29 Ocak 2018 Pazartesi

A World That Cannot Be Explained

Sevdiğim bir arkadaşımın uçak fobisi var. Uçağa binme ihtimali dahi göğüs kafesinden içeriye içeriye iğneler batırıyor. Benim uçak fobim yok. Araba kullanırken insanlara zarar verme ihtimalinden doğan bir araba kullanma fobim var, yenmeye çalışıyorum. Gazam mübarek olsun.

Zeynep’in uçaklarla arası iyi. Yani iyiydi. Doğduğundan beri New York - İstanbul arası uçup durduğundan olabilir belki kendini bilmeye başladığı yaştan itibaren - ben buna üç yaş diyorum- hava alanlarını ziyaret etmek, uçaklara binmek, Ankaralar’a bilhassa Antalyalar’a gitmek müthiş bir zevk onun için. Yani zevk idi 2017 Ekim ayına kadar. 

Ekim ayında babasının bir Antalya ziyareti vardı. Biz de onun peşine takıldık. Çünkü Zeyneple yaşamak bunu gerektirir. Antalya demek bizim zihnimizde artık Zeynep demek. Neyse efendim... Uçağa bindik. Herşey yolunda.

Uçak ağırdan ilerliyerek kalkış sırasına giriyor. Zeynep de heyecanla diğer uçakları, bavul taşıyan araçları, giderek kararan gökyüzünü izliyor. Gökyüzü onun özel ilgi alanı. Mesela en sevdiği şeylerden biri yaz akşamları birlikte yürüyüşe çıkıp biraz gökyüzünü izlemek. 

Şehirleşmenin hışmına uğramamış küçük bir kasabada tatil yaptığımız bir gece balkonda oturmuş göğe bakıyordum. Uzun bir zamandır bu kadar çok yıldızı bir arada görmediğimi fark ettim birden. Göğün o yıldızlı hali beni Hayyam’la sırdaş kıldı sanki. Anladım onu. Şehirli oluşumuza üzüldüm. Çünkü şehirde gök bizim için ilham kaynağı olmaktan, zübde-i alemliğimizi anımsatmaktan, hayreti hürmetli birbirine katmaktan çok uzak. Biz uzaklaştırdığımız için uzak. Neyse içim müthiş bir coşkuyla dolu, dedim ki hemen Zeynep’i uyandırmalıyım. Ona şu yıldızlı göğü göstermeliyim. Sabahın dördünde beş yaşındaki bir Zeynep’i uyandırmak... Kaldığımız otel odasından benden gayri iki yetişkin (annem ve zevcim) daha vardı ve bir an onlara kızımı neden uyandırdığımı onların anlayabileceği biçimde açıklayamayacağımı düşündüm. Hevesim kursağımda kaldı. Bir süre Zeynep’in başında bekledim. Belki kendiliğinden uyanırdı... ve ben de ona yıldızları gösterirdim. Uyanmadı tabii... Sabah kahvaltıda bu yaşadığım gitgeli otelde bizimle kalan arkadaşıma anlatırken annem ‘’ay hiç olur mu öyle şey,  iyi ki uyandırmamışsın...’’ dedi. Daha o sözünü tamamlamadan arkadaşıyla oynadığı oyunda kendini kaybettiğini sandığımız Zeynep gözlerini sahici bir üzüntüyle bana çevirip ‘’keşke uyandırsaydın anne’’ deyiverdi. Bazı kırılma anları vardır, bu onlardan biriydi. Gözlerinin içine bakarak; bir dahaki sefere söz, diyebildim sadece. Söz ama tamam mı?, diye üsteledi. Gülümsedim, sözüm söz. Bir sene filan geçti her gittiğimiz yerde o yıldızlı gökyüzünü arıyorum. Henüz rast gelmedi. Yazık. 

Anladınız herhalde Zeynep gökyüzünü seviyor. Uçak da onu gökyüzüne çıkarıyor. Daha ne olsun. Fakat o gün atladığımız bir şey vardı. Zeynep bir süredir biraz hastaydı, ama birazdı ve sanıyorduk ki sadece soğuk algınlığıydı. Meğer değilmiş... Meğer bizim kızın sinüziti varmış. Uçak havalanırken pek bir şey olmadı. 

Bir saatlik uçuşun ardından alçalan uçakla birlikte Zeynep’ten acı bir çığlık yükseliyor. Canının acısı gözünden yaş olup akıyor,  tahmin edersiniz ki benim de içim parçalanıyor. Ve bir şey daha... Bakışlarında hem can acısı hem hayal kırıklığı hem korku ‘’Anne bana neler oluyor?’’ diye soruyor Zeynep. 

Anne, bana neler oluyor. Çünkü uçmak böyle değildi. Uçakta olmak sevdiğim, heyecanlandığım, beklediğim, istediğim bir şeydi. Anne, şimdi bana neler oluyor? Ölüyor muyum? Zarar mı görüyorum? Neyi yanlış yapıyorum? Anne bana neler oluyor? 

Ellerini tutuyorum. Gözlerinin içine mümkün olduğunca sakin kalmaya çalışarak bakıyorum: ‘’Biraz hastasın yavrum, uçak aşağı inerken havanın üzerimizdeki baskısı değişiyor... Bu da seni etkiliyor. Her zaman etkiler aslında... Ama şimdi hasta olduğundan daha çok....’’ Tam olarak anlıyor mu bilmiyorum ama korkusu azalıyor. Kucağıma sığınıyor. Başını okşayarak dua ediyorum, eğilip kulağına ‘’geçecek yavrum’’ diyorum ‘’geçecek’’. 

Canın yanıyor. Biliyorum. Ama suçlu sen değilsin. Yanlış bir şey yapmadın. Dünyanın bazı kuralları var. Ve üzerimizde işte böyle acı verici etkileri olabiliyor. İçine düştüğün bu dehşetli acı seni korkutuyor biliyorum, biliyorum yutkunmak işe yaramıyor. Ama geçecek. Az sabır, yavrum, geçecek.

Bazı kırılma anları vardır dedim ya... İşte bu da onlardan biri. 

İçine düştüğüm(üz) bu dünyada neyin eksik olduğunu ve en çok neye ihtiyaç duyduğumu iliklerime kadar hissettiğim bir an çünkü o an. 

Elimi tut ve bana neler olduğunu anlat. 

Benden muradın nedir Allah’ım?

...


“A world that can be explained even with bad reasons is a familiar world. But, on the other hand, in a universe suddenly divested of illusions and lights, man feels an alien, a stranger. His exile is without remedy since he is deprived of the memory of a lost home or the hope of a promised land.”


The Myth of Sisyphus and Other Essays
Albert Camus

Hiç yorum yok: