraz tabii soyut olmuş gibi, güzel ama ben ilk yazdığını daha çok sevmiştim, çok gerçekti o, der.

son yazdığım senaryo da ilk kez annemin gözleriyle buluştu ve geçer not aldı. fakat araya giren abur cubur birçok iş sebebiyle senaryonun başına tekrar oturamadım. aramız biraz soğudu. zihnime tonla soru hücum etti (bu sorular başka bir yazının konusu). tekrar senaryomun başına oturmak güçleşti. belki anlattığım şeyin kişisel hikayemle fazlasıyla kesişiyor olmasından belki de daha şimdiden alabileceği olası tepkileri tahmin ediyor olduğumdan elim artık bu senaryoya da varmıyordu. ancak mecburdum, kaçışım yoktu, kendimi ayak bileğimden zincirlemiştim bu seferkine. çok da basit bir sebepten: vakit daralmıştı.

dün aynı senaryoyu yeniden yazmaya başladım. oniki sayfa kadar yazdıktan sonra barutumun bittiğine kanaat getirip kalktım masanın başından. bu sabah da evin içinde kendimi bir oraya bir buraya savururken laptopumun açık ekranıyla birbirimize kindar bakışlar attık durduk. nihayet dedim ki, kaçış yok a canım, bir yolunu bul kendini yazmaya yolcu et. mekan değişikliği kar edebilir düşüncesiyle geçtim direksiyon başına kendimi bu senaryoyu sular seller gibi yazmaya başladığım ilk kafenin yoluna sürdüm. cinayet mahaline döner gibi. daha yola yeni çıkmıştım ki radyoda ışın karaca çalmaya başladı. müthiş coşkulu sesiyle şu sıralar çok popüler olduğunu düşündüğüm o şarkısını söylemeye başladı. daha ne olduğunu anlamadan yazamama buhranının kararttığı yüzüme bir gülümseme yerleşiverdi. üstelik dışarısı da acayip güneşliydi. derken yoldan geçmekte olan bir kadınla göz göze geldik. yüzümdeki gülümseme kadına sirayet etti. birbirimizi gülümseyerek selamladık. sanırım ikimizin de günü aydınlandı.

işte bu oldu bu sabah.

ışın karaca yüksek sanat yapıyor denemez. ama birşey yapıyor. ve o birşey alıcısını gülümsetiyor. sonra o gülümseyiş başka yüzlerde hayat buluyor. dedim ki kendi kendime... acının her zerresine nüfuz ettiği bu dünyada bir an da olsa birilerinin dünyalarını aydınlatabilecek birşey yapabilmek... güzel değil mi bu? ve dünyayı güzellik kurtarmayacak mı?

ahmakça bir mutluluk dairesi çizmekten bahsetmiyorum. muhatabını sevmekten, değer vermekten ve onun bu sıkıntılı dünya yolculuğunda elini tutabilmekten bahsediyorum.

emanetiz, vesselam...


28 Eylül 2014 Pazar

mirkelam bizi diskoya götür

mirkelam'ın ''her gece'' şarkısı, gençliğimden hatırladığım nadir türkçe şarkılardan. bir akşam televizyonda bu ''nereye koştuğu bilinmeyen'' komik pantalonlu adamla ve iskender paydaş'ın bateriye her vuruşunda savrulan uzun saçlarıyla tanışıp ertesi gün okula gittiğimde aşağı yukarı herkesin bu şarkıdan konuştuğuna şahit olmuştum.

tuhaftır o sabahı hatırlıyorum. yakın iki arkadaşımla heyecanlı heyecanlı ''her gece''den bahsedişimizi, biraz cool takılmak adına şarkıya karşı mesafeliymiş gibi yapışımızı... enteresan bir kırılma anı gibi hatırlıyorum ''her gece''nin hayatımıza girişini.

elbette mirkelam'ın müzik tarzını beğenip beğenmemek kişisel bir zevk meselesi ama sanırım popüler türk müzik tarihinde kendisinin önemli bir yeri olduğu üzerinde ortaklaşılabilecek bir gerçek.

bazı şarkılar hiç yoktan geçmişteki böyle an'lara ışınlıyor beni. o kadar berrak bir hatırlayış oluyor ki... bir diğeri mavi sakal'ın ''iki yol''u. kadıköy mephisto'dan kasetlerini alıp walkmenime yerleştirdiğim anı, sonra kulağımdan içime dolan ''nereye, nereye, nereye gideyim?'' sözlerini tesbih yapıp sokakları adımlayışımı hafızamdan kazısam da çıkmaz herhalde.

...

tuhaf. bir zamanlar müziksiz yaşayamam sanırdım. fakat artık hiçbir şarkının hikayesi yazılmıyor içimde.

donduk ey halkım, çözüver bizi.

23 Eylül 2014 Salı

uykum delindi

bazen kitaplarla konuşuyorum. ya da onlar benle. hep bir ağızdan değil. tek tek.

birkaç aydır uykuyla aramız bozuk. kendisi en kaprisli, en acımasız sevgililerimden biri olup çıktı. hele ki şu son üç gündür bana yapmadığını bırakmadı. diyebilirim ki son 72 (yazıyla yetmiş iki) saatte hepi topu sekiz saat yüzünü bana ya gösterdi ya göstermedi. üstelik öyle bölük pörçük ki görüşmelerimiz... beş dakikacık alıyor beni kollarına sevgilim uyku sonra bırakıveriyor. düşer gibi uyanıyorum. arkasından iki-üç saat nazlanan yarimi çağırmakla geçiyor. derken bir beş dakikacık daha alıyor beni koynuna. nihayet o yorgun ben yorgun tutunuyoruz birbirimize... sabah olmuş oluyor. ve tam birbirimizde kaybolmuş iken kızım zeynep uyanıyor... yanisi beşer dakikalık uykularla tutunuyorum güne son zamanlarda. 

bugün zeynep öğlen uykusuna yattığında ben de onunla biraz uyuyayım istedim. zaten gözlerim acıyordu bu kadar uzun zamandır dünya ile hemhal olmaktan. başımı yastığa koyar koymaz uyurum sandım. elbette ki yanıldım. kim bilir ne yaptım da kırdım bu kadar sevgilim uykuyu... yanaşmıyor işte yanıma diyerek, kendimi hasan ali toptaş'ın son romanı heba'ya gelin ettim. allah'ın izni peygamberin kavliyle çıktık yola. derken 82. (yazı ile seksen ikinci) sayfada şöyle dedi kitap bana: 

Birşey olmuş sana, dedi babası kaşık helvasına geçtiklerinde; sofrada eksikli gibi oturuyorsun bu akşam. 

Vallahi bir şey olmadı, diye cevap verdi Ziya. 

Hemen ardından da konuyu değiştirmek için, sen Ebecik'le mi konuşuyordun, dedi annesine dönerek; ben onun sesini duydum sanki uyurken, mırıl mırıl, habire bi şeyler anlatıyordu. 

Kapı önünde azıcık konuştuk, diye karşılık verdi annesi; fakat sen onun anlattıklarını onca mesafeden, üstelik de uykudayken nasıl duydun anlamadım. 

Uykusu delinmiştir, diye lafa karıştı babası da; biliyorsunuz, uyku yekpare birş şey değildir. Karmaşık safhaları, inişleri çıkışları, iç içe geçmiş dönemeçleri, dehlizleri, kuyuları ve çeşitli basamakları vardır onun. Kimi zaman dünyanın dışına taşacak kadar kalınlaşır mesela, kimi zaman da tutar, tıpkı bir tülbent gibi incelir. İnceldiğinde, çeşitli sebeplerle delindiği de olur uykunun. Ne bileyim, bazen zihnimizdeki sivri uçlu bir hatıra deler onu; bazen henüz hazmedemediğimiz bir sözün acısıü bazen kolu bacağı aklımızın dışında kalan bir düşünce yahut bir duygu, bazen de etrafımızda olup biten, bizim fark edemediğimiz meçhul bir şey deler. İşte o vakit delinen yerden içerisi görünmez ama dışarısı görünür. Hakikat oradan gerçekte olduğu gibi görünmez tabii; uykunun sisi yüzünden, kendisinin biraz berisinde yahut gerisinde görünür. Muhtemelen böyle olmuştur, Ebecik'in sesi sana uykunun delinen yerinden alıp gelmiştir. 



heba tanıtım videosu için bkz. https://vimeo.com/61783797


30 Haziran 2014 Pazartesi

bazı anneler çok mutsuz

bugün bir arkadaşa yazarken fark ettim durumumu. elim böğrümde duruyorum, yazmıştım. evet. ruh halim böyle işte. süreki bir suçluluk, vicdani hesaplaşma ve üzüntü içerisinde elim böğrümde duruyorum. çünkü henüz 2 yaşında bile olmayan ama yakında olacak kızım ile hayallerim, yapmak istediklerim arasında sıkışıp kaldım.

sağlıklı bir gidiş değil. bir gidiş değil zaten. bir tıkanıp kalmışlık hali. kim ne derse desin sözlerin şifa olamadığı bir vaziyet. sihirli değnekler de henüz icat olunmadığına göre? 

bu derde düşmeden önce de elbette sorguladığım birşeydi annelik ve anne-çocuk ilişkisini dışarıdan takip eden babalar. anneliği ne kutsayabilirim, ne de kadınlık meselesinde dışarıda bırakma taraftarıyım. yani bence klasik feminist teorinin biraz ötelediği bir mevzu annelik ve bu büyük bir hata. oysa ne müthiş bir cesaret ve güç meselesi. her kadın anne olmak zorunda değil elbette. ama kadınlığın bu halini dışarıda bırakmak büyük bir kayıp. öte yandan anneliği kutsayarak, anne olmakla ilgili sıkıntılar yaşayan, duygusal sorunlarla pençeleşen kadınları da susturuyor ve malesef yalnızlaştırıyoruz.

her neyse... ne diyordum, evet bu derde düşmeden önce de... fakat en çok bu derde düştükten sonra. çünkü mesela iyice görüyorsunuz dünyanın en güzel en iyi niyetli adamı olsa da kocanızın bir baba olarak sizin kadar kafa patlatmadığını konu çocuk olunca. duygusal olarak nasıl büyük bir yük altına girdiğinizi ve malesef nasıl yalnız bırakıldığınızı hissediyorsunuz. ne kadar çok şeyden vazgeçmek zorunda kaldığınızı. evet muhakkak onun bir gülüşü dünyalara bedel. ama biraz kendinize kaldığınızda, birden aklınıza yazmak istediğiniz muhteşem bir senaryo geldiğinde, okumanız gerekenler birikince, filmler bir bir geçip gidince... o zaman işte bir gülüş yetmeyebiliyor. eksiliyorsunuz gün be gün. ya da ben böyle yaşıyorum... kim bilir. 

bu yüzden sanırım algıda seçicilik eseri sağda solda ne kadar annelikle ilintili şey varsa gelip beni buluyor. ve biraz ağlatıyor. biraz yeni kararlar aldırırmış gibi yapıyor. neticede sanırım herkes kendi yolunu çiziyor. allah'ım bu yolda doğru olanı bulmayı ve onu gerçekleştirebilecek güç ve cesareti nasib et. aklıma mukayyet olmakta güçlük çekiyorum zira. 

işte annelik ve kadınlık ile ilgili gözüme takılanlardan birkaçı:

http://film.thetalkhouse.com/talks/sundance-winner-tracy-droz-tragos-talks-balancing-movies-and-motherhood/

http://www.ted.com/talks/sheryl_sandberg_why_we_have_too_few_women_leaders
(türkçe alt yazısı da var)

http://www.fastcocreate.com/3032424/this-always-ad-asks-what-it-means-to-do-something-like-a-girl
(bu tamamen cinsiyet tanımlamasıyla ilgili farkındalık oluşturmaya yönelik bir reklam kampanyası)

3 Şubat 2014 Pazartesi

kadını sev bünyeyi koru

bir kafede sinemada yeni estetik arayışları üzerine bir tebliğ yazmaya çalışıyorum. yanımda bir kadın var. az evvel ilk projelerini aldıkları için sevinç çığlıkları attı. elin kadını olan benle bu sevincini paylaştı. şirket kurmuşlar, ilk projelerini almışlar. şimdi telefonda annesiyle konuşuyor. dualarını eksik etme, senin desteğinle oldu, beni sen ayağa kaldırdın; diyor (evet çok ayıp, kadının telefon konuşmasını dinliyorum. ama dinlemesem bile duymamak mümkün değil ki).
benim bir buçuk yaşında olmaya doğru yol alan bebeme de evde annem bakıyor. bilmiyorum. annelerin çilesi bitiyor mu? çile derken, elbette tatlı çile bu. ama gene de annenin verdiği emek bitmiyor. tükenmiyor. sürekli artıyor. ben kızıma böyle destek olabilecek miyim? bu kadar yanında olabilecek miyim? bu çok sık aklımda döndürdüğüm bir soru. çünkü annelik kavramı da değişiyor benlik kavramı değiştikçe. fakat değişmeyen birşey var, birkaç gün önce bir arkadaşımın söylediği gibi: her başarılı kadının arkasında bir sürü kadın vardır. ona da kankası demiş. öyle işte.

neyse... böyle kısa bir not ile blogumu yeniden açmış gibi yapayım dedim. istikrar yoksunu bir bünye olarak devamı gelir mi bilemiyorum. herşey gibi bu da allah'a emanet.